Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 19–24
çimleri dar, vakitleri dar, ömürleri acı bir zarar içinde geçer. Onlar, daha burada hamiym suyundan içer. Her ne ka dar zâhiren, yani dış görünüşleri itibariyle rahat ve huzur içinde gibi görünseler de, bunların hayatları uykuda görülen rüyadan farksızdır. Uzanıp yatan ve uyuyor gibi görünen kimseleri, ekseriya istirahat ediyorlar sanırız. Oysa, o kim..
se korkunç kâbuslar içinde kıvranmaktadır. Işte, kâfirler de aynen uyurken istirahat ettiğini sandığımız kimseler gibidirler. Uzaktan onları rahat ve huzur içinde, ferin ve fahur yaşar görürüz. Halbuki, o iymansızlığından dolayı aslâ rahat değildir. Imansızlığından ileri gelen hased, tamah, endişe, tasa, vesvese ve hepsinin üstünde dünya tutkunluğu onda rahat ve huzurdan eser bırakmamıştır. O iymansız kâfir, mâ'nevî bakımdan kalp hastasıdır. Daima krizler içinde bunalır, rahat bir netes alamaz, yediginden ve içtıginden tad bularaz, korkular ve kaygular ıçınde kıvranıp durur. Mesela, entarktüs geçiren maddi kalp hastalarının tedaviye ihtiyaçları buunduğu gibi, mâ'nevi kalp hastalarının da iyman, Kur'an ve ibadetlerle tedaviye ihtiyaçları vardır. Bunu hiç aklından çıkarma, ibadet ye tâ'at fırsatını kaçırma! Kulluk et, hakka kul ol ki, vücudun hafif, ruhun zarif ve kalbin lâtif olsun! Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimiz hazretleri, sana iyman reçetesini ve Kur'an ilâcını sunuyor.
Yâ eyyühen-nâs-übüdu Rabbeküm.. Ellezi halekaküm relleziyne min kabliküm le'alleküm iettakin.
El-Bakara: 21 Meal-i münifi: Ey insanlar! Rabbinizin varlığına ve birligine inanın ve ona kulluk ve ibadet edin. Ki, o sizi ve sizden öncekileri yarattı. Tâ ki, azabından kurtula ve müttekilerden olasınız.
Evet; ey insanlar! Ey insanlık iddiasında bulunanlar!
Hey, kendilerine insanlık elbisesi giyinmek nasip olanlar! Sizi yoktan var eden, konuşan bir dil, gören bir çift göz, işiten bir çift kulak, tutan ve her türlü san'at eserlerini meydana getiren bir çift el, yürüyen bir çift ayak, sıhhat, âfiyet, binbir türlü nimet ihsan eden, sizleri akıl ve zekâ cevherleriyle süsleyen Rabbinizin varlığına ve birliğine iyman ve ona iba-
det ediniz. Sizleri ve sizlerden önce gelip geçen atalarınızı insan olarak ahsen-i takvim üzere halk eden Rabbinize kulluk görevlerinizi hakkıyle ifa ediniz. Zira, hilkatinizin sebebi budur.
Sözün burasında, sırası gelmişken kaydetmekten geçemeyeceğim: Bu âyet-i kerime açıkça göstermektedir ki, bazılarının iddia ettikleri gibi insanların ataları hayvan olmayıp, insandır. Istihale ve tekâmül yoluyla hayvanların insanlaştıklarını ileri sürmek, herşeyden önce insanlığa hakaret demektir. Bu istihale ve tekâmül, islâmın Kur'ana dayanarak vardığı sonuç olarak kabul edilirse buna bir diyecegimiz yoktur. Zira, gerçekten islâmiyet insanlığı hayvanlık derekesinden kurtarmak ve asıl kişiliğine kavuşturmak için gerekli bütün sistem ve prensipleri vaz'etmiştir. Binaenaleyh, bu âyet-i kerime Darwin nazariyyesini reddederek çürütmekte ve insanlık şerefinin ancak ve yalnız Rabbül-âlemiynin varlığına ve birliğine can ve gönülden inanıp iyman etmekle yüceleceği, insanın rabbine ibadet ve tâ'atle şerefleneceği hakikatini bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. Insanı, hayvandan ayıran mümeyyiz vasıf da esasen budur. Insan, Rabbine tekâlif ile yani iyman, ibadet ve tâ'atle; hayvan ise her türlü tekâliften tamamiyle azade olarak ancak varlığı ile bağlı bulunmaktadır. Nazariyye diye ortaya koydukları boş ve asılsız.
dâvalarla insana ve insanlığa ne derece hizmette bulundukları meydanda olan bu kabil bilginlerin ilimlerine ilim demek caiz olup olmayacağını, aziz okuyucularımın iz'an ve irfanlarına terk ederim:
Kula haktan atâdır ilm-i nâfi, Kamu derde devadır ilm-i nâfi, Füzuli ilm ile ömrün geçirme, Ki ilm-i Mustafa'dır ilm-i nâfi..
