ARŞİVDE ARA
Ne arıyorsunuz?
24 sonuç · “Bâtıl”
01Adem
م) 46) Yokluk, hiç. tas. Mâsivâ, zulmet, şer, bâtl, çirkin. Mutlak adem, adem-i muhal: Bu anlamda adem yoktur, var olması da mümkün değildir. Mutlak adem halis şer ve sırf karanlıktır (zulmet). Nitekim buna karşılık gelen vücut da halis hayr ve sırf nurdur. Adem bâtıl, vücut haktır. Mümkün adem: Olmayan, ama olması mümkün olan adem. Kıdemdeki adem, subuti adem ve subut da denir. Bu anlamda adem tasavvufta şey, ayn ve zat olup birtakım özelliklere ve niteliklere sahiptir. Mutlak adem zulmet, mümkün adem zıldır (gölge). Madum yok demektir. Madum var-yok bir şeydir; Allah'ın ilminde var, ama dış âlemde yoktur. Mümkün adem, Hakk'ın tecelli ettiği bir aynadır. Hak yokluk aynasında zuhur eder. Varlıklar ve eşya yokluk aynasındaki yansımalardır. Madde, âlem ve tüm varlıklar kendi asıllarına ve zatlarına göre madum, Hakk’a göre vardır; varlıklarını ondan alırlar. Bunun dışında onlara atfedilen varlık bir vehim ve hayaldir (sm 782, cİK 1:49). Âdemü'z-zaman Varımı ben Hakk’a verdim gayr-ı varım kalmadı Cümlesinden el çekip pes dü cihanım kalmadı Aziz Mahmud Hüdâi Âdem-—Adam i. ar. Çe! Sie? or. İnsanlığın babası, ilk insan, kişi, adam, insan. 2. a Allah'ın yeryüzündeki halifesi olan insan-ı kâmil, kâinattaki bütün hakikatleri kendisinde topladığı için kevn-i câmi ve ruh-ı âlem denilen insan. Bu insan bütün ilâhî isimlerin ve sıfatların mazharıdır. Adem odur ki adını âlemde andıra Alemde ad kalır u âlem gelir gider Âdem Dede Nev'iyâ lâzım değildir olmak falan ibn filân Marifet kesbeyle tâ bir âdem ol âdem gibi Nev'i
Akıl
Mutasavvıflar ilâhî, ezeli ve ebedi gerçeklerin akıl yoluyla kavranamayacağını belirtir, nazari aklı reddeder ve Yeni Platonculugun etkisiyle keşf ve marifet anlayışlarıyla uyuşan farklı bir akıl anlayışı ileri sürerler. Tasavvuf dilinde insan aklına akl-ı cüzi ve akl-ı mecaz denir. Cüz'i akıl, söz ve işlerimizde bize delil olur Ama, Allah bahsinde değeri sıfır olur Mevlânâ Ikâl-ı akl-i cüz'iden halâs ol Efendi bâde-nüş-i bezm-i hâs ol Hudai 2. Hak ile bâtılı birbirinden ayırt etmeye yarayan nur. Rabbani latife, kalp (Gi 1:88, 95, 11:4; ct). Allah’a ibadete ve cennete girmeye vasıta olan düşünce, kulluk yapmaya alet olan fikir, ibadetin yolunu gösteren ışık. Aklın ulaştığı son nokta hayret, hayretin sonucu sekrdir, yani sâlik rububiyeti temaşa edince aklını kaybeder (SF, 336). Ben isterim akıldan hidâyet Akıl bana gösterir dalâlet Fuzüli Akılla yol alınmaz Akıl, erenlerin ayak bağıdır 0 eee Kalbe bak akla itibar etme Çünki aklın şiârıdır inkâr Ferid Kam Hak ile bâtılı birbirinden ayırt etmeye yarayan nur. Rabbani latife, kalp (Gi 1:88, 95, 11:4; ct). Allah’a ibadete ve cennete girmeye vasıta olan düşünce, kulluk yapmaya alet olan fikir, ibadetin yolunu gösteren ışık. Aklın ulaştığı son nokta hayret, hayretin sonucu sekrdir, yani sâlik rububiyeti temaşa edince aklını kaybeder (SF, 336). Ben isterim akıldan hidâyet Akıl bana gösterir dalâlet Fuzüli Akılla yol alınmaz Akıl, erenlerin ayak bağıdır 0 eee Kalbe bak akla itibar etme Çünki aklın şiârıdır inkâr Ferid Kam
