Ara
Menü

Sayfalar 52–58

1.818 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 52–58

her kim Allah resûlü bildi ve ona iyman etti, gönül verdi, iki cihan saadetine erdi.

Hatırıma gelmişken söylemeden geçemeyeceğim: Resûl-ü zişânı rü'yâsında görmek saadetine erenlerin, bu rü'yâları âhirete iymanla göçeceklerine işarettir. Bunun kadrini kıymetini ve ehemmiyetini bilmelidir.

Dersimize devam ediyoruz:

Hz. Ebu-Tâlip, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme sahip çıkmış, ona öz evlât muamelesi etmiş, onun uğrunda gözünü budaktan sakınmamış, her zaman ve her yerde onu himaye ve muhafaza etmiş ve ömrü boyunca kendisine bir zarar erişmemesi için ne mümkünse yapmıştır. Resûl-ü zişâna fenalık yapmağa yeltenenler, daima karşılarında Hz. 'Ebu-Tâlib'i bulmuşlardır. Hatta, onun âhirete intikal ettiği yıla iki cihan serveri HÜZUN YILI buyurmuşlardır. Bu kısa ve veciz tabir dahi, Resûl-ü zişânın muhterem amcasını ne kadar sevdiğini ve onun ölümünden dolayı ne kadar üzüldüğünü anlatmaya kâfi değil midir? Yukarıda bilvesile bir kerre daha izaha çalışmıştık. Iymandan nasibi bulunmayan Ebu-Leheb'i bile, Allah azze ve cellenin Tebbet sûre-i celilesinde zemmettiğinden ziyade zemmetmek caiz görülmemiş ve terbiyesizlik sayılmıştır.

sûre-i celilenin nüzulüne sebep, suretâ Ebu-Leheb'i zemmetmek ise de, hakikatte Resûl-ü zişâna karşı hürmet, muhabbet ve itaata dâvettir. Okuyup geçmeyelim, okuduğumuzu anlamağa, anayamadığımızı ehlinden sormaya alışalım ve çalışalım. Işin aslını ve hakikatini öğrenelim:

Ebu-Leheb ve eşi, Cenab-i fahr-i risaletin geçeceği yollara dikenler dökerek Habib-i Hüda'ya eziyyet ettiklerinden ötürü, suç âletleriyle birlikte kızgın cehennem ateşine atılacakları beyan ve ilân buyrulmaktadır. Peki, ya aleyhisselâtü ves-selâm efendimizi dilleriyle, konuşmalarıyla kalemleriyle, yazılarıyla incitenler, onun sevgili ve muhterem anne ve babasına, sevgili ve muhterem amcasına — Hâşâ — küfür isnad ederek cehennemlik olduklarını ileri sürenler ve özellikle bunu din namına ve makam-ı Muhammed olan kürsilerde tekrarlamağa cür'et ve

cesaret edenler, acaba bu suçlarından dolayı nasıl bir azaba duçar olacaklarını hiç düşünmüyorlar mı? Yarın, kıyamet gününde ve mahşer yerinde o zât-ı akdesin mübarek yüzüne nasıl bakacaklarını, kendilerini nasıl savunacaklarını, nasıl bir mahcubiyyete duçar olacaklarını hatırlarına getirmiyorlar mı?

Onu, sözle veya yazı ile incitirken, Ebu-Leheb ve eşinin başlarına gelenleri gözönüne getirmiyorlar mı?

Allahu azim-üş-şân, cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın...

HIKAYE Bir mescit imamı, cehri namazlarda zammı sûre olarak Tebbet sûre-i celilesini okurmuş. Bir gece, rü'yâsında Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizi görmüş ve:

— Kur'anı azimde başka sûre-i şerife yok mu ki, hep Tebbet'i okuyorsun, itap ve hitabıyla karşılaşarak korku ile uyanmış ve bir daha zammı sûre olarak bu sûreyi okumamıştır.

Bu sûre, Kur'an-ı kerimden bir sûre-i celiledir. Fakat, Kur' anı hatrnetmek müstesnâ her namazda okunmamalıdır, demişlerdir. Anlamak lûtfuna mazhar olanlar için bu kadarını kayıt ve işaret edivermekle iktifa ediyorum.

Fakirin anladığıma göre, bu yüce ümmetin bu hale düşmesi Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize karşı, hürmet ve muhabbetin azalmasındandır. Zira, iymanın kemali Resûl-ü zişâna muhabbetle mümkündür. Öyle bir muhabbet olacak ki, onu herşeyimizden ziyade seveceğiz, sayacağız, onu incitmemeğe çalışacağız. Böyle yapmadıkça, iymanımız kemale ermez, iymanı kemale ermeyenler de elbette â'lâ olamaz, esfel olur.

