Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 44–51
at eden kimse, Allahu azim-üş-şânın ve Resûl-ü zişânın sevdiklerini sevmekle mükelleftir. Allah ve Resûlünü seven, kıyamet gününe inanan kişi âhir zaman peygamberinin bütün yakınlarına, anasına, babasına, dedesine, atalarıma, evlâtlarına, bu ümmetin anneleri olan zevcelerine, onun aslabına, ensarına, ahbabına, ona tâbi olanlara hürmet ve muhabbet göstermekle iymanını izhar ve isbat etmiş olur. İnsan sevdiğinin sevdiklerini veya sevdiğini sevenleri sevmek suretiyle, bu sevgisindeki sadakat ve samimiyetini belirtmiş olmaz ını?
Bir örnek verelim:
Resûl-ü zişânın amcalarından Ebu-Leheb, bilindiği gibi efendimize iyman etmemişti. İslâm edep ve terbiyesi odur ki, kişi Ebu-Leheb'i zemmetmek için Allanu tâlâ'nın Ebu-Leheb'i zemrnetmek üzre inzâl buyurduğu sûre-i celileyi okumalı ve Rabbimizin Ebu-Leheb'i zemmettiğinden ileri gitmemelidir.
Mü'mine yakışan ancak budur.
Başka bir hususa daha dikkatinizi çekmek isterim. Hepimiz, şu salâvat-ı şerifeyi namazlarımızıla okuruz:
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i seyyidinâ Muhammedin salleyte ala Ibrahime ve alâ âl-i ibrahime inneke hamidün mecid Allahümme bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve a â âl-i seyyidina Muhammedin kemâ bârakte alâ ibrahime ve alâ âl-i ibrahire inneke hamidün mecid.
Bu ve diğer salâvat-ı şerifelerde (ÂL-İ-İBRAHİM) den murat, Hazret-i Halil'den Cenab-1 peygam sere kadar gelen Resûl-ü
zişânın bütün atalarını, dedelerini, ana ve babasını hayırla ve tâ'zimle zikretmek olduğu, ehl-i kemalin malûmudur ve ehl-i irfan bu gerçeği hakkıyle ve lâyıkıyle bilmekte ve bunda ittifak etmektedir. Netekim, salâvat-1 şerifede (AL-I-MUHAMMED)
den murat, sulb-ü pâk-i Muhammed'den kıyamete kadar gelecek evlâtlarının kâffesine şâmildir.
Al-i Muhammed, iki kısımdır:
BİRINCİSİ: Sulb-ü pâk-i Nebi'den gelen zümre-i seyyidât ve şürefâ.
IKINCİSI: Yol evlâtlarıdır ki, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin yolundan giden, onun sünnet ve siyretine tâbi olan, onu canından, malından, ana ve babasından, cvlât ve yâlinden fazla seven âşıklar ve sadıklar da ÂL-I-MU- HAMMED'den olup efendimizin yol evlâtlarıdır. Bu yol evlâtlarında cins, renk, irk ve milliyet aranmaz. Aranmadığının ve aranmayacağının delili ve isbatı da SUHEYL-I RUMİ, ve SEL- MAN-I FÂRÎSÎ rıdvanullahi teâlâ ecma'iyn efendilerimiz gibi Arap milletinden gayrı olan muhterem zevatın kendi ehl-i beytinden olduklarını bizzat Fahr-i kâ'inat bir Hadis-i şerifleriyle beyan ve ilân buyurmuş olmalarıdır.
— Selman, benim ehl-i beytimdendir, buyuran o Nebiyyi zişân Süheyl-i Rumi'nin de ehl-i beytinden olduğunu bildirdiğine göre, Resûl-ü müctebâ'ya âşık olanların Arap milletinden olmasalar dahi, ehl-i beyt-i Resûlüllah'tan sayıldıkları âşikârdır.
Bir diğer Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:
El-mer'ü mâ'a men ahabbe.
(Kişi, sevdiği ile beraberdir.)
Evet, seven sevilen iledir ve Resûl-ü zişânı sevenler de elbet ve elbet onunla beraberdirler.
Insaf ve iz'an ile düşünelim: KİŞİ SEVDIĞI ÎLE BERA- BERDIR Hadis-i şerifi muvacehesinde, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi muhterem anne, baba ve amcasın-
dan fazla kim sevebilir? Kaldı ki, aleyhı-is-salâtü ves-selâm efendimizin amcası Ebu-Talib'i ne kadar jok sevdiği, âyet-i Kur'aniyye ile sabittir:
itir Ai iEüysir inneke lâ tehdiy men ahbebte ve lâkina lahe yehdiy men yeşâ..
