Ara
Menü

Sayfalar 56–61

1.728 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 56–61

Ashab-ı kirâm rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecma'lyn, tehalükle:

— Aman yâ Resülallah! dediler. Lûtfedip kerem buyur, bu çok kazançlı yol nedir?

Efendimiz saadetle buyurdular:

— Zikrullah'tır!..

Yine günlerden bir gün, Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh, Resül-ü zişân aleyhi ve alihi salavatullah-il- Mennân efendimizden sordular:

— Yâ Resûlallah! Kullar için Allahu tâlâ'nın rizasına ermenin en kestirme ve kolay yolu hangisidir? Ind-i ilâhiyyede en efdal olan amel nedir?

Resûl-ü zişân efendimiz saadetle buyurdular:

— Ya Ali! Zikrullaha devamdır.

Hz. Ali radıyallahu anh, bu cevap üzerine tekrar sordular:

— Ya Resûlallah! Bütün mü'minler, Allahu teâlâ'yı zikrediyorlar, deyince aleyh-is-salâvat-ü ves-selâm efendimiz şöyle buyurdular:

— Ya Ali! Yeryüzünde Allahu teâlâ zikredildigi müddetçe kıyamet kopmaz...

Hz. Imam-ı Ali radıyallahu anh dedi ki:

— Yâ Resûlallah! Allahu teâlâ'yı nasıl zikredeyim ki, bu yüce ihsanlara nail ve mazhar olabileyim?

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurdular:

— Ya Ali! Gözlerini yum ve beni dinle... Sonra, benim söyledigimi aynen sen de söyle!

Aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimiz üç defa: (LÂ ILÂHE İLLALLAH) dedi. Esedullah-il-galip Ali Ibn-i Ebi-Talip efendimiz de, gözlerini yumarak üç defa (LÂ İLÂHE ÎLLALLAH)

kelime-i tayyibesini tekrar ettiler. Işte, o ânda da göreceğini gordüler.

Bu kıssayı, Imam-ı Ali radıyallahu anh Hasan-ül-Basri'ye, Hasan-ül-Basri de Habib-i A'cemi'ye, Habib-i A'cemi de Davud-u Tâ'i'ye, Davud-u Tâ'i de Mâ'ruf-u Kerhi'ye, Mâ'ruf'u Kerhi de Sireyr-üs-sakati'ye, Sireyr-üs-sakati de seyyid-üttâ'ife Cüneyd'i Bağdadi'ye (Kadesallahu esrarehum) ve Cüneyd'i Bagdadi de bu ni'met'i uzmâya ermek isteyen her tâlib-i âşıka tevdi buyurmak suretiyle günümüze kadar böylece telkin ve tefhim edildi.

Şu halde, Hakka talip olana vâcibolan her zaman, her yerde ve her halde zikrullah ile meşgul ve müstağrak olmak

ve bu hususta son derece gayret ve himmet sahibi bulunmaktır. Samimiyet ve ciddiyetle zikrullaha devam etmeli, gece - gündüz, eğri - düz, yaz - kış, bahar ve güz Mevlâyı müte'al hazretlerine zikretmelidir. Unutmamalıdır ki, zikrullah velâyetin ibtida ve intihası, âşıkların beratı, fermanı, nişanı ve sıdk-u ihlâsıdır. Tâlib-i hak olana bidayette ve nihayette, dünya ve mâ-fiyhâda zikrullah gerektir. Her kime zikretmek nimeti bahş ve ihsan buyurulduysa, o kutlu ve mutlu kişiye âşıklık beratı, uzaklıktan yakınlık necatı, iki cihan sultanlığının fermanı ve âşıklık rütbe ve nişanı verilmiş demektir. Hangi bahtsız ve talihsiz ki, başından zikir tâcı alınırsa, zikir fermanı da elinden alınır, göğsünden aşk nişanı silinir ve zikri terketmesi yüzünden kalbi kararırsa, o bedbaht azlolunmuş demektir.

Zikrullah, tâlib-i hakkı Allahu teâlâ'ya ileten yolun en büyük kapısıdır. Bu sebeple; aklı başında, vicdanı ve sağduyusu yerinde, muhabbet kalbinde, aşk gönlünde olanlar, fâni ömürlerinin sayılı nefeslerini tevhid ve zikrullah'a hasr ve tahsis etmeli, ibadet ve kulluk kemerini kuşanmalı, aşk zincirine sıkı sıkı sarılmalı ve o yüce kapıya bekçi ve muhafız olmalı, Kıtmir gibi o kutsal kapının önünden bir lahza bile ayrılmamalıdır. Iyi bilmelidir ki, Ashab-1 Kehf'e Kıtmir olan dahi cennete girecektir.

