Ara
Menü

Sayfalar 44–50

1.770 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 44–50

O salih ve ârif zat-1 şerifin ruhu kabzolununca, beşyüz rahmet meleği cesedinin yanında kalırlar, yakınları kendisini gasletmeden melekler o velinin cesedini yıkarlar, cennetten getirdikleri beyaz ipek kefene sararlar, teçhiz ve tektinini yaparak hazırlarlar.

Melek-ül-mevt ise, o velinin kabzettiği ruhunu semaya çıkarır ve başlarında Cebrail aleyhisselâm da bulunduğu halde yetmiş bin melek onun ruhunu tâ'zim ile karşılarlar, o ruhu arş-ı â'lâya kadar çıkarırlar ve arş-ı â'lâda secdeye vararak o ruhu Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerine takdim ederler.

Allah celle celâlühu, meleklere emr-ü ferman buyurur:

— Bu ruhu alın ve cennetime iletin!..

Ceset, kabire konulduğunda ruh cesetle beraber kabre reddolunur. Münker ve Nekir'den önce RUMMAN adında bir melek gelir ve o zata amellerini yazdırır ve gider. Sonra, Münker ve Nekir adlarındaki iki heybetli melek gelir ve iyman ile göçen, rizayı Rahmani ile gelen ve eynine cennet kumaşlarından kefenler biçilen o zat-i şerife:

— Men Rabbike ve mâ diynike ve men Nebiyyike (Rabbin kimdir, dinin nedir, peygamberin kimdir?) diye sorarlar. O Allah dostu dili tutulmadan, çenesi kilitlenmeden cevap verir:

— Rabbim, Allahu azim-üş-şân, dinim din-i mübiyn-i islâm, peygamberim Hz. Muhammed Mustafa aleyh-is-salâtü vesselâmn'dır.

O zaman, o zatın kabrini genişletirler, kabre cennetten kapı açarlar ve cehennem tarafındaki kapısını sıkı sıkı kapatırlar. Ancak, cehennem azabını bir ân kendisine göstererek:

(İşte bundan kurtuldun, müjdeler sana...) derler. Ölen zatın, o ândaki sevincini ve safasını ne dille anlatmak ne de kalemle vasfetmek mümkün ve muhtemel değildir. Onun kabrine cennetten sekiz kapı açılır ve o zat kabrinden kalkıncaya kadar o sekiz kapıdan cennet safalarına müstağrak olur ve daimi bir haz içinde bulunur.

Rabbin kim, Nebin kim gelince hitap;

Korkuyla bastırır seni bir hicap, Bu soruya eğer verirsen cevap, Kabrin aydınlanır, döner gülşene...

Ey âşık-ı sadık!..

Bütün mahlûkat-ı ilâhiyye'ye karşı şefkatli ve merhametli ol... Senin bu şefkat ve merhametin, âlemlerin Rabbinin de sana karşı merhametli ve şefkatli olmasını sağlayacaktır. Merhamet et ki, merhamet olunasın. Şefkatli ol ki, şefkat bulasın...

Mahlûkata karşı şefkat ve merhamette başkalarına örnek ve önder olanlar, onların da yapacakları iyiliklerden, yardımlardan hisse alırlar. Ancak, yaptığın iyilik ve yardımın ecrini yalnız Allahu tealâ'dan iste ve bekle, o seni aslâ mahrum etmeyecektir. İyilik ve hayır sahiplerinin, yani muhsin kullarının ecrini Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri kat'iyyen zâyi etmez ve ettirmez. Allah rizasıyçün yapılan her meşrû fiil ve hareket aslâ karşılıksız kalmaz. Onun için iyiliği Allah için yapmalı ve bu hususta kullara örnek ve önder olmağa çalışmalıdır.

HIKAYE Bir mürşit, kendisinden yardım isteyen talebesine on altun verdi ve ona şöyle söyledi:

— Bu on altunu sana borç olarak veriyorum. Hayatını kazandığın zaman, sana ödünç olarak verdiğim bu parayı, fakir ve yoksul bir talebeye verecek ve ona da benim sana ileri sürdüğüm şartı bildireceksin. Yani, o da para kazanmağa başlayınca, kendisinden daha fakire verecek ve bu karz-ı haseni böylece devam ettireceksiniz, dedi.

