Ara
Menü

Sayfalar 58–64

1.775 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 58–64

hına getirdiler. Orada, kadı efendi merhumun vasiyyetini okudu ve bir gece onunla birlikte kabirde geçirecek kimseye yüz altın verileceğini bildirdi ve talip olanların ortaya çıkmalarını istedi. Fakat, bu teklife müsbet cevap veren olmadı, cemaat susmuş önüne bakıyordu. Acaba, onun bu vasiyetini yerine getirebilecek vefakâr bir dostu yok muydu? Ortalığı derin bir sessizlik kaplamış, çıt çıkmıyordu. Teklif edilen bu görev belki biraz ağırca idi ama, karşılığında da o günler için büyük bir servet sayılabilecek yüz altınlık bir ödül vardı. Cemaat arasında, günlük nafakasını zorla temin eden fakirler de vardı ama, kimse talip çıkmıyordu. Değil yüz altuna, bin hattâ on bin altun verilse bu kabadayılığı göze alacak bir babayiğit zuhur etmiyordu. Herkes, merhuma karşı minnet borçlarını ödemek istiyor, fakat ellerinden hiçbir şey de gelmiyordu. Tam bu sırada, elinde baltası ve sırtında ormandan kestiği çalı çırpılar bulunan birisi göründü. Adem ağa adındaki bu fakirin Faruk Şinaverdi nin vefatından haberi yoktu. Cenazenin kim olduğunu ve neden beklediklerini sordu. Mes'eleyi kendisine anlattılar. Adem ağa, cidden çok üzüldü, zira merhum efendinin bir çok iyiliklerini görmüş ve sofrasında defalarca yemek yemişti.

Herkeste bir ümit belirmişti. Öyle ya, neden olmasındı? Adem ağa, pek âlâ bu fedakârlığı göze alabilirdi. Kadı efendi de dik dik onun yüzüne bakıyor ve âdeta lisan-ı hal ile:

— Adem ağa! Sen mert ve cesur bir insansın. Gel, bu hayır sahibi zatın son vasiyetini yerine getiriver, demek istiyordu.

Herkesin gözlerinin kendisine dikilmesinden Adem ağa işi anlar gibi olmuştu. Fakat, her ihtimale karşı kadı efendiden işi kendisine bir daha anlatmasını rica etti ve keyfiyeti bütün tafsilâtı ile öğrenince derhal bu görevi kabul ederek bütün kasaba halkını büyük bir mahcubiyetten kurtardı. Böylelikle merhuma karşı da sevgi, saygı ve minnetini belirtmiş oluyordu. Dünyada, baltası ile ipinden başka bir şeyciği bulunmadığından, onları da beraberine alarak hazretin kabrine girdi. Ertesi sabah, gelip kendisini çıkaracaklarını söyleyerek üzerini

kapattılar. Oduncu Adem ağa, merhum Faruk Şinaverdi hazretlerinin cesediyle kabirde başbaşa kalmıştı.

Cemaat henüz dağılmağa başlamış ve ayak sesleri uzaklaşmıştı ki, kabrin içinde âlem başka bir âlem oluverdi. Iki korkunç melek kabre geldiler. Merhuma: (Rabbin kim? Dinia hangi dindir? Peygamberin kimdir?) sorularını sormağa başladılar. Adem ağa, bir kenara büzülmüş tirtir titriyordu. Ezberinde olan âyet-i kerimeleri okuyor, fakat korkusundan tamamayamıyordu. Hâsılı, iki Melek Şinaverdi efendiyi bu sorgu ile epeyce terlettiler. Nereden kazandığını, nerelere sarfettiğini, ömrünü ve bilhassa gençliğini nerelerde çürüttüğünü, ilmiyle âmil olup olmadığını sordular ve aldıkları cevapları kefenine yazdılar. Şinaverdi efendinin ağzının suyu mürekkep, şehadet parmağı kalem ve kefeni kâğıt gibi kullanılıyordu. Neticede, kendisine: (Artık rahat et, menzilin mübarek olsun, mahşerden sonra gideceğin yeri de sana gösterelim...) dediler ve hazrete cennetteki makamını gösterdiler. Daha sonra, oduncu Âdem ağaya döndüler ve sordular (Sen kimsin ve burada ne arıyorsun?) dediler. Adem ağa, merhumun vasiyeti üzerine ölmeden ve bir gece ona arkadaşlık etmek üzere kabre girdiğini söyleyince: (Evet, biliyoruz sen henüz ecel şarabını tatmadın ama, biz seni de sorgusuz bırakmayacağız, cevap ver bakalım dediler ve gerçekten sormağa başladılar:

- Elindeki baltayı nereden ve kimden aldın?

