Ara
Menü

Sayfalar 37–43

1.774 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 37–43

nur, herhangi bir kimseyi çağırır gibi Yâ Ahmed, Yâ Muhammed diye çağırırsanız bütün hayırlı amellerinizi iptal etmiş olursunuz. Siz, bunun farkına bile varamazsınız.

Dikkat ediniz ey mü'minler!

Allahu teâlâ, Habib-i edibine bizzat ve melekleriyle tâ'zim ve tevkir ettiği gibi, kullarından, velilerinden, âlimlerinden ve onun ashap ve ensarından da Resûl-ü zişâna tâ'zim ve tevkir etmelerini emretmektedir. Buna dikkat ve riayet etmeyenlerin ise, bütün amellerinin iptal olunacağını beyan buyurmaktadır.

Zira, Resûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimize tâ'zim edeni, Allahu teâlâ aziz eder. Mâ'azallah ona saygısızlık edeni de Allah azze ve celle rezil eder. Şu halde, dünya ve âhirette aziz olmayı dileyenler, Falır-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdalüt-tahiyyat efendimize onun âline ve evlâdina, ahl-i beytine, ezvacina, ashabina, ensarina ve ahbabına tâ'zimde kusur etmemelidirler. Onu, mübarek ismiyle değil, sıfatlarından birisiyle çağırmalı ve hemen arkasından salâvatı şerife getirmelidir Zira, daha sonraki âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:

innelleziyne yeguddune asyatehüm inde Resülillahi ula'ikelleziyn'emtehanallahu kulûbehûm lit-tekvâ lehüm mağfiretün ve ecrün aziym.

El-Hucurat: 3 (Resûlüllah'ın yanında nehye muhalefetten sakınarak ve edebe riayet ederek seslerini yavaşlatanlar, o kimselerdir ki, Allahu teâlâ kalplerini tekva için imtihan ctmiştir. Onlar için mağfiret ve pek büyük bir ecir vardır.)

Kimlerdir bu kalpleri imtihan edilenler? Onlar, o yüce kişilerdir ki, kalpleri Allahu teâlâ'nın korkusu ile çarpar. Gözleri Allah aşkıyla yaşlar döker. Allahu teâlâ'ya ve Resûl-ü mücte-

bâ'ya karşı fevkalâde hürmetkâr ve huzur-u Resûlüllah'ta gayet edepli ve tâ'zimkâr bulunurlar, konuşmak icabederse gayet edepli ve terbiyeli, alçak sesli ve tatlı sözlü olurlar. Işte, bu âşıklar zümresi için af ve mağfiret ve pek yüce ecirler vardır.

Hal ve hakikat böyle iken, bazı kıt ve kısır düşünceli, irfan ve iz'an yoksulu kişiler, söyledikleri sözün, yazdıkları yazırin nereye varacağını, nasıl yorumlanacağını ve ne gibi bir sonuç alınacağını idrak edemiyor, âdeta kaş yapayım derken göz çıkarıyor ve bu söz ve yazıları yüzünden başlarına gelecekleri akıl edemiyor, hatta bu sebeple sonlarının gayet feci ve kötü olacağını dahi düşünemiyorlar. Unutmamak gerekir ki, dil yarası süngü ve hançer yarasından daha ağır ve inciticidir. Onun için, süngü yarası geçer, dil yarası geçmez demişlerdir. İnsanoğlu söz söylediği diline ve o sözleri yazdığı kalemine dikkat etmeli ve onlara sahip olmalıdır.

Bir fâsıkın fıskı, ömrü boyunca sürer gider. Alim gibi görünüp, hakikatte okuduğunu anlamaktan ve anladığını anlatmaktan âciz bazı zavallılar, ilimleri akıllarına galip olan bir takım irfansızlar, ilim namına işledikleri cinayetlerle insanları yüzlerce hatta bazan binlerce yıl fısk ve dalâlet bataklıklarına yuvarlarlar.

Son zamanlarda, bu kabilden okuduğunu anlayamayan ve anladığını anlatamayan bazı cahiller, ilim kisvesine bürünerek halkı idlâl etmeğe başlamışlardır. Kisve-i Muhammediyye giyinerek, makam-1 Muhammediye olan minberlere, mihraplara ve kürsülere çıkan bu cahiller, maalesef kâfirlerin bile irâs edemeyecekleri muazzam zararlar ika etmekte ve o kutsal makamlarda kopası dilleriyle Resûl-ü zişânı incittiklerini, üzdüklerini düşünememektedirler. Sanki, ümmet-i Muhammed'e talim ve telkin edilecek konu kalmamış gibi ebeveyn-i Resûlüllah'ı dillerine dolamakta, kendi ana ve babalarının âhirete iyman ile göçeceklerine inandıkları halde, Resûl-ü zişânın muhterem anne ve babasına ve özellikle aziz amcasına dil uzatmağa yeltenmektedirler.

