İrşad II · kaynak sayfaları 84–89
meti Muhammede bahş olunacaktır. İbrahim Halil biz ümmeti Muhammede yapılacak iltifatı ilâhiyyeyi rabbinden işitince:
«Yarabbi, beni mademki ümmeti Muhammedden kılmadın, hiç olmazsa beni onlara unutturma!» diye dua ve niyaz eylediğinden hergün kıldığımız namazlarda Ibrahim ve Ali Ibrahim aleyhimüsselâma rahmet okuyoruz ve cenabı rabbil-izzet, Hazreti İbrahim'in duasının kabulüne işaret olmak üzere, Kur'an-ı Şerifte Sûre-i Ibrahim'i bizlere inzal eyleyip, diğer sûre-i şerifelerde de Halilinden bizlere kıssalar bildirmekle bizim lisan ve kalbimize Ibrahim Halilin zikrini nakş eylemiştir. İşte bu zikri İbrahim yukarda beyan ettiğimiz gibi; Hazreti Ibrahim aleyhisselâmın bizlerin makamına gıbtasından ileri gelmiştir. Onun için, kıldığımız teravihlere verilecek ecirleri mübalâğalı görmemeliyiz.
Devam edelim: On sekizinci gece teravih namazını kılana, şu ecrin verilecegi vaad olundu. O gece teravih namazı kılana bir melek şöylece hitab ederek: «Ey Abdullah! Ey Allahın sevgili kulu! Allah senden, Anan ve babandan râzı oldu!.»
müjdesini verir. On dokuzuncu gece teravih namazını kılana, Firdevsi-âlâ derecatı verilir. Yirminci gece teravihi eda ede..
ne, şehitler ve salihler mertebesi ihsan olunur. Yirmibirinci gece teravihi eda edene, cennette nurdan bir köşk hazırlanıp, ihsan olunur. Yirmi ikinci gece tera vihi eda eden, kıyamet meydanına gam ve meşakkatlerden âzâde olarak gelir. Yirmi üçüncü gece teravih namazı kılana cennette bir şehir bina olunur, ve o şehir o kulun ismi ile isimlenir. Yirmi dördüncü gece teravih namazı kılma, nimetine erişen kişinin yirmibeş duası kabul olunur. Yirmi beşinci gece teravih namazı kılan mü'minden kabir azâbı kaldırılır. Kabir âzâbı görmez. Yirmialtıncı gece teravih kılan âşık kırk sene ibadet etmiş gibi bir büyük ecre nail olur. Yirmiyedinci gece teravih namazı kılan, seksen küsür sene ibadet etmiş gibi ecre erer. Zira, bu gece Leyle-i Kadirdir. Bu gece teravih kılan kişi korkunç sıratı, yıldırım gibi geçip cennete vasıl olur. Yirmisekizinci geceyi teravih namazı ile ihya eyleyene, cenneti-âlâda bin derece ihsan olunur. Yirmidokuzuncu gece teravih namazı kılma nimetine erişen, bin defa hac etmiş ve ettigi her hac makbul olmuş sevabına nail olur.
Otuzuncu gece teravih namazını kılan mü'mine Allahtisübhanehu şöylece hitab eder: «Ey kalum! Cennetime gir.
Cennetimin meyvalarından ye. Selsebil ırmağında yıkan, Kev-
ser ırmağından iç. Ben senin Allahınım, sen de benim kulumsun» der ve o kul böyle bir iltifatı ilâhiyyeye erişir.
Ey âşıkı sadıklar! Görüyorsunuz; Ramazan ne büyük bir ay ve bu ayda rahmeti rahman nasıl cûşû hurûşa gelmede. İşte böyle bir ayda Rabbine âsi olup oruç tutmayanın, teravihi tembellik yaparak terk edenin de, bu nimetlerden mahrum olacağı malûm oldu. Tutanların ise bu nimete erdiği muhakkaktır. Bu nimetlerin hepsi biz ümmeti Muhammede ihsan olundu:
Ermedi evvel gelen bu nimete Kimse Lâyık olmadı bu rıf'ate.
Bu ayda bir gece var ki, bu gecede ana rahmine düşen çocuklar said oldu, öyle ki yalnız müslüman çocukları değil; bu gecede ana rahmine düşen kâfir çocuklarının dahi, son nefeste îyman nasib olunarak, iyman üzere göçecekleri hadis ile beyan olunmuştur. Ramazana hürmet eden kâfirler dahi son nefeste iyman ile göçerler.