El-Kasas: 56 (Sen, sevdiğini iymana hidayete ınuktedir değilsin. Allahu leâlâ, dilediğini iymana hidayet eder.)
Biraz daha açıklayalım: Habibim! Sen, sevdiklerine hidayet edemezsin ve lâkin senin sevdiklerinden ve dilediklerinden ben istediğime hidayet ederim, buyrulmaktadır. Bu âyet-i kerimenin Ebu-Tâlip hakkında nâzil olduğu rivayet edilmektedir. Böyle olunca, Habib-i edibinir anıcasını ne kadar çok sevdiğini, Allah azze ve celle Kur'an-ı azim ile ilân etmiş olmuyor?
Bilindiği gibi, âyet-i celilelerin tefsiri Hadis-i şeriflerdir.
KİŞİ SEVDIĞI ILE BERABER olunca, aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimizin de, pek fazla sevdikleri sevgili amcası ile beraber olmaları lâzım gelir. Eğer, bazı cahil ve gafillerin iddia ettikleri gibi sevgili amcaları nârda ise, efendimizin de amcasıyla birlikte nârda bulunması gerekir ki, buna aslâ imkân ve ihtimal olamayacağı tabii ve âşikârdır. Zira, efendimizin nurunun nârı söndüreceği muhakkaktır. Hal ve hakikat böyle olunca, efendimizin sevgili ve muhterem amne ve babaları, sevgili ve muhterem amcaları, peygamber-i âlişinı sevenler ve onun sevdiklerinin hepsi başta sevgili amcaları Ebu-Tâlip olmak üzere kendileriyle beraber cennât-ı âliyattadırlar.
Bu hususta daha geniş ve etraflı bilgiler almak isteyenler den Arapçaya vâkıf olanlara ÜNS-ÜL-METÂLÎP Fİ NECAT-I EBI-TALIP adındaki risâleyi okumalarını tavsiye ederiz.
Hazreti Ebu-Tâlip, siyer ve tarih kitaplarının açıkladıkları ve o günden bu yana gelmiş geçmiş bir çok tanınmış ilim adamlarının ve tahkik ehlinin tetkik ve araştırmaları ile sabit olduğu üzere islâma o kadar büyük hizmet ve yardımlarda buunmuştur ki, irfan sahipleri onun islâma ve büyük islâm peygamberine müzaheretinin Allahu teâlâ indinde aslâ zayi olmayacağında müttefiktirler. Zira, zerre kadar hayrın ve zerre kadar şerrin indallah zayi olmayacağını Kur'an-ı hakimi ile beyan ve ilân buyuran Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerinin, Ebu-Tâlib'in Habib-i edibine ve din-i mübiynine olan hizmet ve müzaheretlerini karşılıksız bırakacağını sanmak ve ummak, adalet-i ilâhiyyeyi bilmemek demek olur. Islâma ve büyük islâm peygamberine sonuna kadar muhalefet eden ve hatta onunla döğüşen, nihayet Hz. Ömer radıyallahu anhın kılıcı korkusu ile iyman edenleri dahi cennetine koyarsa, Hz. Ebu-Tâlib'i mahrum bırakır mı sanıyorsunuz?
Şu hikâyeyi, dikkat ve insaf ile okumanızı rica ederim:
HİKÂYE Şeyh Abdullah-il Mübarek, hacca gitmişti. Hac farizasını ifa etmiş, Merve'de kalbi mürüvvete, Safa'da kalbi ve kalıbı sefaya ermiş, Arafat'ta nefsine ârif olmuş, Müzdelife'de mest-ü hayran kalmış, Minede nefsini kurbana getirmiş, şeytan taşlamak remzi ile mezmûm sıfatları terkeylemiş ve nihayet huzur-u Resûlüllah'a çıkabilmeğe liyakat kesbederek Medine-i münevvere yolunu tutmuştu.
Aşk-ı Resûl ile ciğeri büryân ve didesi giryân, aşk ateşi kendisine çöllerin hararetini unutturmuş konak konak yol alıyor ve âşıklar kâ'besine yaklaşıyordu. Pusegâh-ı Enbiyâ, kûy-i Habib-i Kibriyâ, makam-ı habgâh-ı Mustafa'ya dahil olmuş, huzur-u faiz-in nuru Resûlüllah'ta mest-ü hayran kalmıştı ki, Habib-i edib-i Hüda efendimiz kendisine hitap buyurdular:
— Yâ Abdullah! Bağdat'ta Behram mecusi namındaki zatı bul ve kendisine selâmlarımı tebliğ et..