Cemal-i lem yezele âşık ve rizayı ilâhiyye tâlibolana lâzımdır ki, her hal, her mekân ve her zamanda Allahu azimüş-şânı unutmasın, gaflete düşmesin, dilinden zikrullahı, gönlünden haşyet ve muhabetullahı bir ân bile eksik etmesin...

Bu yola giren, ma'azallah zikrullahı terketmek gafletinde bulunursa, bu onun için gerilemektir ve kulluktan kovulmak demektir. Tâlibolana, böylesine bir gaflete düşmemek gerektir.

Zira, Allahu teâlâ'yı gafletle zikredenin kalbinde huzur olmaz. Belki, diliyle Allahu azim-üş-şânı zikreder ama, tevhidin nuru gönlüne ve göğsüne sinmez, kalbine feyz-i ilâhi inmez.

Ne var ki, hal ve hakikat böyledir diye zikrullahı yine de terketmemelidir. Umulur ki, yalnız diliyle zikrede ede, ağzından zuhura gelen tevhidin nuru bir gün kalbine de aksediverir.

Çünkü, her iş ve her söz bir sıfata bürünerek huzur-u izzete gelecektir. Binaenaleyh yalnız dille ve gafilâne yapılan zikirler de ârifane oluverir. Netekim, ibadet ve tâ'atlerimizde bir çok taklitler de günün birinde tahkike dönüşmüyor mu? Tevhid-i taklidi de, gün olur himmet-i Resûl ve izzet-i evliyâ'ullah ile tahkike tebeddül ediverir. Kaldı ki, gafletle bile olsa

lisanen zikretmek, elbette hiç zikretmemekten evlâdır, hayırlıdır. Yalnız dille bile olsa, zikrullah ile meşgul olmak gitgide bütün aza ve cevarihin tevhid nurlarıyla tezyin ve tenvir eder.

Elbette, bu zikir zâhir ve bâtını ilé olursa, lezzeti ve izzeti başka türlü olur ki, bunu da tatmayan bilmez!.. Fakat, zâhir veya bâtın zikrullah zevkinin kişide bulunmaması da onun mâ'siyyetlerle iştigaline sebep ve vesile olur.

Bu gerçekten çıkaracagımız sonuç şudur: Bir kimse, günahları ve fenalıkları terkedemediği gerekçesiyle ibadet ve tâ'atlerini de terketmemelidir. Bir gün olur, ibadet ve tâ'atleri onu bütün kötülüklerden ve günahlardan uzaklaştırır. Bu sebeple, kalben zikredemediği için ümitsizliğe kapılıp zikruilahı asla bırakmamalıdır. Olur ki, lisanen yaptıgı zikir, taklitten kurtulmasına, tahkike ulaşmasına ve kalbiyle de zikretmesine sebeb ve vesile olur.

Bazı kimseler, ârif-i billâh. ve vasıl-ı ilâllah olarak tanınan ehlullaha sordular:

— Ey vâris-i Nebi! Bizler, kalplerimiz gafil olduğu haidie yalnız lisanımızla Allahu teâlâ'yı zikrediyoruz. Böyle gafilâne zikrimizden bize bir fayda olur mu?

O zat-1 şerif, kendilerine şöyle cevap verdi:

— Sizler, gafletle bile olsa Allahu teâlâ'yı zikredebildiğiniz için Hakka şükrediniz. Zira, gafilâne dahi olsa Allahu azim-üş-şânı zikretmekle uğraşmanız, halkı gıybet etmekten, şunu bunu çekiştirmekten elbette daha hayırlı ve daha faycalıdır. Hakkı gafletle zikretmek, halka huzursuzluk vermenizden elbette evlâ ve müreccahtır.

Bir kimse, diliyle olsun, Allahu teâlâ'yı zikre devam ederse, Cenab-1 vâcib-ül-vücud o kimseye feyiz kapılarını açar ve kendisine ihsan-ı ilâhî olarak bütün aza ve cevarihiyle hakkı zikredebilmek saadetini bahş ve ihsan buyurur.

Zikir, kalbin ve kalıbın nuru ve sebeb-i hayatı; zikrin terki ise kalbin ve kalıbın sebeb-i mevti ve helâkidir.