Ve entüm-ül-alevne in küntüm mü'miniyn..

Al-i-Imran: 139 (Eğer siz Allahu tâlâ'nın vâ'd ve yardımına inanıyorsanız, onlardan üstünsünüz.)

Bu hükm-ü ilâhi ne demektir bilir misiniz? Eger, iymanınız kâmil olursa, gerçek müminlerden olursanız sizi cihanda âli kılarım, bütün milletlerden üstün olursunuz demektir.

Biz, böylesine bir kâmil iymana sahip olduğumuz, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemi herşeyimizden ziyade sevdigimiz çağlarda bütün cihana hâkim olduk. Saffet-i Islâm, Hz.

Ömer'le beraber defolundu. Sonra, evlât ve ezvâc-1 Muhammed'e dil uzatılmağa başlanıldı. Hatta, efendimize tecavüzler âşikâr oldu. Münafıklar meydana çıktı ve bu tecavüzler vasıtalı veya vasıtasız artırıldı. İslâma, Kur' anı kerim namına hakaretler reva görüldü. Şeyheyn ki, Hz. Eba-Bekir-İs-Sıddıyk ve Hz. Ömer-ül-Faruk rıdvanullahi tealâ aleyhim ecma'yn efendilerimiz, Resûl-ü zişânın kaim-pederleri ve halife-i hak oldukları halde ve bu zevata hürmet bu ümmete vacip olmasına rağmen, münafik yahudilerle ateşperestlerin ve bunlarla menfaat işbirliği halinde bulunan müfsitlerin hücumuna maruz kaldılar. Bu münafıklar, sözde ehl-i beytin hakkını gözetmek maskesi altında ve suret-i haktan görünerek bu yoldan Resûl-ü zişâna kadar tecavüzlerini ileri götürdüler. Kıt ve kısır görüşlü, düşüncesiz müslümanlar da bu münafıklara uydular ve onlar da Hazret-i şeyheyn'e tecavüze ve dil uzatmağa başladılar. Düşünemiyor ve anlayamıyorlardı ki, Resûl-ü zişân onları kendisine lâyık görmeseydi, kızlarını nikâhına alır mıydı? (VE MÂ

YENTIKU AN-İL-HEVÂ İN HÜVE İLLÂ VAHYÜN YUHÂ)

âyet-i celilesiyle yüce şanı ve şahsiyeti belirtilen bir Peygamber-i âlişan, o kıt ve kısır görüşlülerin dediği gibi olsaydı, Hz.

Eba-Bekir ve Hz. Ömer'in kızlarını alır ve bu iki zatı kendisine kaimpeder ilân eder miydi? Demek ki, bu iki seçkin ve muhterem zat gerçekten övülmeğe ve sevilmeğe lâyık idiler ki, iki cihan serveri onların kızlarını nikâhına almış ve kendilerini kaim-peder olarak kabul buyurmuştu. Kaldı ki, her ikisi hakkında da her vesile ile muhabbet ve iltifatlarını eksik etmemiş ve her fırsatta onları açıkça övmüş ve sevmişti. Şu halde, Resûl-ü zişânın bu derece sevdiği ve hatta saydığı bu iki muhterem zata tecavüzün mânası ve sebebi neydi? Gayet basit, zira din ve

- 55 _ islâm düşmanları bu vasıta ile bizzat Resûl-ü müctebâ'ya tecavüz kasdinde idiler. Yoksa bu iki kutlu ve mutlu kişinin, islâmın te'ali ve terakkisi uğrunda canlarıyla, mallarıyla çalıştıklarını, her türlü mihnet ve meşakkate feragat ve fedakârlıkla göğüs gerdiklerini, Resûl-ü zişanın en dar ve sıkıntılı günlerinde yanı başında bulunduklarını, onunla birlikte bütün savaşlara iştirak ettiklerini, son nefeslerine kadar islâm dâvası uğrunda çarpıştıklarını elbette ve elbette o dinsizler, o densizler, o münafıklar ve o kâfirler de biliyorlardı. Hicrette beraber bulunmamışlar mıydı? Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te ve diğer bütün gazalarda yanı başında savaşmamışlar mıydı? O halde, sözde ehl-i beyt taraftarlığı ve ehl-i beytin hakkını istihsal gibi sahte bir dâva ile bunlara karşı çıkıyorlardı. Mes'ele, ehl-i beyt mes'elesi değildi. Münafıklar, ehl-i beyti düpedüz kendi nifaklarına ve fitnelerine âlet ediyorlar, görünüşte Eba-Bekir ve Ömer'i hedef alarak hakikatte büyük islâm peygamberine ve cnun dinine tecavüze kasdediyorlardı.