Bu emr-i peygamberi üzerine Medine-i münevvere'den yola çıkarak burc-u evliyâ olan Bağdat şehrine vasıl oldu. Behram mecusi namındaki zatı aradı ve buldu ve kendisine:
— Yâ Behram! Ben, Medine-i münevvereden Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin emr-i şerifleriyle sana geldim, dedi. Enbiyâ serveri, ins-ü cin peygamberi, sana selâmlarını tebliğ vazifesiyle beni gönderdi.
Behram mecusi, bu haber karşısında şaşırıp kaldı:
— Ben, bir ateşperestim dedi. Sizin dininize ve inancınıza göre, müşriklerdenim. Acaba, neden icabetti de peygamberiniz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem benim gibi bir insana selâm göndermek lûtfunda bulundu?
Arif-i billâh ve vasıl-ı ilâllah bir zat-ı âli-kadr olan Abdullah-ül Mübarek kaddesallahu sırrah-ul-âli kendisine şöyle cevap verdi:
— Yâ Behram! Sebebini sen kendinde ara... Herhalde, senden hayırlı bir iş zuhura geldi ve bundan Allahu teâlâ ve Resûl-ü müctebâ razı oldular ve iki cihan serveri bu sebeple sana selâm gönderdi. Bilmiş ol ki, onun selâmı Hakkın selâmıdır.
Çünkü, cenabı Fahr-i risalet vahiy olmayınca kendiliğinden bir söz söylemez ve iş işlemez. (VE MA YENTIKU AN-IL-HEVÂ IN HÜVE İLLA VAHYÜN YUHÂ = O, hevâsından arzusuna göre söz söylemez. O, ancak bir vahiydir ki, Allahu teâlâ tarafından vahyolunmuştur.) Onun her sözü bir mû'cize ve bize büyük bir lûtf-u ihsandır. Şimdi, sen bana söyle bakayım, şu son zamanlarda hayırlı bir işin oldu mu?
Behram, bir süre düşündü ve cevap verdi:
— Kendi dinimce inandığım bir iş yaptım. Büyük kızımı kendime eş edindim ve küçük kızımı da oğlumla evlendirdim.
— Olmadı, bu hayırlı bir iş değil...
— Evet, şimdi hatırladım. Öyle bir iş işledim ama, bunun için sizin peygamberinizin bana selâm göndereceğini sanmıyorum. Zira bu bizim dinimize ve inancımıza göre hayırlı bir iş aina, aslında müslümanları mahcup etmek maksadiyle yapmıştim.
— Söyle bakalım ne imiş o mes'ele?
— Uç kız evlâdı bulunan dul, fakir ve müslüman bir komşum vardı. Bir gece aç kalmışlar, anneleri kızlardan birisine:
«Git komşumuz Behram'dan biraz ekmek iste de, kardeşlerin yesinler.» demiş. Kız da kendisine: «Açlıktan ölürüm de, Allahü teâlâ'ya şirk koşan bir mecusiden ekmek istemem.» diyerek bu teklifini reddetmiş. Diğer kızlar da annelerinin benden ekmek istemeleri teklifini ablaları gibi reddetmişler. Oysa, gerçekten çok fakir olduklarını ve sık sık aç kaldıklarını biliyordum. Buna rağmen, kendilerinde mevcut islâm gayreti, benim gibi bir mecusiden ekmek istememelerine mâni oluyordu. Doğrusu, hem kel hem fodul kabilinden bu burun büyüklüklerine fena halde içerliyordum. Kendi kendime düşündüm, şunları mahcup edeyim, dedim ve mükellef bir sofra donattım, tepsiyi elime alıp kapılarına vardım ve sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi karşıma çıkan annelerine tepsiyi uzattım.
Kadıncağız bu hareketime çok sevindi ve tepsiyi elimden alırken bana: «Allahu teâlâ sana hidayet buyursun, iyman ve islâm nasip etsin.» diye dua etti. İçimden kıs kıs gülerek ayrıldım, aklımca müslüman komşularımı mahcup etmiş ve onlara bir mecusinin yemeğini yedirmiştim. Fakat, şimdi sizden büyük islâm peygamberinin selâmını alınca, müslüman komşularımı utandırmak kasdiyle yaptığım bu iyiliğin dahi zayi olmadığını anlamış bulunuyorum. Bu kadarcık bir iyilikten dolayı beni selâmı ile taltif eden o nebiyyi zişân, dünyada böyle iltifatta bulunduğuna göre, ya gerçekten müslüman olur ve Allah rizasıyçün hayırlı amellerde bulunursam, elbette beni iki cihanda da mesrur Envâr-ül-Kul0b, cilt 2 — F: 4
edecektir. Onun için, şimdiden tezi yok, hemen müslüman oluyorum, bana islâmı telkin ediniz, dedi.