HIKAYE Bayezid-i Bestamî kuddise surah-üs-sâmi ile bir kelp yolda karşılaştılar. Köpek, lisan-t hal (Veya lisan-1 kal) ile haz retten sordu:
- Dy Bayezid! Seninle benim aramızda, yaratılış bakımından ne fark vardır? Ne sen insan olarak, ne de ben köpek olarak yaratılmayı arzu ettik. Bu hususta sana da, bana da
danışmadılar. Hal böyle olduğuna göre, yaratılmakta seninle benim farkımız nedir?
Bayezid-i Bestami cevap vermege firsat bulamadan, köpek tekrar söz aldı ve dedi ki:
- İstersen, sorumun cevabını da ben vereyim.
Bayezid'in muvafakati üzerine de şu açıklamayı yaptı:
— Aramızdaki fark şudur: Senin ruhuna insan ve benim ruhuma da köpek elbisesi giydirmiş yaratan!
Kıssadan hissemizi alalım ve biz de bir soru soralım:
Ey ruhuna insan elbisesi giydirilen kişi! Sana, bu insanlık elbisesini giydiren Allahu teâlâ'ya bu lûtf-ü keremin.
den ötürü iyman etmekle, ona ibadet ve tâ'atte bulunmakla mükellef değil misin? Ibret gözüyle bakmayı becerebilsen, senin bu imansızlığına, bu ibadetsizliğine bütün mahlûkat ta...
accüp ediyorlar ve lisan-1 hal ile diyorlar ki:
— Bizler, hayvan olarak yaratıldıgımız halde, Rabbimize tekâlifsiz iyman ve ibadet ediyoruz. Adına insan denilen ve bütün mahlükattan üstün ve şerefli olduğu ilân edilen mahlûka ne oldu ki, insan olarak yaratıldığı ve kendisine iyman ve ibadet teklif olunduğu halde, kendisine bahş ve ihsan bu-. yurulan bu ulu nimetin kıymetini unutup yaradanına karşı görevlerini yerine getirmiyor. Hattâ, onu inkâr ediyor, ona âsi oluyor, ona ibadet ve tâ'atte bulunmuyor. Oysa, insanoğluna dünya ve âhirette bahşolunan nimetler hayvanlara da şâmil olsaydı ve hayvanlar da tekâlife tâbi bulunsaydı, bugün tekâlifsiz olarak yapageldiğimiz ibadetlerimizi elbette daha mükemmel ifa eder ve daha yüce derecelere nail ve mazhar olurduk.
Bir mes'ele daha var:
Şeytan dediğimiz mahlûk, Allahu teâlâ'ya iyman etmiştir. Allah'ı tanır ve bilir, Allah'tan korkar. Başına gelen felâket ve uğradığı lânet, iymansızlığından değildir. Rabbinc ibadetsizliğinden de değildir. Emre karşı gelmesinden ve Ader'e secde etmekten kibirlenmesinden dolayı huzurdan koğulmuş ve lânete uğramıştır. Allahu azim-üş-şân ve bütün semavî kitaplar bunun böyle olduğunu beyan buyurmaktadırlar. Binasünelim burada biraz elimizi şakağımiza koyup, acı aeı dü- Ya; Rabbil-âlemiyne iyman etmeyen, ona ibadet ve tâ'atte bulunmayan Ademogluna ne diyelim? Böyleleri, aklen ve mantıken dalâlette şeytandan daha aşağı bir mevkide degil midir?