Hemen ilâve edelim ki, o mürşit de talebeliğinde kendi üstadından almış olduğu ödünç parayı, muhtaç bir talebesine vererek borcunu ödemiş bulunuyordu.

Binaenaleyh, yalnız para konularında değil, bir kimse üstadından öğrendiği meşrû bir işi kendi talebelerine veya ehline

öğretmekle, üstadına karşı olan mâ'nevi borcunu da edâ etmiş olur. Meselâ, bir san'atkâr ustasından öğrendiklerini kendi kalfa ve çıraklarına öğretmekle, ustasına olan borcunu ödemiş sayılır. Her işte keyfiyet aynıdır ve böyledir. Öğrendiğini ehline öğretmek, öğretenin hakkını ödemek demektir. Ancak, her emaneti mutlâka ehline tevdi etmek gerekir. Ehline verilmeyen cmanet, domuzun boynuna asılan mücevher gibidir. Iki cihan serveri: (Emanetler ehline verilmediği zaman, kıyamete hazır olun...) buyurmuşlardır.

HİKÂYE Bursa'da Hüseyin efendi namında bir demirci ustası vardı. Halk arasında kendisine HARABATÎ derlerdi. Köylüler, onun yaptığı oraklara ilgi gösterirler ve âdeta kapışırlardı. O oraklarla ot biçmek, gerçekten pek zevkli olurdu. Hüseyin efendi, aynı zamanda gayet mahir bir kasa ustası idi. En zor kasaları bile kolaylıkla açardı. Bu zenaat, kendisine dedesinden ve babasından kalma idi, yani bir bakıma baba ocağını sürdürüyordu. Zamanın gelenek ve göreneklerine göre, bir ustanın yanında yetişip kalfaliğa veya ustalığa yükselenlerin, büyük bir ziyafet vermeleri ve diğer meslektaşlarının önünde ustasından peştemal kuşanmaları âdet olmuştu. Bu ziyafet, yeni yetişenlerin eskilere takdimi ve tanıtılması gibi idi ve âdeta bir diploma törenini andırırdı. ( Bu törenlere, yalnız aynı meslekten olanlar değil, bütün esnaf kâhyaları ve her san'at dalının ustalarının mensup bulundukları tarikat şeyhleri, çarşı imamları çağırılırdı. Her san'at bir pir'e ve mürşide dayandığı için, o pirin ve mürşitlerin vârislerini dâvet etmek âdetti. Dini bir tören mahiyetindeki bu ziyafetten önce ustası kalfasına peştemal kuşatmakla, kendi ustasına karşı ölan borcunu da ödemiş olurdu. Ancak, ustalar kalfalarının ve çıraklarının iyi ahlâk sahibi olmalarına da gayret ve himmet ederler ve kötü huylu kişilere san'at öğretmezlerdi. Onun için, ustalar kendilerine farkettirmeden kal-

falarını ve çıraklarını sık sık imtihan eder ve denerlerdi. Bu sebeple, usta - kalfa-çırak arasındaki ilgi ve ilişki, baba-oğul veya iki kardeş münasebeti gibi sürdürülürdü. Hattâ, çoğu zaman ustanın kalfa ve çıraklarına muhabbeti bir babadan fazla ve kalfa ve çırakların ustalarına hürmet ve riayeti de evlâttan ziyade olurdu. Zira, o günün ustaları, kalfaları ve çırakları ve bütün müslümanlar Hz. Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimizin: (BANA BİR HARF ÖĞRETENİN KÖLESİ OLURUM.) buyurmuş olduklarını bilirlerdi, bu veciz öğütle amel ederlerdi. Gerçekten atalarımız, yalnız tahsil hayatında değil, san'at ve zenaatte, her işte kendilerine bir şey öğretenlere karşı daima hürmet, minnet ve muhabbetle mukabele etmişler ve onları her hallerinde kendilerine rehber edinmişlerdir. O zamanın hocaları, şeyhleri ve ustaları da taleblerini, dervişlerini veya kalfa ve çıraklarını evlâtları gibi severler ve kendilerine evlât muamelesi yaparlardı. Onun için de, herkes birbirini sever ve sayar, karşılıklı hak ve menfaatlerine saygı duyar, ata geleneklerine her bakımdan uyardı. Aralarında, yolunu sapıtanlar bulunursa, onları nasihat ile yola getirmeye çalışırlar ve nasihatten anlamayanı gerekirse yatırıp döverlerdi. Fakat, bu dayak aslâ düşmanca ve zulüm için değildi, yolunu şaşıranı hak yoluna davet içindi:

Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir...