— Kazandığım parayı biriktirerek aldım. Sapını da arabacı Mehmet ağa hayrına takıverdi.

— Parayı nereden kazandın?

— Ormadan kuru dalları ve çalı çırpıları kesip satarak kazandım.

— Dallarını kestiğin orman kimindir?

— Devletin...

— Demek devletin malını çalıp sattın, peki o ipi nereden buldun?

— Onu da odun satarak kazandığım para ile aldım.

— Demek onu da haram para ile almışsın. Peki, sırtına giydiğin gömleği, şalvarını, kuşağını, yeleğini nereden buldun?

— Hepsini kazancımla satın aldım.

— Kazancın haram yerden olduğuna göre, onlar da haram sayılır. Seni harami seni!.. Biz, sana ne yapacağımızı biliriz ama, henüz dünya ehli olduğun için sana hemen azap edemiyoruz. Yakında, nasıl olsa ölümü sen de tadacak ve bize geleceksin, biz sana millet ve devlet malını kesip satarak haram para kazanmanın ne demek olduğunu o zaman gösteririz. Anlat bakalım daha neler yaptığını? Yediğin ekmek haram, içtiğin su haram, giydiğin gömlek haram, baltan haram, ipin haram, hepsi haram değil mi?

Melekler, seslerini yükseltiyorlar, gök gürültüsünden de şiddetli bir ifade ile sorularını sıralıyorlardı. Gözlerinden de âdeta yıldırımlar çakıyordu. Korkudan dili tutulan ve oracığa küçük büyük abdest bozan Âdem ağa, ne yapacağını bu işten nasıl kurtulacağını tasarlarken, mezarlığın karşısındaki mescitten salâ verilmeğe ve daha sonra da ezan-ı Muhammedi okunmağa başladı. Melekler, şehadet getirdiler ve çekilip gittiler.

Âdenı ağa, enkaz yığını halinde mezarın bir köşesine yığılıp kalmıştı.

Sabah namazını kılan cemaat, Adem ağayı mezardan çıkarmak üzere kabrin başına geldiler. Kabri açtılar ve zavallı Adem ağayı yarı baygın bir halde çıkardılar ve Şinaverdi efendiyi amelleriyle başbaşa bırakarak mezarı tekrar kapattılar. Adem ağayı ayıltıp kendisine getirmek için hayli uğraştılar, yüzüne su serptiler, ellerini ve kollarını uguşturdular ve gözlerini açar açmaz, vasiyyet gereğince hakettiği yüz altunu kendisine uzattılar. Âdem ağa, önce kaş göz işaretiyle bu parayı kabul edemeyeceğini bildirmek istedi. Anlayamadılar ve henüz kendisine gelmediğini sanarak israr ettiler:

— Âdem ağa! Bu para senin hakkındır. Merhumun vasiyyeti böyle idi. Neden almak istemiyorsun? dediler. Adem ağa, güçlükle cevap verdi:

— Yok, istemem kardeşler... Bir baltanın ve bir ipin he-

- 61 _ sabını bile veremedim. Nerede kaldı ki, bu yüz altunun hesabını verebileceğim? dedi ve başından geçenleri hazır bulunanlara olduğu gibi anlattı.

Âdem ağanın kabul etmek istemediği bu yüz altınla Kuş kalesi kasabasının Kumrulu mescidi karşısına güzel bir çeşme yaptırıldı ve üzerine de bu hadiseyi hatırlatan ve tarihini belirten bir taş dikildi:

Yaptırdı bu çeşmeyi oduncu Âdem, Fatihâ ile yâdeyle âmili her dem...