Aşağıda okuyacağınız kıssa sana kâfi gelecektir:
HIKAYE Bir mübarek ramazan günü, bir mecûsinin çocuğu, elinde ekmekle sokaga çıkar. Bu hali gören çocugun babası, onu kolundan tutup hemen evlerine girmesini söyler ve der ki: «Oğlum; ayıptır, müslümanlar oruçlu, biz mecûsiyiz ama terbiye icabı oruçlu müslümanlar karşısında böyle yemek yemek, hem ayıp, hem de âdâba mugayirdir. Yemeğini evine girdiğin zaman ye!» der.
Her fâni gibi, bir gün gelir mecûsi ölür. O şehrin âbit ve zâhidleri bu zatı rüyalarında cennet-i-âlâda görürler. Kendisine: «Sen bir mecûsi idin. Allaha şirk koşardın. Nasıl oldu cennete kabul olundun?» dediklerinde o zat: «Doğru söylüyorsunuz. Ben mecûsi ve müşrik idim. Ölüm bana erişip azrail ruhumu kabz etmeğe geldiğinde, Allahu teâlâ, Hazreti Azraile emr edip, «Kulumun ruhunu küfr üzre alma, Ona hidayetim erişti. Iyman üzre kabzeyle» buyurdu. Ben de ol kelime-i münciyeyi söyleyip (Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resûlullah)
deyip ruhumu teslim eyledim. Böyle iltifata ermeme sebeb ise, çocuğunu bir ramazan günü mü'minlere karşı yemek yemekten men ettiğimden ötürüdür. Böylece Azrail aleyhisselâma Allah celle: «O benim ramazanıma hürmet etti, Mü'min kullarıma saygı gösterdi. Zat-ı-ulûhiyyetime lâyık olan, böyle kişiyi cennetime almaktır» dedi ve yaptığım bu işten dolayı rahmeti ilahiyyeye erişip; Cennete girdim» dedi.
Ramazana hürmet eden bir kimse, bir mecûsi iken böyle mükâfata ererse; biz mü'minlerin ne gibi derecâta ereceğimizi senin iz'an ve irfanına terk eyliyorum.
Buna mukabil «Ramazan ne imiş, Oruç neymiş, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme itaat ne imiş?» diyen ve mü'minlerin karşısında oruç yiyenlerin âkibetinin ne olacağını da yine senin irfan ve iz'anına terk ederim.
Oruç tutmayan bir kişi, Allah ve resûlüne âsidir. Melekler ve mü'minler ondan nefret eder. O kimse, nefsinin kulu, şeytanın kölesidir. Böyle bir kişiyi Allah huzuruna alıp da kendisine şöyle hitap eylese:
«Ey kulum! Seni yoktan halk ettim; Zelil, iğrenç bir su damlası idin. Seni insan olarak halk ettim. Bütün nimetlerimi sana ihsan eyledim. Seni bülûğa erinceye kadar sağlam olarak büyütüp, akil bâliğ olunca sana namazı ve orucu emir ettim. Ve emrimi sana Resûlüm ile tebliğ ettim, ve dedim ki (Ey kulum, ölünceye kadar sana rızk verdim, seni besledim. On bir ay ye. iç; on ikinci ayda geceleri seher vaktine kadar ye, gündüzleri benim hatırım için yeme). Sen ise, benim bunca nietlerime mukabil, nimetimi yiyip bana âsi oldun.
Senin cinsinden olan, yâni bir kul olan doktor sana (şeker ve ekmek yeme!) dedi, sen senelerce şeker ve ekmek yemeyip perhiz ettin. Benim o doktor kadar senin yanında kıymetim yok muydu?. Hem de tuttuğun oruca benim nice mükâfatım var idi. Doktorun tavsiyesiyle tuttuğun perhize, bir mükâfat da yoktu.
