Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 51–57
her yaptıgını görür, her söylediğini işitir, her niyetini bilir.
Onun için, sen de ona ibadet, tâ'at, sadakat, hayır ve hasenât ile yaklaş ki, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya lûtfolunan KÂBE KAV- SEYN sırrina vâris olabilesin. Unutma, sen Muhammed aleyhis-salâtü ves-selâmın ümmetisin. Senin kıymetin, tâbi bulunduğun Nebiyyi zişânın ind-i ilâhideki kıymetinden ileri gelmektedir. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, lûtfen ve keremen sana ve bana NIDAYI KERAMET ile hitap buyurmuş (YÂ EY- YUHELLEZIYNE AMENU — Ey şerefi iyınan ile müşerref olan has kullarım) tâbirini kullanmıştır ki, anlayan için ne büyük devlet ve ne yüce saadettir...
Bu hitab-ı izzete muhatap olan, yani şeref-i iyman ile müşerref bulunan ehl-i iymanın hayırdan ve Hak rizasıyçün yaptıklarından zerre kadar kaybolmaz. Mutlâka mükâfatını görürsün. Netekim, zerre kadar bile olsa işlenilen kötülükler karşılıksız kalmaz. Ancak, hayra ve hayırlı işlere, rizayı ilâhiyye'ye muvafık amellere dair yapabildiklerin mâ'na tarlasına ektiğin tohumlardır ki, onları muhabbet gözyaşları ile sulamalı, aşk ateşinde olgunlaştırmalı ve meyvesini almağa çalışmalıdır. Başa kakarak, herhangi bir iyilik yaptığın kimseyi minnet altında bırakarak, onun kalbini kırarak o hayır tohumlarını öldürmek akıl kârı değildir.
Eğer, bilerek veya bilmeyerek herhangi bir suç veya bir günah işlersen, o günahın da yine bir tohum gibi mâ'na tarlasına düşer. Işte, o zaman tövbe ve istiğfar ile, yeni yeni hayırlı ve yararlı amellerle o günah tohumunu yok etmeğe çalışmalıdır. Aksi takdirde, günah tohumu da büyür ve gayet kötü meyveler vermeğe başlar. Hayır ve hasenâtın, günahları giderdiğini, Allahu tealâ Kur'an-ı aziyminde kesinlikle beyan buyurmuştur.
YEVME TÜBÂ'dır, o gün yevm-i nüşür, Ne yaptısa orada eyler zuhur...
Evet, yakın bir gelecekte bir misafirhane olan iki kapılı handan göçeceğiz. Bizden önce gelenler de, konup göçmediler miydi? Bu iki kapılı hanın bir kapısı, bizi bu aleme getiren ana
rahmi kapısıdır, ikincisi de bu âlemden çıktığımız mezar kapısıdır. Bu iki kapı arasında yaptığımız herşeyden, tattığımız her ni'metten sorulacağız ve hesap vereceğiz. Hattâ, yaz günleri içerek ferahladığın soğuk suyun, kışın içerek içini ısıtan demli çayın bile suali ve hesabı olacaktır. Hem de bu sorular öyle dehşet ve vahşet manzarası içinde sorulur ki, korkudan gözler yuvalarından fırlamış, herkes hakkında ne muamele yapılacağından kaygular içinde kıvranmakta, bütün peygamberler bu korkunç hal karşısında nefisleri telâşıyla diz üstü çökmüşler, günahkârlar pişmanlıkla ellerini ısırırlar, saç ve sakallarını yolarlar, beyinler kafa taslarının içinde pişip kaynar, kimi dizine, kimi göğsüne, kimisi de çenesine kadar tere bulanmış, mazlûmlar zâlimlerin yakalarına sarılmışlar, ana ve babalar evlâtlarından, evlâtlar da ana ve babalarından kaçıyorlar, bütün malışer halkı aç ve hele susuz çırpınıyorlar, bir çoklarının yağlı bir kemik kapabilmek için önlerinde kat kat eğildikleri zâlimler yerlerde yılanlar gibi sürünüyorlar, dünya hayatında kendilerini uyarmadıkları için çevrelerini saran dalkavuklara lânetler okuyorlar, ateş dolacak karınlarını doyurabilmek için şuna buna yaltaklanan, el-etek öpen dalkavuklar ve zâlim yardakçıları hasret ve nedamet içinde debeleniyorlar, birbirlerine bakıp (Ah bize vah bize... Yazıklar olsun bize... Şu hain ve zâlimlere yardaklık ve uşaklık edeceğimize, Rabbimize ve onun peygamberine itaat etseydik, bu hallere düşmezdik...) diye hayıflanıyorlar ve dalkavukluk ettikleri zâlimlere kendilerinin görecekleri azabın iki mislini tattırmasını niyaz ediyorlar:
Aklımı başına al, meyletme şu zâlimlere;
Kim ki, zâlimlere meyleder olur ebl-i cahiym, Kim eder meyl-i muhabbet din düşmanı zâlime, Yediği zakkum cahiymde, içtiği mâ-i hamiym...