Baş kesmek
Eğilmek. tas. Mevlevilikte dervişlerin, canların ve semazenlerin | şeyhlerinin önünde özel bir şekilde durup baş eğmeleri. Baş kesmek teslimiyetin | — simgesidir. Bkz. İnhina, Secde. Baş okutmak Bektaşilikte her yıl muharrem ayında mürşidin ve ihvanın huzurunda yapılan rıza alma töreni, 5 Bâtıl sar. (با طل) >. Asılsız, temelsiz, geçersiz; yokluk. tas. Mâsivâ, mümkün varlıklar, yaratılmış âlem, saf yokluk. Hakk'ın, cebbar ve kahhar sıfatı yanında her şey yok olur, hiçbir şey var olarak gözükmez. Bu halde gölge varlık, Hakk'ın dışındaki şeyler bâtıl ve hayal olarak görülür. Çü ba'z-ı zuhurat-1 Hak âmed bâtıl Pes münkir-i bâtıl neseved cüz câhil CN 434 Vakt olur ki hak çıkar vaktiyle bâtıl sandığın Talii Bâtıl hemişe bâtıl u bihadedir veli Müşkil odur ki suret-i Hak'tan zuhur ede Baki
Erin
>!) Gece ile gündüzün aynı kaldığı ve kutuplara eşit uzaklıktaki yer, ekvator. 2. Neşelenmek, bâtıl. 3. tas. Eşyada itidal mahalli ve hali (ir). Neşelenmek, bâtıl. 3. tas. Eşyada itidal mahalli ve hali (ir).
Fukara
Yoksullar, dervişler. Bkz. Fakir. Fukara kalbine her kim dokuna Dokuna sinesi Allah okuna “Furkân ii ar. (فى قا ن) 1. Ayırt edici. 2. tas. a Hak ile bâtılı ayıran ayrıntılı bilgi. Kurân ise bütün hakikatleri içeren özet ve gizli bilgidir. Furkân Jark, Kur’ân cem hali ve makamıdır. b Türleri değişik olmasına rağmen “isim ve sıfatların hakikati (cik 1:96).
Hakikat
Gerçek; var olduğu kesin ve açık olarak bilinen şey, bir şeyi a Hakka'l-yakin o şey yapan husus, mahiyet. 2. tas. a Hakk'ın sâlikten vasıflarını alarak yerine kendi vasıflarını koyması (ittisaf bi-evsafillâh). Zira kul ile kulda ve kuldan faali- 5 yette bulunan O'dur (im). Ondan başka hakiki fail yoktur (TK 1:305). b Tasavvuf. Hakikat, ilm-i tasavvuf; şeriat ise ilm-i fıkıhur. Hakikate şeriat bir paranın iki yüzü gibidir. Hakikatsiz (özsüz, anlamsız) şeriat makbul değil, şeriatsız hakikat ise bâtıldır. İkisi arasında tam bir uyum vardır. Şeriat, tarikat, hakikat, marifet dört kapıdır. Şeriat bir ağaç, hakikat onun meyvesidir. c Hz. Âdem'den kıyamete kadar değişmeyen hükümler. Hakikat-i Muhammediye (4 (حقيقة محبد 1. Muhammedi gerçek. 2. tas. Bütün güzel isimleri kendinde barındıran ve bulunduran ilk taayyünle birlikte olan Zat. Zat, ism-i azam (kı; cr). Her şey bu hakikatten ve bu hakikat için yaratılmıştır. Muhammedi gerçek. 2. tas. Bütün güzel isimleri kendinde barındıran ve bulunduran ilk taayyünle birlikte olan Zat. Zat, ism-i azam (kı; cr). Her şey bu hakikatten ve bu hakikat için yaratılmıştır.