Bugünkü gibi, tabelâlı nizamnameli, kongreli, patırdılı, gürültülü dernekler ve kurumlar yoktu ama, vakit namazını kıldıktan sonra mescit kapısında başbaşa vererek fısıldaşan üç beş ihtiyar, bir yetim kızın çeyizini düzer ve onu babalı kızlardan daha parlak bir şekilde kocasının evine gönderirlerdi.

Kimsesiz dulların, muhtaç yoksulların, gözü yaşlı öksüzlerin ve yetimlerin, gurbet ellerde kalmış gariplerin dertlerine o üç beş ihtiyarın fısıldaşmaları derman olurdu, gözyaşları silinir, açlar doyurulur, çıplaklar giydirilir, muhtaçlar kayırılırdı. Hayır sahplerinin yaptırdıkları sebiller, imaretler, aşhaneler fakirle-

rin dertlerini unuttururdu. Islâmın, hattâ insanlığın gereği de buydu. Onlar, dinimizin bu müstesnâ emirlerini 'yerine getirmekle dünya ve âhirette saadet ve selâmete ulaşmışlardı.

Ne var ki, daha sonraları bu güzel âdetler ve gelenekler tamamiyle unutulmuş, vakıfları yıkmışlar, hayır ve hasenâtı ortadan kaldırmışlar, herkes kendi derdine düşmüş, kendisinden gayrısını düşünemez olmuş, bir benlik ve bencillik başlamış ve gün bugüne ulaşmıştır. Zamanımızda, fakir ve yoksul kapılardan koğulmakta, yetimlerin ve kimsesizlerin hakları elerinden alınmakta ve kimse kimseye merhamet etmemektedir. Hiç kimse, hakkına ve haline razı değildir, herkes birbirine hased etmekte, komşu komşusunun elindeki ni meti çekememektedir. Birbirimize refahı, huzuru, saadeti çok görür hale geldik. Birbirimize düşman kesildik. Adalet yerine zulüm hakim oldu. Parasına güvenen rüşveti verince, haklı veya haksız dilediğini yaptırabiliyor. Rüşvetsiz iş gören pek az kaldı denilse yeridir. Rüşveti, verenin de alanın da hattâ aracılık yapanın da lânetlenmiş olduğu çoktan unutuldu. Yalnız bu mu unutuldu? Hayır, eski ve güzel âdetlerimiz, gelenek ve göreneklerimiz de unutuldu, tarih unutuldu, Türklük unutuldu, müslümanlık unutuldu, insanlık unutuldu. Babalarına ve dedelerine sövüp sayan evlâtlara rastlıyoruz. Yediyüz yıl kan dökerek fetettiğimiz bir çok ülkeleri, yetmiş gün içinde gözyaşı dökerek terkettik, hâlâ aklımızı başımıza alamıyoruz. Hâlâ birbirimizle uğraşıyoruz, birbirimizle boğuşuyoruz. Düşmanlarımızın kıs kıs güldüklerinden, keyifle ellerini uğuşturduklarından haberimiz bile yok.

Allahu zül-celâl vei-cemal hazretleri inayet-i Rabbaniyyesi ile tecelli buyurarak şehitlerin kanları hürmetine, gazilerin döktükleri terler izzetine, ak sakallı dedelerin ve ak saçlı ninelerin gözyaşları rifatine bağışladığı şu mübarek Anadolu yarımadasında, mazimize, dinimize, milli an'anelerimize, mâ'neviyyat ve mukaddesatımıza sahip hür ve müstakil bir millet olarak yaşamayı nasip ve müyesser eylesin, iç ve dış düşman- Jarımızı kahr-ü perişan eylesin, müslüman Türk milletine tu-

zaklar hazırlayanları, kendi kazdıkları tuzaklara düşürsün ve helâk etsin, dinimizi, ırzımızı, canımızı muhafaza buyursun.