— Yâ Rab!.. bu zâlimler bizleri azdırdı ve sapıttırdı, fâni dünya mülküne, yemeye içmeye zevk ve safaya alıştırdı, rizayı ilâhiyye'ne varan yollardan alıkoydu. Bazılarımızı zorla ve ba-
zılarımızı da menfaat karşılığında aldattı, iymandan ve ibadetten mahrum bıraktı, bizler de onları büyük adam, akıllı adam bildik, itaat ettik, peşlerinden gittik, sana varan yoldan ayrıldık, dalâlet ve rezalet uçurumlarına, zillet ve sefalet bataklıklarına düştük ve bu azabı gerçekten hakettik. Ancak, sen emrinde âdilsin ilâhi!.. Bize tattırdığın bu azabın iki mislini bizi senden ayıran, bizi senin yolundan alıkoyan bu zâlimlere ve kâfirlere tattırmanı diliyoruz, diye yalvarıp yakarırlar.
O müthiş gün, zâlimlere ve kâfirlere yardım ve merhamet edecek kimse bulunmaz. Allahu tealâ, onlar için elim ve çok acı bir azap hazırlamış ve onları rahmetinden kovmuştur. Onlar, o korkunç azapta ebediyen kalırlar. Allahu tealâ'yı tasdik ve tevhid etmeyen, peygamberleri yalanlayan, velilere, salihlere, âlimlere ve mü'minlere hor bakan, Kitabullaha inanmayan zâlimlere ve kâfirlere kim ve nasıl yardım veya şefaat edebilir?
Olümü ve ölüm ötesini, kabir azabını, âhireti, kıyameti, mahşeri, hesabı, mizanı, sıratı, dünya hayatında bütün yaptıklarının kendisinden sorulacağını, hiçbir şeyin yanına kâr kalmayacağını isteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek red ve inkâr edenler, o müthiş gün bütün ayıplarının açıklandığını, bütün kötülüklerinin meydana çıktığını, hiçbir hareketlerinin gözden kaçırılmaksızın kaydolunduğunu görecekler ve anlayacaklar ama neye yarar? Orada ancak ilâhi hüküm infaz olunacak, bu zâlimlerin ve kâfirlerin ellerine kelepçeler, boyunlarına lâleler vurulacak, tepelerindeki perçemlerinden tutularak cehenneme atılacaklardır. Reddettikleri, şiddetle inkâra yeltendikleri herşeyin hak ve gerçek olduğunu gözleriyle görecek ve acısını bizzat tadacaklardır.
Ey her fırsatta akıllı olduğunu söyleyen ve akliyle öğünen kişi!..
Kıyamet çok yakındır. Vakti, Allahu talâ'nın ilmindedir.
Kıyametin ne zaman ve nasıl kopacağını sorup öğreneceğine, o gün için neler yaptığını, neler hazırladığını bana anlat bakalım? Tedarikin nedir, ne gibi tertipler aldın? Allahu tealâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya iymanın var mı? Allah ve Resûlüne mu-
habbetin var mı? Varsa, bu muhabbetinde sadık mısın? Rabbin için ve Rabbinin rizasını kazanmak için neler yaptın? Peygamberin için ne gibi fedakârlıklarda bulunabildin? Birgün, nasıl olsa hesaba çekileceksin ve divan-ı ilâhide muhakeme edileceksin. O hesap günü gelmeden, kendini bir hesaba çektin mi?