- 39 _ Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize karşı edep ve terbiye harici davranmağa cür'et edenlerin hükümlerini yukarıda açıklamağa çalıştığımız âyet-i celilede gördük ve bu gibilerin bütün amellerinin iptal ve heder olduğunu da öğrendik. Yalnız amelleri iptal ve heder olsa neyse!.. Bu gibi sözler söylemeğe cür'et ve cesaret edenlerin — Mâ'azallah — âkibetlerinden de korkulur. Çünkü, huzur-u fâ'iz-in-nuru Cenab-1 Fahr-i Risalette edep ve terbiye haricine çıkmak ne kadar mezmum ise, onun makamı olan kürsülerde de sesini ondan ziyade yükseltmek aynen öyledir. O makamda, okul avlularında öğrenci arkadaşlarıyla şakalaşıldığı, bağırıp çağırıldığı gibi konuşulmaz, konuşulamaz. Konuşulabileceğini zannedenler, ömürleri vefa etse de kıyamete kadar o kürsülerde oturup halka sözüm ona vâ'z-ü nasihatte bulunsalar bunun kendilerine hiçbir ecri ve sevabı olmayacağı gibi, dinleyenlere de zarardan gayrı hiçbir yararı olmaz. Böylelerinin ancak ve yalnız emekleri boşuna gitmekle de kalmaz, diğer bütün amelleri de iptal olunur. Çünkü, hükm-ü ilâhi böyledir.

Bütün bunları düşünüp idrak edebilmekten âciz olanlar, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sevgili anne ve babasına, onu son nefesine kadar himaye eden ve koruyan, ona babalık eden muhterem amcası Hz. Ebu-Talib'e dil uzatmaktan çekinemekte ve bu zevat-ı âlişanın küfür üzere âhirete intikal etmiş bulundukları gibi gerçekle ilgi ve ilişkisi bulunmayan hezeyanlarla, âlemlere rahmet olarak gönderilen zât-1 akdesin sevdiklerine karşı edep ve terbiye harici çirkin bir iftirada bulunmakta ve böylece Resûl-ü zişânı da incitmektedirler. Bu gibi gafillerin, yalnız amellerinin değil, iymanlarının da bâtıl olmasından ve sû-i hâtimelerinden korkulur.

Mefhar-ı kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyat efendimizin annesi, babası, dedesi ve Hz. Adem aleyhisselâma kadar bütün ataları ehl-i tevhid olup, bu silsile-i tâhireden aslâ müşrik çıkmamıştır. Bu hususta, bütün ünlü din bilginleri, siyer ve tarih yazarları, bütün ehl-i irfan ve ehlullah müttefiktirler.

Muhterem amcası Ebu-Talib'e gelince; müşarünileyhin biz.

zat Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme, din-i mübiyn-i islâma, Allah ve Resûlüne iyman edenlere yaptığı sayısız yardımlar ve işlediği hayırlı fiil ve ameller, tarih sayfalarında açıkça belirtilmektedir. Bunları red veya inkâra hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Hz. Ebu-Talib'in, Resûl-ü zişiina, ona iyman edenlere ve islâm davasına yaptığı hizmet ve iyilikleri inkâr edenlerin insanlıktan nasipleri olmadığı gibi, islâmlıktan da nasipleri yok gibidir. O kadar ki, birgün oğlu Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimizin Resûl-ü müctebâya iktida ederek namaz kıldıklarını gören Hz. Ebu-Talip yanında bulunan diğer oğlu Cafer'e:

— Haydi oğul! Sen de kardeşinle birlikte namaz kıl, buyurarak Hz. Cafer-i Tayyar'a Resûl-ü zişâna ittibâ ve iktida ederek namaz kılmasını emretmiş ve Cafer-i Tayyar babasının bu emrine uyarak onlarla birlikte namaz kıldığını bizzat ifade ve itirat ettiği gibi, tarih ve siyer kitapları da bu olayı böylece kayıt ve tesbit etmiştir.