Hikmet
a Felsefe. b Düşünme melekesinin itidal halinde olması. c Uygulamayla birlikte olan bilgi, tecrübeyle kazanılan doğru bilgi. 4 Hakka uygun düşen söz. e Söz ve davranıştaki isabet. Her şeyin en mükemmeli. g Olanı olduğu gibi bilmek. Hikmet Allah'ın bir ordusudur. O bununla evliyanın kalplerini güçlendirir. Tasavvufi şiirlere de hikmet denir. Ahmed Yesevi'nin Divân-ı hikmet'i Turfa dükkân-ı hikemdir bu kohen Tâk-ı Felek Ne ararsan bulunur derde devâdan gayri Ragıb Paşa Alem ki tamam-ı nüsha-i hikmettir Meânisini fehmeyleyene cennettir Nabi Hikmet-i camia Hakk'ı bilme ve ona uygun davranma; bâtılı bilme ve ondan sakinma; hikmet-i hassa da denir. Hikmet-i halide Ebedi hikmet, perennial philosophy. Bazı süfilerin savundukları ezeli-ebedi hikmet görüşü. Hikmet-i mantuka biha Söylenen hikmet, şer'i hükümler; şeriat ve tarikat hakkındaki bilgiler. Hikmet-i meçhule Gizli ve örtülü hakikatler. İnsanın kavrayamadığı hususlar. Hikmet-i meskute anha Söylenmeyen hikmet. Hakikatin sırları. Hikmet-i müteal Aşkın hikmet. Hilafetname Şeyhin halife tayin ettiği müridine verdiği belge; ehliyetname, şehadetname.
Kesret-Vahdet
(كثرة - وحد ة) +. Çokluk-Birlik. 2, tas. Bir olan Hakk'ın isim ve sıfatlarıyla tecelli edip çokluk halinde görünmesi kesret, bu çokluğun hakiki | bir varlığı olmadığını kavrayıp var olarak yalnızca Hakk'ı görmeye vahdet denir. | Zehi derya-yı vahdet kim kesilmez hergiz emvacı | Bu kesret âlemi andan doğup nâçâr olur peydâ | İçi umman-1 vahdettir yüzü sahra-yı kesrettir | Yüzün gören görür ağyâr içinde yâr olur peydâ | N. Misti | Merc-i kesret nev be-nev hep bahr-ı vahdetten gelir Âlem-i imkâna her var vahidiyetten gelir | Aczi | Iki mertebede çokluk vardır: makul kesret, yani ilahi isimlerdeki çokluk ve | maddi (zahiri-hissi) varlıktaki kesret; buna meşhut kesret ve kesret-i mezahir de de- | nir. Aslında her iki kesret de gerçekte yoktur. Zira var olan yalnızca Hak'tır. | Çokluk yalnızca görüntüdedir, hakikatte ise birlik vardır (sm). Bkz. Vahdette kesret, Kesrette vahdet. Kesrette vahdet Tefrika, Ke'su'l-hübb Sevgi kadehi, Sâlikin sırı, âşıkın kalbi; kâse mazhar, şarap ise | zahirdir (İFM ir:r 13-114). Bkz. Câm, Kadeh. Keşfi ar. (كشف) 1, Açığa çıkarma, perdenin açılması. Örtülü olanı açma, gizli olanı meydana çıkarma, sezme, tahmin etme, 2. tas, a Süfilere, göre maddi ve duyulur âlemden gelen tesir, kir ve pas kalbin gayb âlemini görmesine engel olan bir per- | de (hicap) oluşturur. Riyazet ve tasfiye ile bu perde kalkınca gayb ayan-beyan gö- | rülür. Bu perdenin açılmasına, yani kalp gözünün açılmasına keşf denir, Keşf, | perdenin ötesindeki gaybi hususlara ve hakiki şeylere, bunları yaşayarak ve temaşa ederek vakıf olmak (cr). Mükâşefe, beden ve his perdesinin kalkması ve — Keşkül: — ee ME METE 2) ruh âleminin seyr edilmesi (TK 11:1252). b İlham. Doğrudan ve aracısız Allah'tan alınan bilgi. Bu bilgi ya ilahi hitabı işitmek ve dinlemek veya gayb âlemini görmek suretiyle elde edilir. ¢ İbn Arabi'ye göre veliler bilgileri peygamberlere موب hiy getiren meleğin aldığı kaynaktan doğrudan alırlar. Bazı keşifler kesin bilgi verir (iFH 63). Bkz. Ashab-ı keşf, Ehl-i keşf. Hiç ummadığın bir yerde Nâgâh açıla ol perde Derman eder ol derde 1 Mevlâ görelim neyler Keşf-i ahval-ı kubur Bir velinin mezarlarda gömülü olan ölülerin o âlemdeki hallerini bilmesi (sr; TK 11:1252). Keşf-i havâtır İnsanın