Hikâyemize devam edelim:

Harabati Hüseyin efendi, iki çırağına kendi ustalarından öğrendiği san'atı öğreterek borcunu ödemeğe çalışmıştı. An-i cak, çıraklarından birisine ustalarından öğrendiklerinin tamamını öğrettiği halde, diğerine kasa açmaktan başka herşeyi öğretmiş, kasa açmayı öğretmemişti. Birinci çırağına dua ile peştemal kuşatmış ve müteakip hayatında başarılı olması niyazında bulunarak ikinci çırağını çağırmışti. Ikinci çırak, peştemal kuşanmadan, herkesin önünde hürmet ve minnetle ustasının ellerinden öpmüş ve ona şöyle demişti:

— Ey veli-ni'metim olan ustacığım!.. Bana, san'at öğrettin, Allahu tealâ senden razı olsun. Bana altun bir bilezik taktin...

Elde altun bileziktir san'at, KI verir ehline feyz-ü rif'at...

Beni ekmek sahibi ettin ama ben de sana yirmi yıl hizmet ettim. Senin, benim üzerimde hakkın olduğu gibi, benim de senin üzerinde hakkım vardır. Üzülerek ve sıkılarak söylemek zorundayım ki, sana hakkımı helâl edemeyeceğim.

Hüseyin efendi, şaşkınlıkla kendisinden sordu:

— Oğlum, bana neden hakkını helâl etmiyorsun? Sebebini söylersen, belki hakkını helâl ettirmeğe çalışırım, dedi. Çırak cevap verdi:

— Ey benim veli-nimetim ustacığım! Arkadaşıma kasa açmasını öğrettiğin halde bana öğretmedin. O nasıl sana hizmet ettiyse, ben de sana aynı sadakatle hizmet ettim. Beni, niçin böyle mahrum ve eksik bıraktın?

Harabati Hüseyin efendi, üzgün bir ifade ile açıkladı:

— Bilmem sen hatırlayabilecek misin evlât? dedi. Bundan tam on sekiz yıl önceydi. Namaz kılmak için mescide gittiğim sırada, senin izinsiz olarak çekmecemden iki kuruş aldığını far- Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 - F: 4

kettim ve sana kasa açmayı onun için öğretmedim. Zira, benim inancıma göre ustasındarı izinsiz çekmeceden iki kuruş alabilen bir kimse, kasa açmasını öğrenirse, hırsızlarla anlaşarak başkalarının kasalarını soyar diye korktum ve onun için sana kasa açmasını öğretmedim...

Ibrik ve leğen aymı mâ'denden iken, Birinde su pâk, birisinde de nâ-pâk...

'Emaneti ehline tevdi etmek farzdır ama, ehlinden gayrısına teslim etmek de büyük bir günahtır. Insan, öğrendiği bir güzel san'atı, ehline öğretmekle ustasına olan borcunu ödediği gibi, ehlinden öğrendiğini, ehline öğretmekle Allahu tealâ'ya da şükretmiş olur.

Aziz kardeşim: Eğer, san'atkâr isen sana bu san'atı öğreten ustana karşı daima hürmetkâr ol, mübarek günlerde ziyaretine giderek ellerini öp ve hayır duasını alınağa çalış... Seni ziyarete gelirse, güleryüz göster, ikramda bulun ve hürmette kusur etme... Böyle davranman, insanlık icabı ve müslümanlık şi'arıdır.

Sabahları dükkânını açarken, tezgâhının başına geçince sana san'at öğreten ustana, ustanın ustalarına bir Fatihâ okuyuver ki, bu kadir bilirliğin senin yetiştirdiklerinin de seni anmalarına sebep olacaktır. Ustan veya üstadın hayatta ise sıhhat ve âfiyetine, Rahmet-i Rahman' a kavuşmuşsa ruhuna bir Fâtiha ile hayır dua et... Seni, bir meslek ve san'at sahibi yapan ustanın çocuklarını ara sıra ziyaret et, hatırlarını sor, muhtaç iseler elinden geldiği kadar yardım etmeğe çalış ki, borcunun bir taksitini daha ödemiş olasın. Özün, sözün daima doğru olsun, işlerinde doğruluktan ve sadakatten ayrılma! Allahu tealâ'ya mülâkat, ancak SIDK kapısından olur. Sadıklar, rizayı Rahman'a ererler. Cemal-i lâ yezâli müşahede ni'met ve bahtiyarlığı, ancak sadıklara bahş olunur.

Ibadetlerini ihmal ve hele aslâ terketme!.. Elin kârda ve gönlün yârda olsun... Sana, senden yakın olanı sakın unutma, sen de onunla ol. Sana, senden yakın olan Allah Teâlâdır. O,

Sayfalar 44–50 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org