Evet, hidayet refik ve Hz. Muhammed şefik olmuş, zerre miktar hayır kaybolmamış ve o mecusi hak dinine ve hidayet joluna girivermişti. Behram mecusi, behre-i islâma nail oldu ve kelime-i münciyye-i mübarekeyi okuyarak dünyada islâma ve iymana ve âhirette de dâr-ül-cenâna dahil oldu.
Düşününüz, sevgili din kardeşlerim ve hak yoldaşlarım:
Bir müslüman aileyi tahkir diyemesek bile mahcup etmek kasıt ve niyeti ile onlara yemek götüren mecusinin bu iyiliği boşa gitmiyor ve o iyiliğine karşılık kendisine iki cihan serverinin selâmı tebliğ olunuyor ve bu sayede hidayete eriyor. Hal ve hakikat böyle iken, bütün malını ve varını Allah ve Resûlünün önüne döken, Resûl-ü zişânı canıyla, malıyla son nefesine kadar savunan, ona karşı son derece şefkat ve merhamet gösieren Hazret-i Ebu-Tâlib'i Allah azze ve celle cehenneme koyar mı? Aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimize zerre kadar sevgi ve saygısı bulunan bir kimse, ondan hayâ etmeksizin (Hz. Ebu- Tâlip cehennemdedir.) sözünü nasıl dile getirebilir? Edep ya- Biliyorum, Abdullah-ül Mübarek hazretlerinin bu kıssasına rü'yâdır diyecek aklı evveller olacaktır. Böyle bir itirazda bulunacaklara âcizane cevap verir ve deriz ki:
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi, rü'yâsında gören gerçekten onu görmüştür. Zira, şeytan Resûl-ü zişân şeklinde temessül edemez:
Verelab Men re'ani fil-menâmi fekad re'ani hakkan fe-innesseytane la yetemesselü bi..
(Her kim,, beni uykusunda görürse; gerçekten beni görmüş olur. Çünkü, şeytan benim şeklime giremez.)
Me'al-i âlisindeki Hadis-i şerif de bu görüşü isbat etmektedir. Sırası gelmişken arz edivereyim: Resûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellemi ne şekilde görürsek görelim, mutlaka zât-ı risaletpenahilerini görmüşüzdür. Meselâ, iki cihan serverini sakalsız gören bir kimse, kendisinin sünnet-i seniyye-i ahmediyyelerine uymaktaki kusur ve noksanlığından dolayı efendimizi sakalsız olarak gördüğünü bilmeli ve bunu tashih ve telâfiye çalışmalıdır. Zira, Resûl-ü zişân cilâlı bir aynadır, ona bakan ister yahşi ister yaman kendisini görmüş demektir.
Eba-Cehil, bir gün huzur-u saadetlerine gelerek:
— Yâ Muhammed! Senden acı sözlü, senden ekşi yüzlü bir kimse görmedim, dedi. Fahr-i kâ'inat ona şöyle cevap verdiler:
— Doğru söyledin yâ Eba-Cehil!
Biraz sonra, Hz. Eba-Bekir-is-Sıddıyk radıyallahu anh, huzurlarına dahil oldular ve:
— Yâ Resûlallah! Senden güzel yüzlü ve senden tatlı sözlü bir kimse görmedim, dediler. Efendimiz, ona da aynı cevabı verdiler:
— Doğru söyledin yâ Eba-Bekir!
Huzur-u hazret-i risaletpenahilerinde bulunan ashab-ı kiramdan birisi sordu:
— Yâ Resûlallah! Eba-Cehil, sizi zemretti ve Eba-Bekir cie medhetti. Oysa, siz her ikisine de doğru söyledikleri şeklinde cevap lûtfettiniz. Acaba bunun sırrı ve hikmeti nedir?
Efendimiz, saadetle şöyle buyurdular:
— Evet, ben bir ayna gibiyim. Bana bakan kendisini görür. Eba-Cehil bana baktı ve kendisini görerek öyle söyledi.
Eba-Bekir de keza kendisini görerek öyle söyledi. Onun için, her ikisini de doğruladım.
Her ne gözle baksa göz, âyinede kendin görür;
Vechini pâk eyle kim, mir'ata bühtân olmasın...
Ehlüllâh buyurmuşlardır ki:
Kişi, ger yahşi ger yaman görür, kendi özün görür. Kişi, ger yahşi ger yaman söyler, yine kendi özün söyler.
Evet, iki cihan serveri bir cilâlı ayna gibidir. Onu, her kim Ebu-Tâlib'in yetimi gördü ve öyle bildi, kâfirlerden oldu. Onu