aklından geçen ve kalbine gelen hisleri araştırması, bunlardan hak olanı bâtıl olandan ayırt etmesi, doğru olanı tespit etmesi. Keşf-i manevi Hakikatlerin mücerret suretlerinin temaşa edilmesi, şeyleri ve olayları anlam olarak idrak etmek. Keşfi muhayyel Rüyada veya vâkide görülen hususlara hayal gücünün kendine göre bir biçim vermesi, bu yüzden keşfin tabire ve yoruma muhtaç olması. Keşf-i mücerret Keşifle görülen şeyin aynen vâki olması, hayalin ve mühayyilenin bunda etkili olmamasi, Keşf-i nazari Çile yoluyla nefsini arındıran kimsenin, daha çok akli bilgiler öğrenmesini sağlayan keşif. Keşfi nazarinin ötesinde ve ilerisinde kesf-i nuri, bunun da ötesinde keşf-i ilahi, bunun da ötesinde keşf-i ruhani vardır. Kesf-i yâni Kıyasa ve istidlâle değil, temaşaya ve görmeye dayanan keşif, Kesf-i zamair Bir velinin başkalarının kalbinden ve zihninden geçen şeyleri bilmesi. Keşkül i fars. (J (كشكو >. Dervişler ve dilenciler tarafından kullanılan Hint cevizi veya abanozdan yapılmış çanak; madeni olanları da vardır. Bazen bunların dua ve çeşitli motiflerle süslendiği de olur. Anadolu'da abdallar, Kalenderler ve Bektaşiler tarafından kullanılmıştır. Bu çanakla sadaka toplanırdı. Bazı tarikatlerde nefs terbiyesi icin buna izin verilmişti. İçine her çeşit gıda maddesi ve para konulurdu. 2. Çok çeşitli konuları içinde toplayan eserler. Keşkül-i fukara Muhallebiye benzeyen bir tatlı, Kıble Keşkül tercemanı Bektaşilerdeki bu terceman şöyledir: “Fukara-ı bâbullah, sâil-i şâh-i keşkül aşıkane bend-i seyda Allah Allah ey vallah hü dost (AM 29). Kevkebu’s-subh (ard | كب 45) I. Sabah yıldızı, tas İniş mertebesindeki Hakk'ın tecellileri, Hz, Ibrahim'in gördüğü ve “İşte Rabb'im” dediği tecelli (sr), Kevyn i. ar (455) 1, Oluş, olmak, tas. Tüm varlıklar, kainat, âlem, kün (“ol”) emriyle oluşan varlıklar (sı, 432; İFM). Bkz Bevn, Halvet der encümen | Kevn-i cami İnsan-ı kâmil | Kevn-u fesat Oluşum-bozulma Kevn-u fesat âlemi Maddi âlem. Kevnu'l-futur Halkın Haktan ayrı ve farklı hale gelmesi. Bir olan Hakk'ın çokluk haline gelmesi ilahi cemiyetin ve Zati tekliğin dağınık hale gelmesini gerektir- | mez Kevnu's-subh Beliren ilk tecelli, külli nefsin mazhariyetiyle gerçekleşen tecelli (kı) Kevn ve bevn Halk içinde Hakla olmak Hak olması itibariyle değil, âlem olması itibariyle âlemin (hayali-zilli) varlığı (cr; ipy 48, 159) Ayn-ı mevcüdata eyler kudretullahi iyân Bâdiya ayine-i ibret-nümâdır kainat Badii Kevneyn i. ar s5 45) Iki cihan, dünya ve ahiret Bana sen can gereksin can gerekmez | Seni gerek seni kevneyn gerekmez Esrefzade Kıble i ar (43) 1, Kâbe; Kâbe yönü, 2. tas Sevgili, Hak, Hak dostu olan mürşit Avamın kıblesi Kâbe, havassın kıblesi gökteki arş, havassu'l-havassın kıblesi kâmillerin gönlü, ariflerin canıdır (sr 373, 392). Hakk'ın cemal-i ba-kemali Bizim kıblemiz yarin yüzü Kâ'be ise herkesin kıblesi Kiblem benim ezelde cemalin değil miydi Kâ'be yapılmadan dahi mihrab gelmeden Kadı Burhaneddin “hale, m <-> “Vie وو A 5 يي Ws ği Kışr
Sırr-ı rububiyet
İlâhî sır. tas. Kayrılana bağlı sır. Rububiyette bir kayıran (Rab), bir de kayrılan (merbup, kul) vardır, yani rububiyet iki müntesibi olan bir nispettir. Bunlardan biri olan merbup âdemdeki a'yân-ı sâbiteden ibarettir. Yok olana bağlı olan bir şey yok olduğundan Sehl b. Tüsteri “Rububiyetin öyle bir sırrı vardır ki, açığa çıksa rububiyet bâtıl olur,” demiştir (KD.