Ama, ne yazık ki bunları görecek göz, hakkı bâtıldan ayırdedecek idrak ve iz'an kalmamıştı. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem âlem-i cemale intikal buyurduktan sonra, Halife-i hak olan Hz. Eba-bekir-is-Sıddıyk, kendisine saraylar mı yaptırdı, saltanat mı sürdü? Irtidat edenleri, kılıcı ile hak yoluna getiren o değil miydi? Her işini, ashab-ı kiram ile müşavere ederek, danışarak, konuşarak yapan o değil miydi? Kendiliğinden ne yaptı, hangi tasarrufta bulundu? Kanaatimizce, Hz. Eba- Bekir'in hilâfetine itiraz ve muhalefet edenler bu mürtedler idi.

Zira, onlar kin ve nefretlerini başka türlü izhara cesaret edemediklerinden, kendilerini kılıçla islâma getiren o muhterem zata düşmanlık edebilmek için Esedullah'ın muhabbetini ken-.

dilerine kalkan ittihaz etmişler ve bu kalkan arkasında her türlü habasetlerini icra eylemişlerdir.

Resûl-ü zişânın âlem-i cemale intikalini fırsat bilen ve artık eski şekavetlerine dönebileceklerini zanneden ve bunu şiddetle arzu eden münafıklar, Hz. Eba-Bekir'in demir gibi iradesi karşısında yenik düşünce, fitne ve nifaklarına elaltından,

gizli faaliyetlerle devama başladılar ve bir fesat hareketi başlattılar:

— Hilâfet, Hz. Ali'nin hakkı idi. Oysa, Eba-Bekir ve Ömer haksız olarak hilâfet makamını gasbetmişlerdir.

Bu fitne, gizli gizli, sinsi sinsi yayıldı ve maalesef taraftarlar bulmakta da gecikmedi. Oysa, başta Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh olmak üzere, Ehl-i Beyt-i Mustafa'dan hiçbir fert, tâ Yezid zamanına kadar hiçbir zaman bu münafıkların yaydıkları gibi imaret ve hilâfet dâvasına kalkışmamışlardır. Hatta, kendilerine yapılan bütün teklifleri şiadetle reddetmişlerdir. Ustelik, makam-ı hilâfette sıra ile bulunan Hz. Ebu-Bekir, Hz. Omer ve Hz. Osman ridvanullahi tealâ aleyhim ema'ıyn efendilerimize malları ve canlarıyla yardımcı olmuşlar, mâ'nen ve maddeten onları desteklemişlerdir.

Buracıkta, küçük bir misal vermek isterim: Malûm olaylardan sonra bir zat Hz. İmam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimize:

— Yâ Ali! Sen, neden hilâfet makamında Hz. Omer radıyallahu anh kadar muvaffak olamadın? diye sorunca imam-1 müşârünileyh kendisine şöyle cevap vermiştir:

— Hz. Ömer'in müşavirleri bizler idik. Bizim müşavirlerimiz ise sizlersiniz.

Insafınıza sığınırım, bundan daha veciz ve beliğ bir cevap düşünülebilir miydi?

Resûl-ü zişânın âlem-i cemale intikal buyurdukları günlerde Ebu-Süfyan, Hz. İmam-ı Ali'ye:

— Yâ Ali! Hilâfet senin hakkındı. Istersen Medine-i münevvere'yi süvari ve â'rabi ile doldurup hilâfeti sana tevdi ettireyim diye teklifte bulunmuş ve Imam-ı Ali tarafından şiddetle reddolunmuştur.

Hz. Osman-i Zinnûreyn'in (Radıyallahu anh) şehadeti faciasıyla sonuçlanan kanlı olayda, âsiler halifenin evini muhasara ettikleri zaman, Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh, o iki şehzadesini, şemseyn-il-bedreyn ve cennetin gençleri olarak vasıflandırılan Hz. Imam-ı Hasan ve Hz. Imam-1 Hüseyin rıdvanullahi tealâ aleyhim ema'ıyn efendilerimizi yar-

dıma göndermiş ve yapılan mübarezede her iki şehzade de yaalanmışlardır. Eğer, Hz. Imam-ı Ali'nin hilâfette gözü olsaydı ve böyle bir arzusu bulunduğunu hazreti şeyheyn de sezseydiler, onun lehinde hilâfetten çekilmezler miydi? Bunun, bariz delili ve isbatı da vardır. Hz. Ebu-Bekir radıyallahu anh:

— Eğer, Hz. Ali radıyallahu anhın, bizim hilâfetimize rizası yoksa, ben kendimi hilâfetten hal'ettim, buyurmasına karşılik imam-ı Ali buna razı olmamış ve yine kendisini hilâfete nasbettirmiştir.