Fakat, biz yine de önemli bir fark olduğunu müjdelevelim:
Insan; Âdem cinsinden olmak hasebiyle, başta Habib-i edib-i hüdâ olmak üzere bütün peygamberan-ı izâm da âderı oimak hasebiyle, Ademoğullarının yaratılışları hasebiyle bu iymansız ve ibadetsiz kimseler, son nefeslerinde iyman etseler, bu iymanları makbul olmaktadır. Çünkü, Allah azze ve celle hazretleri, Adem'i HALIFE'TULLAH olarak yaratmış ve Ademoğulları için herşeyi halk ve icad buyurmuş, Ademoğlunu da kendisi için halkeylemiş, âdemoğlundan kendisine mahbub seçmiş, Ademoğlunu MAK'AD-I SIDK'a yani kendi indine ref'edip, ona en büyük emanetini yüklemiştir. Bu bakımdan insanlar, ne melekler gibi, ne cinniler gibi, ne de şeytan gibi muameleye tâbi olmayacaklardır. İnsanın, zatı mukaddes. sıfatı mukaddes, halkı mukaddes ve yaşayışı mukaddestir. Bir başka deyimle de, insanın zatı ve hilkati mukaddes, sıfatı ve yaşayışı çirkindir. Buna karşılık, iyman edenlerin zatı da, sıfatı da, hilkati de, yaşayışı da mukaddestir. İyansızların ise, zatı mukaddes, hilkati mukaddes, sıfat ve yaşayışı çirkindir. Zat ve hilkat itibariyle mukaddes yaratılan insan, seksen yıllık ömrü boyunca küfr-ü dalâlette dolaşşa, eğer kendisine iyman nasibolur ve bir kerre LA ILAHE ILLALLAH, MUHAMMEDÜN RESÛLÜLLAH derse ve bu ikrarını kalbi ile de tasdik ederek iyman ederse, derhal sıfat!
ve ef'ali, zat ve hilkatine tetabuk eder, affı ilâhiyye uğrar.
Eğer, zat ve hilkatine muhalif olarak bu iki kudsiyyeti yani zat ve hilkat-i insaniyyesini çirkin olan sıfat ve ef'aline uyduramazsa, nâra müstehak olur ve ebedi hüsranda kalır.
İyman eden kimsenin, iymansız halinde iken işlediği kötülükler, bu iymanı sebebiyle affolunur. Yeter ki, iymanda daim olsun, güzel ameller işlesin ve tekrar küfür ve dalâlete dönmesin... Iymanlı günahkârlar da böyledir. Günahına töv...
be eden, o günahı ve o isyanı işlememiş gibi olur. Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri:
Et-lâ'ibi min-ez-zenbi kemen lâ zenbe leh (Günahuna tövbe eden, o günahı işlememis gibidir.)
buyurmuşlardır.
HİKÂYE Dıye't-ül-Kelbi, büyük ve kalabalık bir kabile reisiydi.
Zaten ve hılkaten çok güzel ve yakışıklı olan bu zatın iymanını aleyhissalâtü vesselâın efendimiz çok arzu eder ve Rabbil-âlemiyne müşârünileyhin hidayeti için tazarrû ve niyazda bulunurdu. Bilindiği gibi, yüzleri güzel olanların kalpleri de güzel olur. Yüz, kalbin aynasıdır. Bütün Enbiyâ-i izâm hazeratı güzel yüzlü idiler. Allah azze ve celle de güzeldir ve güzeli sever. Yüzleri güzel olduğu halde, fi'illeri çirkin olanların bu halleri ekseriya hilkatleri icabı olmayıp, içinde yaşadıkları cemiyetin kötü ahlâklarını örnek almalarından ileri gelir. Bu bakımdan, ahlâk telâkkisi sâridir. Cenab-ı fahr-i risalet efendimizin duaları berekâtiyle bir çok kimseler iymana gelmişlerdir. Bunlardan en önemlileri Faruk-u ekber Ömer ibn-il Hattâb ile bu kıssada adı geçen Dıhye't-ül-Kelbî'dir.
Evet, bu zat-1 şerif o kadar güzel idi ki, şeref-i iyman ile müşerref olduktan sonra, Cebrail aleyhisselâm insan şeklinde huzur-u Resülüllaha ekseriya Dıhye't-ül-Kelbî hüviyetinde gelirmiş. Bir gün, mecliste Dıhye't-ül-Kelbî şeklinde iki zatın görünüvermesi, ashab-ı kirâma bu işin sırrını çözmek imkânını vermiştir. Söz konusu edeceğimiz Dıhye't-ül-Kelbi işte böyle bir zattır.
Resûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bir gün yine bu zatın şeref-i iyman ile müşerref olması hususunda Rabbine niyazda bulunurken, Cibril-i emin nâzil olmuş ve:
— Yâ Resûlallah! demiş. Dualarınız, ind-i ilâhîde müstecâb oldu. Kader yerini buldu. Dıhye't-ül-Kelbi, şu ânda iymanını izhar ve ikrar maksadiyle huzur-u risaletpenâhilerine gelmektedir.
Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, Cebrail aleyhisselâmın bu haberi üzerine fevkalâde mesrur olmuşlar ve tam bu sırada da, Dıhye huzur-u nebeviyye girerek:
— Yâ Resûlallah! Bana iyman telkin buyur, niyazında bulunmuştur. Efendimiz, hâkipayına yüz süren Dıhye'yi elinden tutarak yerden kaldırmış ve mübarek sırtından ridâsını çıkararak yere sermiş ve misafirini onun üzerine oturtmuştur. Kendisine, son derece iltifat buyurarak taltif ve kelime-i şehadeti telkin eylemişlerdir. Dıye't-ül-Kelbi, kelime-i şehadeti getirince bütün şekaveti, bir ânda saadete tebeddül et-
miş, şirk ve küfrile daralan sadrı inşiraha kavuşmuş, katı kalbine merhamet dolmuş ve bir ânda Hazret-i Dihye't-ül-Kelbi radıyallahu anh olmuştur.
Ne var ki, aynı ânda hazır bulunanları hayretlere düşüren bir hal zuhur etmiştir. Kelime-i şehadetle islâma dahil, ebedî saadet ve selâmete nail olan Dihye't-ül-Kelbi'nin zaptına muvaffak olamadığı teessür ve heyecanla hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladığı görülmüştür. O kadar ağlamıştır ki, gözyaşları üzerinde oturduğu mübarek ridâ-i Nebiyyi ıslatmıştır.
Acaba, Dıhye neden ağlamaktadır? Olacak şey değil ya;
yoksa atalarının bâtıl inanışlarını bırakıp iyman ve islâm ile müşerref olmak ona zor mu gelmiştir? Büyük ve kalabalıli bir kabilenin şeyhi olarak, kavmi ve kabilesi üzerindeki nüfuz ve itibarının sarsılacağından, herkese bunu nasıl izah edeceğinden mi tasalanmaktadır? Kendisini, artık sevip saymayacaklarından, dinini değiştirdiğinden dolayı hor bakacaklarından mı kaygulanmaktadır? Bu hal, onun kibirine mi dokunmuş ve gururunu mu kırmıştır? Acaba, pişman mı olmuştur? Öyle ya; ulu bir kabile reisi olarak bütün dünya nimetlerini ayak altına alıp, hakkı kabul etmesi, elbette her kişinin kârı ve harcı degildir. Evet, Dihye neden aglamaktadır?
Böyle düşünenleri, haklı olarak şüphe ve tereddüde düşenleri sakın kınamayınız! Tarih boyunca, kendileri iyman edip, ibadet ve tâ'atte bulundukları halde, bulundukları mevki ve makamlardan ve yakınlarının kendilerini levmetmelerinden korkan kimseler görülmemiş midir? Hele, asrımızda. (Görenler ne derler?) kaygusu ile analarının ve babalarının cenaze namazlarına iştirak etmeyenler görülmedi mi.
Bir husus daha var: Fira'un, Hazret-i Musa aleyhisselâma belki iyman edecekti. Ancak, işgal ettiği hükümdarlık makamı ve bundan ileri gelen kibir ve gururu, onu en büyük lûtf-u ilahiden, ebedi saadet ve selâmetten mahrum birakmamış mıdır? Kaldı ki; makam hırsı, kibir, gurur, mal, mülk, mevki ve ikbal bir çoklarının ebedî saadet ve selâmetlerine engel olmamış mıdır? O makam, o kibir, o gurur, o mai mülk, o mevki ve ikbal, çogunun ebedî dert ve felâketine yol açmamış mıdır! Bu soruları, yüzlerce, hattâ binlerce çogaltmak mumkundur. Şu gerçegı kabul etmek gerekır kı, butün bunların zıddı olarak makam, mevki, ikbal, mal ve mülk sahibi oldukları halde. hakkı kabul edenler de, dünyada ve âhirette necata kavuşmuşlardır. Demek ki, bütün suç ve kahahat, mevki ve makamda, malda ve mülkte değildir. Asıl hü-