Ey Hak rizasına talip kardeşler:

Bu hikâye, bir çok şeyler anlatmak istiyor ve bizlere bu âlemden sonra geçeceğimiz korkulu geçitleri haber veriyor. Devlet ve millet malı ormandan kestiği çalı çırpı ile satın aldığı baltanın ve ipin hesabını veremeyen Âdem ağa, inşâ'allah haksız yere millet malını çalan, görevini kötüye kullanarak devleti ve milleti dolandıran bazı gafillere durumlarının ağırlığını ve başlarına neler geleceğini hatırlatır. Rüşvet, irtikâp, sû-i istimal yolları ile derleyip biriktirdikleri paraların ve malların günün birinde hesabının sorulacağını düşünerek bu kötü ve çirkin alışkanlıklarından vazgeçerler, yaptıklarına pişman olurlar ve daha bu âlemde iken tövbe edip doğru yola gelerek affa uğrarlar.

Bir emanettir sana bu mülk-ü mal, Sorulacak şüphesiz bir gün su'al...

Ancak, aldığını yerine koymadıkça, gasbettiğini hak sahibine geri vermedikçe, kendisine hakları geçenlerle helâllaşmadıkça, vurduklarının rizasını almadıkça ve bütün bunlarla birlikte yaptıklarına pişman olmadıkça göz yaşı dökerek, tövbe ve istiğfar ederek Hakka yalvarıp yakarmadıkça bu geçitlerden sâlimen geçebilmek mümkün ve muhtemel değildir. Tövbesiz, iymansız, amelsiz, ibadetsiz âhirete gidenlerin, gümüş kubbeli, altun yaldızlı mezarları olsa, içinde azap çekmekten gayrı

hiçbir işe yaramayacağını bilmek ve anlamak lâzımdır.

Allahu zül-celâl vel-cemal hazretleri, cümlemizi bu gaflet uykusundan bu dünya hırs ve sarhoşluğundan uyarsın ve ayıltsın ve bizlere tevfikini refik eylesin...

Evet, haram-helâl gözetmeden halkı soyanlar, fakirleri inletip sızlatanlar, dulları ve yetimleri ağlatanlar çok yakın bir gelecekte, çırıl çıplak soyularak kabre girecekler, orada çok ağlayıp sızlayacaklar, inim inim inleyeceklerdir ama, dünya hayatında olduğu gibi yardımlarına kimse koşmayacaktır. Orada, dertlerine çok derman arayacaklardır ama, bulamayacaklardır.

Mahşer günü, huzur-u izzette haksız elde ettikleri malların yükü ve haramdan kazandıkları ağırlığı boyunlarına asılacak, günahları sırtlarına yüklenecek ve her kuruşlarının hesabını vereceklerdir. Dünya hayatında pek sevdikleri ve biriktirdikleri paraları, cehennem ateşinde kızdırılarak alınlarına, yüzlerine, sırtlarına ve göğüslerine yapıştırılacak ve kendilerine:

— Tadın bu haram paralarınızın tadını!.. denilecektir.

Bunlar, cehennemde yanacakları ateşi buradan sırtlanıp götüren gafillerdir.

HİKÂYE Günlerden birgün, Behlûl-u Dânâ, mezarlığın kenarında oturuyordu. Bazılanı yanına geldiler ve ona:

— Başın sağolsun erenler, dediler. Baban öldü ve sana bunca mal ve para miras bıraktı.

Behlûl, kabristana dönerek söylendi:

— Babamdan kalan mirası iki liraya satıyorum, alan var mı?

Hazır bulunanlardan bir akıl hastası talip oldu:

— Ben alırım, dedi.

Behlûl, hiç düşünmeden cevap verdi:

— Öyle ise, ben de sana babamdan kalan mirası iki liraya sattım.

Kendisine bu miras haberini getiren araya girmek istedi:

- 63 _ — Yahu sen aklını mı kaçırdın? Hiç bu kadar mal iki liraya satılır mı? Hiç olmazsa fakirlere dağıtsaydın, açları doyursaydın, malını Allah yolunda infak etseydin!..

Hazret-i Behlûl başını salladı:

— Kıyamet günü, Allahu tealâ kulunu kızgın saç üzerinde hesaba çekecektir. Şu kadar malımı fakirlere verdim, şu kadarıyla açları doyurdum, bu kadarıyla çıplakları giydirdim diye, uzun uzun hesap vereceğime, iki liraya sattım der tezden hesabını veririm olur biter. Esasen, benden bu malı alan da akıllı bir adam değil, hoş aklı başında olsaydı bu malı kabul eder miydi? dedi.

Düşünebilmek mazhariyetine erenler ve Hakkın rizasını gözetenler iyi bilmelidirler ki, dünya hayatında toplanan malın ve paranın, eğer helâl ise hesabı, haram ise azabı vardır.