Halbuki, sana tutmanı emr ettiğim oruç, aynı zamanda dünya hayatında sana meccanen verdiğim sıhhatın muhafazasını temin edecek; sadece dünya hayatında bile senin menfaatine, senin hayrına ve senin rahat, hastalıksız bir hayat yaşamana sebeb teşkil edecek mükemmel bir perhiz idi. Halbuki, âhirette oruca vereceğim yüce karşılığı ancak ben biliyo-
rum. Işte, bir kul olan doktorun mükâfatı olmayan perhiz emrini hassasiyetle yerine getirdigin halde; benim mükâfatı böyle yüce olan emrimi yerine getirmekten acaba seni hangi sebeb alakoydu!» diye bir suale muhatap olursak ne cevap verebiliriz? Bir dügünelim!
Oruç tutan bir kişi; açların haline vakıf olur. Zira tok, açın halinden haberdar olmaz. Oruç tutanın nefsi zelil olur ve ruhu kuvvet bulur. Aç ve susuz kalmakla; kıyamette Allahın dilediği kadar bekleyip o günün şiddet ve dehşetini duymadan evvel, o vaziyete buradan bir miktar vâkıf oluruz. Nefsi, açlık ve susuzluk kadar hiç bir şey zelil edemez.
Allahu teâlâ, nefsin zilletini bizlere bildirmek için, nefsi yarattığında ona şöyle sual etti: «Sen kimsin, Ben kimim?»
Nefs cevap verip, «Sen ne isen, bende O'yum» dediğinde bin sene miktarı ateşte yakıp çıkardı ve aynı soruyu tekrar etti.
Yine aynı cevabı aldı, bin sene miktarı soğuk cehennemine atıp dondurdu ve tekrar çıkarıp «Ben kimim ve sen kimsin?»
dediğinde ayıı cevabı alınca, bin sene miktarı aç ve susuz bıraktı, tekrar sual ettiğinde nefsin acze düşüp «ben adî bir mahlükum, sen Rabbil-âleminsin!» dediği haberlerde vârid olmuştur.
Işte; Oruç tuttun, açların haline vakıf oldun, birgün de evinde ateş yakma, soğukta oturanların halini öğren! Bir soguk günde ayakkabılarını çıkar, kara ve suya çıplak ayaklarınla bas ve karda, çamurda çıplak yürüyenlerin halini bil!
Bir gün de evinin pencerelerini aç, camsız evlerde oturanların haline vakıf ol! Birgün paltosuz, karlı havada sokağa çık da, paltosuzların haline vakıf oluver! Yoksa karnın tok iken aç kimsenin halinden; evin sıcak iken, soğukta oturanların f'âlinden, ayağında sağlam ayakkabıların, sırtında kalın elbisen ve palton var iken çıplak ayaklıların, paltosuzların halinden haberin olmaz.
Açları doyur ki, cennet sana âşık olsun. Çıplakları giydir ki, herkes yarın, mahşer günü çıplak olduğunda sen üryan olmayasın. Nice yoksullar ve yetimler var, onların haline vakıf ol, belki senin de ailen yoksul, çocukların yetim olacaktır.
Çünkü devran dönmekte. Nice variyetlerin yokluğa mahkûm olacagı, nice zelil olanların izzete çıkacakları ve ne olacagı kımse ıçın malüm degıldir.
Iftar verip, mü'min fukarayı sevindir. Zira, oruç tutan
- 88 _ mü'mine verilen sevap kadar, iftar verip yemek yediren de ecre erer. Sofran açık olsun! Mü'minden ve Allahın kullarından; Allahın sana verdiği rızıktan onları da rızıklandır ki;
felâha nail olasın! Aşağıdaki kıssayı oku, ibret al.
HİKAYE Hazreti Halil İbrahim aleyhisselâm; evinde misafir olamaz ise sofraya oturmaz, mutlaka sofrasında ya bir fakir yahut bir misafir bulundurur imiş. Böyle bir nezir etmiş idi. Bizim de babalarımız böyle idi. Mutlaka hanelerimizde ya bir, yahut birkaç yetim ve dul, yoksul, herkes kendi haline göre, misafir bulundurur idi. Zira fahri-risalet efendimiz, yetim bulunan haneden daha hayırlı bir ev bulunamaz buyurmuşlardır. Kendi akrabasından yahut bir din kardeşinin yetimine tekeffül eden kimse, şu iki parmağım nasıl birbirine yakınsa, cennette benim ile bu kadar yakındır buyurmuşlardır. Şimdi Allaha îyman eden, peygamberini canından daha ziyade seven kişi hanesinde yetim bulundurmaz mı? Yetime, yoksula yardım etmez mi?