Bunun içindir ki, Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üttahiyyat efendimiz: (RABBINI ZIKREDENLE ETMEYEN, DIRI ILE ÖLÜ GIBIDIR. RABBINI ZIKREDEN KIŞI DİRİ, ZIKRETMEYEN DE ÖLÜ GIBIDIR.) buyurmuşlardır.

Ölü kalbin sıfatları şunlardır:

Kalpleri ölü olanlar, hayırlı bir işi terkettiklerinden dolayı üzülmez, pişmanlık duymazlar. Bu gibiler, kendilerinden zuhura gelen bütün kusur ve günahlara, bütün kötülük ve isyanlara müteessir olmak şöyle dursun, hatta yaptıklarıyla

öğünürler. Bunun için de nedamet nedir bilmezler, tövbeye gelmezler, hakka ve hakikate dönemezler.

Kalbin ölınesinin sebebi üçtür:

1. Dünyaya muhabbet, 2. Zikrullah'tan gafil olmak, 3. Bütün aza ve cevarihiyle Allahü teâlâ'ya isyanda bulunmak.

Kalbin diri kalmasının sebepleri de üçtür:

1. Dunyaya kıymet ve ehemmıyet vermemek, Il. Daima zikrullah ile meşgul olmak, III. Allah dostları ile sohbet ve ünsiyyet etmek.

Kalbin ölümüne alâmet de üçtür:

a. Kaçırılan ibadet ve tâ'atlerden dolayı mahzun olmamak, b. Günah işlediginde, bu günahından ötürü nâdim olmamak, c. Gafillerle sohbet etmek.

Kuldan ibadet ve tâ'atin zuhuru, saadet alâmetidir.

Nâ'siyyet ve günah suduru ise, şekavet alâmetiair.

Kuldan ibadet ve tâ'atin zuhuru, Rabbinin kendisinden r'azı olduğuna alâmettir.

Kuldan mâ'siyyet ve günahların suduru da, kendisinden Mevlâsının razı olmadığının alâmetidir. Böyleleri —Ma'azallah— Rabbinin gazabına müstehak olacaklar demektir.

Nasıl kı, normal faalıyetı duran ve olen kalp hıçoır şey hissetmezse, diri gibi göründükleri nalde kalpleri ölü olanlar da ne ibadet ve tâ'atien ne de günah ve mâ'siyyetten hiçbir şey duymazlar. Çünkü, bu gibi kimselerin hali aynen bir olünün hali gibidir.

Resûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz:

(BIR KİMSE, YAPTIĞI HASENATTAN DOLAYI SEVİ-

NIR, IŞLEDIĞI SEYY'ATTAN ÖTÜRÜ ÜZÜLÜRSE, O KIMSE MUMINDIR..) buyurmuşlardır.

Ibn-i Mes'ud radıyallahu anh buyurmuşlardır ki:

- Mü'min olan, günahlarını yüce bir dağ gibi görür ve o dagın üzerine yıkılıvermesinden korkar.

Hacir ve kalpleri olü olanlar da, kendilerinden zuhura gelen günahları aslâ umursamazlar ve onları burunlarına konan bir sinek kadar küçük görürler.

Tevfik-i ilâhiyye mazhar olmuş akıllı kişiler, küçük günahlarını bile büyük görenler ve bu günahlarında israr etmeyerek hemen tövbe edenlerdir.

Aleyh-is-salât-ü ves-selâm efendimiz: (BIR KIMSEDEN

BİR GÜNAH SUDUR ETTIĞINDE, O KİMSENIN KALBI

ÜZERINDE UFAK BİR KARA PEYDA OLUR. HEMEN

TÖVBE EDERSE, O KARA, KALPTEN SILINIR. EĞER

TÖVBE ETMEZSE, O KARA KALBİ SARAR VE KARAR- TIR..) buyurmuşlardır.

Kula lâyık olan, kendisinden sudur eden günahtan ötürü Rabbinin rahmetinden ümidini kesmemektir. Alemlerin Rabbine daima hüsn-ü zan etmektir. Rabbinin Rahman ve Rahiym, Gaffar ve Gafur oldugunu unutmamaktır. Aynı zamanda, Rabbinin kendisini her yerde, her zaman ve her işinde gördüğüne, her amelini bildiğine iyman ederek, Allahu tâlâ'nın men'ettiği hususları Rabbinden korkarak terketmek, Rabbine karşı isyan etmekten son derece çekinmektir. Rabbinin, kendisine darılıp güceneceginden endişe etmek, zuhur eden hata, nisyan ve isyanlarından dolayı pişman olarak tövbe ve istigfarda bulunmak ve Rahmet-i ilâhiyyeden aslâ ümit kesmemektir.