Hz. Ebu-Tâlib'in Allah ve Resûlüne iymanı olmasaydı, oğlu Hz. Ali radıyallahu anhın ve diğer oğullarının Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme iyman ve ttibâ etmelerine izin ve.

rir miydi? Onların namaz kılmalarına rüsaade eder miydi? Bizzat Resûl-ü zişâna bu kadar yardım re müzaherette bulunur muydu?

Hz. Ebu-Tâlib'in din-i mübiyn-i islâma o kadar yardım ve müzahereti vardır ki, yazmakla tükennez. Dünya kurulalıdanberi, hiç kimsenin sevmediği, inanmadığı bir dâvaya yardım ettiği görülmüş ve işitilmiş değildir. Acaba, Hz. Ebu-Tâlib'i küfür ile ithama yeltenenler, islâm dinine onun on binde biri kadar yardımda ve hizmette bulunabilmişler midir?

Hz. Ebu-Tâlip, Resûl-ü zişânı cidden ve hakikaten çok sever ve efendimiz de kendilerini candan severlerdi. Böyle bir zat-ı şerife utanmadan, sıkılmadan KÂFİR diyebilen kişinin, Resûl-ü zişâna nasıl ihanet ettiğini, Allah ve Resûlüne nasıl eziyette bulunduğunu ve bunun neticesi olarak da amellerinin ve hatta iymanının nasıl habtolunduğunu söylemeğe bilmem lüzum

var mıdır? Kendi cehalet ve acizlerini, kendi âkibet ve nefislerini düşünecek yerde, boylarından ve hadlerinden aşkın mes'eleleri yüklenmeğe çalışan biçarelere söylenecek çok söz vardır ama biz: (EDEP YAHU EDEP!) demekle yetiniyor ve ilâve ediyoruz:

Ehl-i iyman, Allah ve Resûlünü seven mü'minler, bu zevat-ı âli-kadrin iyman ile göçtüklerine kani ve kaldirler. Fakat, farz-ı muhal keyfiyet bu gafillerin bâtıl iddiaları gibi olsa dahi, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemi seven ve efendimizin de kendilerini sevdiği kimselere bu şekilde dil uzatmak, iyman, irfan ve edep sahibi kişilerin harcı değildir. Allahu sübhanehu leâlâ, cümlemizi gaflet uykularından uyandırsın ve kendi zatı nuruna boyandırsın..

HİKÂYE Gazi Kanunî Sultan Süleyman Han aleyh-ir rahmeti vel gufran devrinin gafil âlimlerinden hoca Sait efendi namında birisi, ebeveyn-i Resûlüllah'ın küfür üzere âhirete intikal ettiklerini iddia eder. Mes'ele büyür, ehl-i iyman ve iymanda kemale eren, imanlarını ilim ve irfan ile süslemesini bilen bazı zevat bu haddini bilmez, nasipsiz ve kabiliyetsiz, edep ve terbiyesi kıt hocaefendiye Allah rizasıyçün itiraz ederler. İş, padişah hazretlerine kadar intikal eder. Kanunî Sultan Süleyman Han, Fatih cami-i şerifinde ve kendi huzurunda münazara yapılmasını irade eyler. Tayin edilen gün, devrin bütün ünlü âlimleri cami-i şerifte toplanır. O kadar kalabalık olur ki, oturulacak yer kalmaz. Padişah-ı âlem-penah maiyyetinde damadı Hırvat dönmesi Rüstem Paşa olduğu halde sadrazam maktul Ibrahim Paşa ve diğer vezirleriyle gelirler. Said hocaya söz verilir, o biçare ortaya çıkar ve ebeveyn-i Resûlüllah'ın küfür üzere âhirete göçtüklerini, kendisine göre deliller göstererek anlatmağa başlar.

Gözlerini devire devire iddiasını isbata çalışır, anlatır, anlatır ve nihayet sözünü tamamlar. Mağrur bir eda ile salına salına yerine geçip oturunca, hazır bulunanlardan Halveti meşâyih-i

kirâmından olup bugün Eyüpsultan'da düğmeciler mahallesinde Ümmü Sinan dergâh-ı şerifindeki hâbgâhında uyuyan Ummi Sinan hazretleri söz ister:

— Ben Said efendiye, tefsir veya hadis ile yahut siyerle ilgili olmayan bir soru soracağım. Sonra, siz kendisiyle ilmi münazaranıza devam edersiniz, buyurur. Bu teklifini, yüksek sesle yaptığından dolayı padişah ilgiler ir ve Şeyh-ül-islâma hazret-i şeyhin soru sormasına izin vermesini iltimas eder. Şeyhül-islâm Müftiyyüs-sakaleyn Kemal Paşa zade rahmetullahi aleyh, elini kürsiye vurarak sükûtü sağladıktan sonra, Şeyh Ümmi Sinan hazretlerine:

— Efendi! Padişah hazretleri rica ediyorlar. Said hoca efendiye ne soracaksanız lûtfen soruruz, der.