Hayatının muhasebesini yaptın mı? Bilânçonu çıkardın, kârını, zararını hesapladın mı? Yaptınsa, gerçekten akıllı insansın... Yapmadınsa, hemen yap ve hesabını gör ki, orada hesabının görülmesi de kolay olsun... Ne gibi ibadet ve t'atin var? Ne gibi hayır ve hasenâtın var? Allah korkusuyla bir gececik olsun uykunu ve rahatını terk edebildiğini hatırlıyor musun? Geceleri, el-ayak çekilip bütün insanlar uykuda iken, ömrün boyunca işlediğin günahlara, yaptığın haksızlık ve kötülüklere pişman olduğun ve gözyaşı dökerek tövbe ve istiğfar ettiğin oldu mu? Affolunmanı niyaz ederek Rabbine hiç yalvardın mı? Ondan razı olduğunu açıklayıp rizasına talip oldun mu? Olmadım, yapamadım diyorsan, gururun neye? Seni, bir katre meniden halk etmedi mi? Sana, bu güzel vücudu, mütenasip endamı gücü ve kuvveti o vermedi mi? Seni insan şekline o sokmadı mı? Seni bütün yarattıklarının en şereflisi, en üstünü kılmadı mı? Zelil iken aziz etmedi mi? Cahil iken sana ilminden nasip vermedi mi? Pek güvendiğin ve övündüğün akıl cevheriyle süslemedi mi? Bir gece dişin ağrıyacak olsa, dünya sana zindan oluyor, ya bu ni'metlerinden birini veya bir kaçını elinden alıverirse halin neye varır hiç düşündün mü? Ellerini, ayaklarını, gözlerini veya kulaklarını alıverse, elinden ne gelir? Dünyanın bütün hazineleri sende olsa, bir tırnağını yerine koydurabilir misin? Bu ni'metlerden hangisine hakkıyle ve lâyıkıyle şükredebildin? Rabbine karşı hangi kulluk görevini yerine getirebildin?
Dost acı söyler kardeşlerim: Yüze gülenden korkunuz ve sakınınız. Bunları, hepimiz aklımızı başlarımıza devşirelim diye sayıp döküyorum. Kul, Rabbinden razı olmadan, Rabbinin rizasına talip olamaz. Rabbimiz, bizlere bunca ni'metler bahş ve ihsan buyurdu. Yaşamamız için yerleri döşedi, etrafımızı denizlerle çevreledi. Sayılamayacak, sayılmakla tükenme-
yecek kadar bol ve çeşitli nimetler verdi. Hangisine hakkıyle şükredebilir, hangi ibadetimizle hangi ni'mete mukabelede bulunabiliriz? Hiçbir şey bilmiyorsak, teşekkür etmeyi de beceremiyor muyuz? Teşekkürümüzü, azimizin ifadesi olarak başımızı secdeye koymakla belirtebiliyor muyuz? Hakkın huzurunda el bağlayarak hiçliğimizi idrak edebiliyor muyuz? Rabbimizin kudret, azamet ve merhametini düşünebiliyor muyuz?
Farkında olduklarımızdan da, farkına varamadıklarımızdan da, hesaba çekileceğiz. Bu ni'metlerin hesabını verebileceğimizden emin miyiz?
Şol zaman ki, kurula mahkeme-i rûz-i ceza;
O zaman etme bizi nâr- cehenneme sezâ, Kula vermiş bir irade, hayra sarfetmek için;
İşleyip türlü günahı deme takdir-i kazâ...
HİKAYE Kuş kalesi denilen kasabada, şükreden zenginlerden hayır sahibi, ilmi ile âmil ve bir mürşid-i kâmil olan iyman ve irfan sahibi Elhac Faruk Şinaverdi efendi namında bir zat yaşardı.
Bu mübarek zat, bulunduğu kasabanın nurlu bir kandili gibiydi. Sahip olduğu malın, kendisine emanet olarak teslim edilmiş bulunduğunu fark ve temyiz etmiş ve bu emaneti hayra sarfetmeğe memur bulunduğunun şu'ur ve idrakine erişmişti.
Onun için, malından daima hayra sarfeder ve insanlara maddeten ve mâ'nen yardımda bulunurdu. Oturduğu kasabaya cami, tekke, mektep, aşhane gibi hayırlı binalar yaptırmış ve civar köylerde de kuyular açtırmış, sular getirmiş ve benzeri türlü yararlı hizmetlerde bulunmuştu.
Her müslümanın yapması gerekli çok önemli bir vazife olan vasiyyetini de hazırlamış ve bu vasiyyetnâmesine de acayip bir madde de koydurmuştu. Herkese acayip görünen bu madde şu idi:
Hazret, öldüğü ve kabre konulduğu gece, kabirde kendisiy-
le bir gece kalacak ve sabaha kadar bekleyecek kimseye yüz altın verilmesini emrediyordu. Yüz altın lira, o zamanlar için büyük bir servet demekti. Yüz altınla neler alınmazdı? Fakat, itiraf etmek gerekir ki, verilen vazife de, pek küçümsenecek cinsten değildi.