Şâtır
شطر) نه ç. Şuttâr r, Açıkgöz; hilekâr; kurnaz, delişmen; Yüzsüz, arsız; ça- Pulcu, zorba, 2. tas. Nefsi, kendisini bâtıldan uzaklaştıran (sr 45, 182). Fütüvvet ehli, ayyar (sr 45, 182; KR 104), Fütüvvet ehline ve civanmertlere Şâur denmesi, anlamı kötü olan bir kelimenin ÖVgü olarak kullanılmasından ibarettir, Tasavvufta Hakk'a ermek için üç yol vardır: tarik-i ahyâr, bunlar ibadet ve tâatla; tarik-i ebrâr, bunlar riyazet ve çileyle; tarik-i Şuttâr, bunlar aşk ve cezbeyle Hakk'a ermeye çalışırlar. Şuttâr yolu, “Ben Şişeyi vurdum taşa, namus u ârı neylerim,” anla- Yışına sahip olanların yoludur,
Tarikat
Yol tas Hakk’a ermek için tutulan, birtakım kuralları ve ayinleri bulunan yol. Mutasavvıflara göre tüm insanların, hatta bütün yaratıkların alıp verdiği nefes sayısınca Allah’a yol gider. İlk süfiler, kendilerinden tecrübeli ve yaşlı üstatlardan geniş ölçüde faydalanmakla beraber, belli bir tarikat kurma- mışlar, herbiri kendine göre bir yol tutmuştur. Bunlar görüşlerini ve manevi tec- rübelerini sohbet yoluyla çevrelerinde toplananlara aktarıyorlardı. Kendilerine şeyh-i sohbet, şeyh ve üstat, sohbetinde bulunanlara da sahip deniliyordu. | Tayfüriye, Sehliye, Muhâsibiye gibi bugünkü anlamda tarikat sayılmayan tasav- | vufi hareketleri bir yana bırakacak olursak, gerçek anlamda tarikatler VL/XII. | asırda ortaya çıkmaya başladı ve daha sonra da müesseseleşti. Kadiriye, Rifaiye, Yeseviye, Bektaşiye, Nakşbendiye, Kübreviye; Mevleviye, Halvetiye ve Şazeliye bunların en tanınmışlarıdır. Şeyhin ölümünden sonra bölünen tarikatler şube ve kol denilen küçük çaplı tarikatleri doğurmuştur. Tarikatler arasında ortak esaslar bulunduğu gibi, birçok farklı yönler de bulunur. Herkes kendi meşrebine, ruh yapısına, dünya görüşüne ve manevi zevkine göre bir yol tutar (tarikate sülûk eder) veya bir şeyhe bağlanır veya tamamıyla bunların dışında yaşar. Tarikat eh- li, genel olarak gayet hür ve çok serbest olarak hareket eder, fikir ve kanaatlerini ortaya koyar. Özellikle edebiyat, şiir, musiki, ahlak ve adap bunlar arasında çok gelişmiş, aralarında büyük düşünürler ve hakimler (hükema) yetişmiştir. Tarikat- SSS
Teşebbüh
Benzeme, özenme, taklit etme, tas, Sûfî olmadıkları halde süfilere özenen, onları taklit edip onlara benzeyen. Bunlar iki kısımdır: Samimi olarak onlara benzemeye çalışan, kendisine onları örnek alanlar, yani müteşebbih-i muhik. “Bir kavme benzeyen onlardandır” kuralına göre bunlar sûfî sayılır. “Bunlar öyle bir kavimdir ki, kendileriyle hemdem (celis, yoldaş) olanlar, bedbaht olmaz.” İkinciler ise, süfilere imrenmedikleri ve onlar gibi olmayı düşünmedikleri halde, sırf çıkar sağlamak ve saygı görmek için onlara benzeyen. Bu gibi muddei, sahtekâr ve mürailere müteşebbih-i bâtıl denir. Teşebbüh billâh Adalet, iyilik ve merhamet gibi iyi vasıflar itibariyle Allah’a ben- zemek.