Adaletten ayrılarak zulme dalanlar, rüşvet alanlar, halkı soyanlar, yetim malı yiyenler ateştedirler. Allahu talâ'nın nârı haktır, nuru da haktır, hesabı, mizanı, suali de haktır. Başkalarının aldatarak yaşadıklarını zannedenler, aslında bizzat kendilerini aldatmakta ve avutmaktadırlar. Milyonlarına milyonlar ekleyenler, kasalarını tıklım tıklım doldurup bunların kıyamete kadar kendi ellerinde kalacağını zannedenler de yine kendilerini aldatmakta ve avutmaktadırlar. Mallarını ve paralarını Allah rizası yolunda harcamağa kıyamayanlar, zekât ve sadaka şöyle dursun, kimseye ödünç bile vermeyenler, azap günlerinin gittikçe yaklaştığını unutmamalıdırlar. Eşten, dosttan, akraba ve ahbaptan, tanıdık ve bildikten çokları akın akın sonu olmayan o büyük yolculuğa çıkıyorlar. Hırs ve ihtirasın sonu yoktur, dünya malı hiç kimseye yâr olmamıştır. Şu koca İstanbul şehrinde, dededen toruna yüz yıldanberi aynı evde oturan kaç aile gösterebilirsiniz? Boğaziçi'nin iki yakasını süsleyen muhteşem yalılardan kaçında, onları yaptıranların evlât ve ahfadı oturmaktadır, hiç soruşturdunuz mu, düşündünüz mü?

Dört milyon altun harcayarak Dolmabahçe sarayını Karabet Balyan ustaya yaptıran Abdülmecit han, o muhteşem sarayda tez vereminden ölmedi mi? Kim kaldı, kime kaldı bu dünya?

Neden, ibret alamıyoruz, neden ayılıp uyanamıyoruz? Bir çok semtlere isimlerini veren ulular nerede? Yüz yıl önce bu şehirde oturanlar nerelerde?

Aldanma azizim bu dünyanın nakşına, nakkaşına;

Hazret-i Âdem gibi girsen hezâran yaşına, Akibet getirirler seni de şu musallâ taşına, Kapatırlar seni de bir hâl-i haraba yalnız, O karanlık gecede kendine bir yâr ara bul!..

Muhterem kardeşlerim ve Hak yoldaşlarım:

Helâlden kazanıp helâlden yiyelim, helâlinden giyinelim, Rabbimizi bilelim, Rabbimizi bulalım, Rabbimizde olalım...

Rabbini bilen, onu sever. Onun emirlerini seve seve yerine getirir. Insan, sevdiğinin bir sözünü iki etmez. Sevdiğini kırmaz ve incitmez. Sevdiğinin sevdiğini de sever ve onu da üzmek istemez. Sevdikleri için hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz. Yarın, o karanlık mezarlarımızda kendimize gerçek bir dost arıyorsak, o ıssız ve sessiz diyarda yalnız kalmak istemiyorsak, bütün korkulardan, kaygulardan emin olmak diliyorsak, Rabbimizi bilmek ve bulmak zorundayız. Onun bize ihtiyacı yok, biz ona muhtacız. O, bizden yardım beklemiyor, biz onun yardımına muhtacız. Biz âciz ve günahkâr kullarını dünya hayatında da, âhiret hayatında da görüp gözetecek, koruyup kollayacak ancak O'dur. Yoksa, servetin milyarlarla ölçülse mezarında sana kimse yoldaş olmaz, olmak da istemez. Bütün dünya tapulu malın olsa, seni ölüm acılarından, kabir azabından, mahşer korkusundan kurtaramaz. Er veya geç hepimiz öleceğiz. Zengin veya fakir son elbisemiz yedi sekiz metre beyaz bez olacaktır. Kuşlar gibi havalarda uçsak, balıklar gibi denizlerin derinliklerinde yüzsek, önünde sonunda gireceğimiz kara topraktır. O kara toprak altında, altunların, gümüşlerin, mücevherlerin ve pır' lantaların, şil çil liraların hiçbir hayrı ve yararı olmaz. Burada, bu dünya âleminde neler işlemişsen beraberinde götürebileceğin ancak onlardır. Anan, baban, kardeşlerin, evlâtların, kırk yıllık hayat arkadaşın, hiçbirisi bir gece bile olsun se-

Sayfalar 58–64 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org