Kaldı ki, Hz. Ebu-Bekir ve Hz. Ömer radıyallahu anhümanın hilâfetleri zamanında, Resûl-ü zişânın amcası Hz. Abbas radıyallahu anh da hayatta idi. Amca, baba yarısı demektir. Hz.

Abbas da, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in hilâfetlerine razı idi.

Eğer, razı olmasaydı ne Hz. Ebu-Bekir ne de Hz. Omer halife olabilirlerdi.

Görülüyor ki, bu iki muhterem zatın hilâfetlerine ne ehl-i beytin, ne de peygamberin amcasının itirazları yoktu. Keza, ashabı kiram ve ensar-i zevil-ihtiram da bunlara itiraz ve muhalefette bulunmamışlardır. Şu halde, bu iki muhterem zatı hedef ittihaz ederek yapılan hücumlar ve tecavüzler, aslında ve hakikatte din-i mübiyn-i islâma ve büyük islâm peygamberinin yüce şahsiyetine vasıtalı olarak yöneltilmişti. Bunun da, açıkça ve düpedüz islâm düşmanlığı olduğuna şüphe yoktur.

Ey basiret sahipleri! Ey Hakka tâlip, rizaya ragıp ve cemale âşık olan ehl-i iyman! Aşağıda anlatacağım hikâye, Hz.

Ebu-Bekir ve Hz. Ömer'e düşmanlık edenlerin başlarına gelen felâketi bütün acılığı ve açıklığı ile ortaya koyacaktır. O iki muhterem zata dil uzatanların âkibetlerini dikkat ve ibretle oku ve onları sevmeyen ve onlara hakarete yeltenenlerin bizzat İmam-ı Ali'nin hısmına uğradıklarını ve uğrayacaklarını da anla...

HİKÂYE Hacca gitmekte olan bir din kardeşimiz, Bağdat'tan geçerken bir şi'a-i siyasinin dükkânına uğrar ve oradan ufak te-

fek bazı ihtiyaçlarını temin eder. Burada Şi'a-i siyasi diye bir lâbir kullandık, izninizle bu konuda biraz aydınlatıcı bilgiler sunmak isteriz:

Şi'a, iki kısımdır. Bir kısmı şi'a-i siyasiyyedir.

İkinci kısmı ise, şi'a-i muhlisindir. Sünnilere, şi'a-i ulâ ve şi'a-i muhlisin derler. Zira, sünniler âl-i Muhammed'e ve ehl-i beytine hürmetkâr ve islâm dâvasına hizmetkârdırlar. Resûl-ü zişâna, âline, ehl-i beytine, ashabına, ahbabına ve ensarına samimiyetle bağlıdırlar, ve hepsini candan ve yürekten severler ve sayarlar.

Şi'a-i siyasiyye ise, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme hürmetkâr gibi görünürler ama ashabina, ensarına ve ahbabına dil uzatırlar ve islâm dâvasına aslâ riayet etmezler.

Bu kısa açıklamadan sonra, hikâyemize devam edelim:

Bu alış-veriş sırasında, müşterisinin hacca gitmekte olduğunu öğrenen dükkân sahibi, hacı namedinin ricası üzerine bazı fazla eşyasını hac dönüşü almak üzere emaneten bırakmasına razı olduktan sonra ona der ki:

— Medine-i münevvere'ye vardığın zaman Resûlüllah'a söyle, mübarek türbesinde Ebu-Bekir ve Ömer yatmasaydı, gelir ben.de kendisini ziyaret etmek isterdim.

Hacı adayı, yoluna devam eder. Mekke-i mükerreme'ye varır, hac farizasını ifa ve ikmal eder ve dönüşünde Medine-i münevvere'ye uğrar, iki cihar serverini ziyaret eder. Bu ziyaretleri sırasındaki Bağdat'lı şi'i dükkâncının sözlerini huzur-u Resûlüllah'ta tekrarlamağa hayâ eder. Öyle ya; bu iki muhterem zat lâyık ve müstehak olmasalardı, höcre-i saadete dahil olabilirler miydi? Böyle azim bir lûtfa mazhar olmalarından, onların indallah ve inde Resûlüllah makbul ve mergup oldukları anlaşılmıyor muydu? Eğer, onlar Allah resûlünün evlâdına ve ehl-i beytine ihanet etselerdi, habib-i edib-i Kibriyâ'nın ravza-i pâk ve tırnâkine defolunabilirler miydi? Bütün bunları düşünerek, elbette o şi'inin hezeyanlarını huzurda söylemeğe «itanır. Sözü uzatmayalım, Medine-i münevvere'de misafir kaldığı yerde bizim hacı bir rü'yâ görür. Rü'yâsında Fahr-i âlem sal-

Sayfalar 52–58 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org