Her ne hal ise, herkesi canlı veya cansız bütün mahlûkatı kovalayan ecel, nihayet onu da bulmuştu:
Ve li-külli ümmetin ecelün fe-izâ câ'e ecelühüm la yesta'hirine sa'aten ve lâ yestakdimûn..
El-A'raf: 34 (Her ümmetin takdir olunan bir ecell vardır. O ecel geldi mi ne bir saat geri kalır, ne de ileri gidebilir.)
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bir musibet gelip çattığında, mü'mine eziyyet veren bir hal vukubulduğunda ISTIRCÂ ediniz, yani: (INNÂ LILLAHÎ VE INNÂ ILEYHİ RACIUN) deyiniz, buyurmuşlardır. Meselâ bir cam kırıldığında, ışık söndüğünde istircâ etmeli ve fakat öfkelenmemelidir. Herşey için gerçekten bir ecel vardır.
Milletler ve ümmetler için de aynen böyledir. Fertler ve cemiyetler için de böyledir. Hattâ, cemadât için de ecel vardır, ölümü ve yok olması eceli iledir. Ruh sahiplerinin ecelleri ise, yok olmaları değildir, ölümü tatmasıdır. Bu tadış, tadan kişinin durumuna bağlıdır. Hasta bir insanın ağzının tadı olmadığından ne yedirilse, kendisine acı gibi gelir. Onun için kâfirlere ve zâlimlere de, bir nevi mâ'nevi hastalığa duçar olduklarından, aslında tath olan ölüm acı gelir. Buna mukabil, iymanlı, ihlâslı, ibadetli ve salih kişilere ölüm gayet tatlı gelir. Zira, ölümde VUSLÂT-I CEMAL vardır. Âşık-ı sadıka ölümde kemal vardır.
Tekrar ediyorum: Kâfirler, zâlimler ve hayvanlar ölürler. Âşıklar ise ölmezler, olurlar.
Faruk Şinaverdi hazretleri de, her fâni gibi bu fâni âlem-
den göçmüş, ecel şerbetini içmiş ve vuslât-ı cemal ile kendinden geçmişti. Kemale ermiş, yani olmuş bir kişi olduğundan, ölüm ona gülerek gelmiş, fakat yakınlarını ve çevresinde kendisini tanıyanları yasa boğmuştu. Kendisini yakından tanıyanların kalplerinde onulmaz yaralar açmıştı. Zira:
Mevt-ül alim ke-mevt-il alem (Bir âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir.)
Kaidesinin doğrulduğunu isbat etmiş ve kendisini tanıyanlara bunu Hakkal-yakin tattırmıştı.
Cenazesinin kaldırılacağı gün Kuş kalesi matem içindeydi. Gözler yaşlı, kalpler malzun ve mağmumdu. Merhum, kasabaya kendi getirdiği su ile gasledilmiş, kendi yaptırdığı mescitte, kendi yaptırdığı musallâya yatırılmış, kendi tayin ettiği imam cenaze namazını kıldırmıştı. Ne büyük mürüvvet değil mi kardeşler? Mevlâyı müteal, bu neviden hayırları her kuluna nasip etmiyor. Bir kasabaya su getireceksin, hem bütün kasaba halkı muhtelif ihtiyaçlarını karşılayacak, hem de getiren son abdestini o su ile alacak ve sonra o abdestle kendi yaptırdığı mescidin, kendi yaptırdığı musallâsına konulacak, kendi tayin ettirdiği ve maaşını da vakfettiği imam tarafından cenaze namazı kıldırılacak ve sonunda da sorulacak:
— Merhumu, hal-i hayat ve sıhhatinde nasıl bilirdiniz?
Bütün cemaat, dil ve gönül birliğiyle, yalancı şahitlik etmediğinden emin insanların huzur ve rahatlığı içinde cevap vereceler:
— İyi biliriz!..
— Bu şehadeti, yarın mahşer yerinde ve huzur-u Kibriyâda da böylece te'yit ve tekrar eder misiniz?
— Ederiz!..
Takibeden cemaatin (Allah rahmet etsin, menzili mübarek, makamı âli olsun...) niyazı ile hazreti ebedi istirahatgâ-