Şeyh Ümmi Sinan kaddesallahu sırrah-ül-Mennân sorar:

— Ey Said hoca! Rüstem Paşa hazretlerinin anasının ve babasının isimleri nedir? Bunlar, har gi din üzere âhirete gitmişlerdir? İslâm üzere mi, yoksa küfür üzere mi ölmüşlerdir?

Said hoca, ne diyeceğini şaşırır. Bir türlü cevap veremez.

Başını önüne eğer, oturduğu yerde esel terleri dökmeğe başlar.

Şeyh hazretleri sorusunu yeniler:

— Anlaşıldı Said, efendi hoca, buyurur. Rüstem Paşa hazretlerinin ana ve babası hakkında sorcuğum soruya cevap veremediniz. Şu halde bana söyler misiniz, sadrazam Makbul Ibrahim Paşa hazretlerinin ana ve babası küfür üzere mi, yoksa iyman ile mi göçtüler Said hocada yine ses yok, nasıl cevap versin? Her iki paşa da devşirme olduklarından ana ve balaları kâfir idi. Oysa, bahis konusu olan oğulları, o gün Osmanlı idaresinde söz ve mevki sahibi bulunuyorlardı. Sait efendi bunalmıştı, ne desin, ne söylesin?

Hazret-i şeyh üsteledi:

- Haydi Said efendi, cevabını bekliyoruz!

Said hoca, terler dökmeğe devam ederek, başını kaldırmadan ve gayet alçak bir sesle cevap verdi:

— Bu sorularınıza cevap vermeğe hayâ ederim.

Şeyh Ümmi Sinan hazretleri, bu cevap üzerine gürledi:

— Demek cevap vermeğe hayâ ediyorsun Said efendi? Güzel!.. Hayâ, mü'minin vasfıdır. Hayâ etmek, iymandandır. Padişah hazretlerinin ve paşaların huzurunda, Rüstem ve Ibrahim paşaların ana ve babalarının küfür üzere âhirete gittiklerini söyemekten hayâ ettin de, Allahu teâlâ'nın huzurunda, Resûl-ü zişândan hayâ etmeyerek bunca ehl-i iyman karşısında ebeveyn-i Resûlüllah'ın küfür üzere öldüklerini söylemekten hayâ etmedin mi?

Said hoca gafili, yer yarılsa yerin dibine girsem diyecek hale gelmiş, ezilmiş, kahrolmuş, eli ayağı titremeğe başlamıştı.

Kendisini tövbeye davet ettiler. Ne büyük bir hata ve gaflet içinde bulunduğunu anlamıştı, ağlayarak tövbe etti. Hazret-i şeyh, bu âlemde ettiği tövbesinin inşa'allah âhirette de faydası olmasını dileyerek ona tekrar tekrar tövbe etmesini tenbih etti.

Sultan-ül Enbiyâ efendimiz, bir Hadis-i şeriflerinde:

Et-ta'ibü min ez-zenbi kemen lâ zenbe leh.

(Günahına tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gibi olur.)

buyurmuşlardır.

Fakat, bazı günahlar vardır ki insan — Allah korusun — o günahı işledikten sonra, tövbe etse dahi nefsini maddî ve mâ'nevî şeriat kılıcından kurtaramaz. Hallâc-1 Mansur'un, lisanı ile Resûl-ü zişâna karşı işlediği hata sonucu başına gelen dünya kılıcından başka, âhirete intikalinden sonra üç yüz yıl huzur-u Nebeviyye dahil olamaması, bunun en güzel örneğidir. (Bu kıssa, İRŞÂD namındaki üç ciltlik ve otuz üç risâleden müteşekkil eserimizde zikir ve hikâye olunduğundan burada tekrarlanmamıştır.)

Allahu teâlâ'ya iyman eden, Resûl-ü müctebâ'ya iyman eden, Allah ve Resûlünü seven ve sayan, Allah ve Resûlüne ita-

Sayfalar 37–43 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org