Fahri-âlem efendimiz yetim büyüdükleri için, yetime bakan kimsenin, Resûle ikram etmiş olacağı aşikâr olduğu gibi, Resûlü muhakkak memnun etmiş olur. Gelelim kıssamıza: Halilullah, hanesine ne kadar misafir gelse memnun olup mutlaka misafir yahut bir fakir ile yemegi itiyad edindikleri için ve hattâ bir ay misafir gelmese sofraya oturmamaya nezrettiğinden, Li-hikmetin, bir aydan ziyade hanesine misafir gelmedi. Bu işe taaccüp eyleyen Halilül-rahman, misafir aramak için bulunduğu mahalden bir miktar ayrıldığında, bir zata rast gelip, hanesine misafir olarak götürmek istediğinde o zatı gerifte; Üç aydan ziyade hanesine misafir gelmediğini ve kendisinin de hanesinde misafir olmadan yemek yememeye azmi karar ettiğini İbrahim aleyhisselâma bildirip, Halili Rahmanı hanesine dâvet eyledi. Halilullah bu işe taaccüp edip kendisinden başka ve hattâ daha ziyade misafire hürmet edeni ve üç ay gibi bir zamandır «Misafir gelmedi» diye _yemek yemeyeni görünce, Allahın ne mübarek kulları olduğunu hayretle gördü. Zira kalbi seniyelerine şöyle bir düşünce gelmişti: «A- 'caba benim gibi, bir ay misafiri gelmedi diye yemek yemiyen kul var mıdır?» Halbuki, Allahın öyle has kulları var idi ki...
İşte üç aydır misafirsiz yemek yemeyen bir kul karşısında idi.
Böyle düşüncelerine tövbe ve nedamet eyleyip, bu âşıku sâdığın evinde misafir olmak büyük bir bahtiyarlıktır diyerek mübarek zâtın dâvetini kabul eyledi. Hânesine beraberce vardılar. Yemek yediler ve sohbette bulundular. Ibadet eylediler. Ayrılma zamanı geldigınde o zat bir oda açıp, içınde olan eşyadan begendigi bir şeyi yadigâr olmak üzre almasını Ibrahim nebiden rica eyledi. Ibrahim aleyhisselâm da o zata lûtfen bir dua etmesini rica eylediğinde, o zat duayı terk eylediğini, zira senelerdir bir şey için dua ettiğini, fakat bu isteğinin, tarafı ilahiden kendisine verilmedigini ve ağzının duaya layık olmadıgını özürle beyan eyledi. Halilullah «Isteginiz ne idi, de- Allah sizlere ihsan etmedi?» diye sorduğunda, o zatı pâk «AIlahın Halili dünya üzerinde imiş, ona Ibrahim Halilullah derlermiş. Onu gönneyi çok arzuladım. Senelerdir bunu rabbimden diledim. Görüşmek müyesser olmadı, onun için bizim dua etmeğe ağzımız lâyık değil. Siz lütfen dua buyurunuz» dediginde; ne için buralara geldiginin sırrına eren Halilullah, gözlerinden sevinç yaşları dökerek, «Py âşık! Ey adık kul! Işte ben Ibrahim nebiyyim. Bu güzel ahlâkından dolayı Allah beni, senin evine kadar gönderdi» dedi.
Rabbimizin böyle cilveleri olur, halillerini, kendisini sevenlere getirir. Işte, bu menzile ermek için sünneti resûle, siyreti Muhammediyyeye imtisal edenlere bu kıssa lûtfi ilâhiyyeye delildir:
Allah için yedir. Allah için hanesinde yemek yediren, misafire ikram eyleyene Halil geldiği gibi habib de gelir. Hattâ, kendi zâtı ulûhiyyeti bile tenezzül eder. O yemekten, içmekten, uykudan, kocamaktan münezzehtir. Fakat sana öyle bir got gelir hâk ne, işittiği nakile aha iğu makile, yâdden hak iledir. Anlayana...
HIKAYE Beni-Israil, Hazreti Musa aleyhisselâma: «Ya Mu a! Rabbini yemeğe dâvet ediyoruz, Allahına söyle dâvetimizi kabul etimez misiniz, Rabbim yemei emelten ra gezas tirl dedi.
Tur'a gittiğinde tarafı ilâhiyyeden «neden dâreti bana bildir-