SÛFİLERİN İLİMLERİNİN KAYNAĞI
Avârifü’l-Maârif · 1. bölüm · Mürşidimiz, Şeyhu’l-İslâm Ebu’n-Necîb Abdulkâhir es-Sühreverdî, hicrî 560, milâdî 1165 senesinin Şevval ayında, bize, imlâ yoluyla (bizzat yazdırarak) şunu rivâyet etti: Ebû Mûsâ e
SÛFİLERİN HALLERİ VE TARİKATLARI
Avârifü’l-Maârif · 4. bölüm · Bize, şeyh, âlim Ziyâuddin Ebu Ahmed Abdulvahhab b. Ali, Enes b. Mâlik’in (r.a) şöyle dediğini haber verdi. Rasûlullah (a.s) bana buyurdu ki: “Yavrucuğum! Eğer kalbinde hiçbir kims
Sayfalar 4–12
Muzaffer Ozak Külliyatı · SALAH BILICI KITABEVI YAYINLARI - No: 41 5846 Sayılı Kanun gereğince Te'lif hakları müessesemize aittir. Taklit edenler mes'uldür. Dizgi: GÜYRAY, Baskı: ÜÇLER Matbaası İSTANBUL — 1
Sayfalar 11–17
Muzaffer Ozak Külliyatı · Aleyküm bis-sünneti ve sünneti hulefâ-ir-râşidiyn. (Sünnetim üzere ve rüşt sahibi halifelerimin sünnetleri üzerine olunuz.) Hadis-i şerifi buna delâlet etmektedir. Resûl-ü zişâna h
Sayfalar 18–24
Muzaffer Ozak Külliyatı · ğunu ileri sürmesine benzerler. Babasının kim olduğu bilinmeyen ve bir fahişeden dünyaya gelen ne idüğü belirsiz bir piçe, böyle bir zat: (Evlâdım...) diyebilir mi, bilmem? Insan,
Sayfalar 19–24
Muzaffer Ozak Külliyatı · çimleri dar, vakitleri dar, ömürleri acı bir zarar içinde geçer. Onlar, daha burada hamiym suyundan içer. Her ne ka dar zâhiren, yani dış görünüşleri itibariyle rahat ve huzur için
Sayfalar 23–28
Muzaffer Ozak Külliyatı · bağlayıp, bıçağı onun körpe gerdanına nasıl vuracaksın? Bu güle, oynaya giden yavrunun sence hiçbir değeri yok mu?» dediğinde hak nebi, Allahın Halili, Iblise hitaben şöyle söyledi
Sayfalar 37–43
Muzaffer Ozak Külliyatı · nur, herhangi bir kimseyi çağırır gibi Yâ Ahmed, Yâ Muhammed diye çağırırsanız bütün hayırlı amellerinizi iptal etmiş olursunuz. Siz, bunun farkına bile varamazsınız. Dikkat ediniz
Sayfalar 41–48
Muzaffer Ozak Külliyatı · ETVAR-I-SEB'ADA OLAN ESMÂ-I-İLÂHİYYENİN RENKLERI Tevhidin nuru hava'i mavi Ism-i-celâlin nuru kırmızı İsm-i-Hû'nun nuru yeşil İsm-i-Hak'kın nuru beyaz Ism-i-Hay'yın nuru sarı İsm-i
Sayfalar 37–42
Muzaffer Ozak Külliyatı · birligine şehadet ederler, hakkı tesbih, tekbir ve tahmid eylerler. Sen de, hakkı birle! Hakkın varlıgına ve birligine şehadet et! Bu şehadetin aslâ boşa gitmez, hak da senin şehad
Sayfalar 52–58
Muzaffer Ozak Külliyatı · her kim Allah resûlü bildi ve ona iyman etti, gönül verdi, iki cihan saadetine erdi. Hatırıma gelmişken söylemeden geçemeyeceğim: Resûl-ü zişânı rü'yâsında görmek saadetine erenler
Sayfalar 43–49
Muzaffer Ozak Külliyatı · larım için bina ettirdigim beytime nasıl girebiliyorsun?) O ânda, Hak celle ve alâ hazretleri kalbime rahmet nazarı ile nazar buyurarak, Arafat'ta zat-ı hakka ârif olduğum gibi Saf