Şu var ki, kulun Rabbinden korkusu ricasından ziyade olmalıdır, demişlerdir. Ehlullah'tan bazıları da, korkusu ile ricası müsavi olmalıdır, buyurmuşlardır. Bazı Evliyâ'ullah ise, Allahu tâlâ'nın rahmetinin gazabını geçtiğini düşünerek, rahmet yönünün azabından fazla olduğuna iyman etmişler ve her ân ve mekânda rahmet-i ilâhiyyeye muntazır bulunmuşlardır. Korkudan ziyade rahmetini ümit etmenin kişiyi rahimiyyete müstağrak kılacağını beyan buyurmuşlardır.

Korku ve rahmet konusunda bu üç makamın birincisi ehl-i şeriat yani mü'minlerin avamı içindir. Bu makamda, Rabbinden korkmanın rahmetini ümit etmekten ileri olması, o kulun amelde ciddiyetine sebep olur, günahlardan kaçınmasına zemin hazırlar ve tarik-i islâmiyette ilerlemesine vesile teşkil eder. Ikinci makam ise ehl-i havassın halleridir ki, bu zevatın ibadet ve tâ'atleri onların kalplerini tasfiyeye getirdiğinden, ibadetleri de zâhir ve bâtın iledir. Eger, korku galip gelirse, yalnız zahiri azalar ile ibadete yöneleceklerinden, bunu sakıncalı sayarlar. Zira, onlarda matlüp olan zâhir ve bâtın ibadetlerinin cem'idir. Bu zevat-1 âlişanın vüsul ricası ile ümid ricası, onlarda korku ile rahmet ümitlerini mutedil ve müsavi kılar. Üçüncü makam da, havassül-havas olup, bu sınıf için nefs diye bir şey kalmadığından teslimiyyet-i külliye ile teslim olarak ezeli takdirde kendileri hakkında ne taksim olunmuşsa, onu kabullenir ve Rab'lerinden razı olurlar. Zuhur eden tâ'at ise, hamd-ü senâ ederek Cenab-1 hakkın ihsanlarını

müşahede ederler. Şayet, mâ'siyyet zuhur ederse, mazeret beyan ve edebe riayet ederler. Zuhur eden şeyleri, nefislerinden bilmezler ve üzerinde de durmazlar. Zira o makama erişenlere göre, Cenab-ı hakkın kudreti ile ne zuhura gelecekse, ona tâbi olmak, Allahu tâlâ'nın hilm, af ve atâsına güvenir, gazabından, azabından ve kahrından çok ihsanlarını ümid ederler, zuhurata tâbi olurlar.

Kul hatada, Hak atâ'da böyledir tab'ı beşer;

Kul beşer, elbet şaşar, eyler hata dörder beşer!..

Hz. Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh buyurmuşlardır ki:

— Amelin çokluğuna önem vermeyiniz. Kabulüne ehemmiyet veriniz. Çünkü, bir amel tekva ile cem'olursa o amel az sayılmaz. Bütün ameller, tekva ile makbul ve mahbup olurlar.

Ashab-ı kiram efendilerimizin, bizlerden üstünlükleri çok namaz kılmaları ve çok oruç tutmaları degildir. Onların, üstünlükleri dünyadan yüz çevirip âhirete teveccüh ve ikballeri hasebiyledir, buyurulmuştur.

Bir zat, Şeyh Ibn-i Hasan radıyallahu anha şöyle bir sual sordu:

— Ya şeyh! Halka va'az-ü nasihatte bulunuyorsun. Fakat, ben sende pek fazla ibadet ve tâ'at göremiyorum, sebebi nedir?

Hazret-i şeyh cevap verdi:

— Ben, bir sünnet ile Cenab-ı hakkın Resûlüne farz kıldığı emirlerini ihlâs ile işliyorum ve bu da bana kâfi geliyor.

O zat tekrar sordu:

— Resûlün o sünneti nedir?

Şeyh, gülümseyerek karşılık verdi:

— Sizlerden ve sizin dünyanızdan yüz çevirmektir!..

HIKAYE Hz. İsa aleyhisselâm, uyumakta olan birisine:

— Uyan ve kalk! dedi. Diğer insanlarla beraber Rabbine ibadet et..

zat cevap verdi:

— Ya İsa! Ben, ibadetimi yaptım, deyince aralarında şöyle bir konuşma oldu:

— Rabbine yaptığın ibadet nedir?

— Dünyayı ehline terkettim ya Nebiyyallah!

Sayfalar 56–61 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org