Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 13–18
kullar! Ey bu imanları sebebiyle ebedi saadete erenler, selâmet yoluna girenler Hakka varanlar, daha bu âlemde iken cennete girenler ve cennet güllerinden derenler, cemal-i Hakkı görenler!
Iyi dinleyiniz ve iyi anlayınız! Bu fâni dünya âleminde en büyük devlet ve saadet mal, evlât, rütbe ve makam degildir. Gerçi, bu saydıklarım da Hakkın büyük birer nimetleridir ama, hiç birisi bâki ve ebedi olmayıp ölümle elden çıkıcıdır, gelip geçicidir. Şu gerçegi sakın unutma, mal da, evlât da, rütbe ve makam da; iyi kullanıldığı, Allahu tâlâ'nın emirlerine:
Kur'an-ı azimin hükümlerine, Resûl-ü zişânın sünnet-i seniyyelerine uygun olarak kullanıldığı takdirde büyük birer nimettirler, büyük birer saadettirler. Bunların birer nimet ve saadet olabilmeleri, ancak iyman ile mümkündür. İyman sahipleri, bu nimet ve saadetlerin gelip geçici olduğunu, önünde sonunda zevale mahküm bulundugunu bilirler de iyman, ibadet, ihlâs ve adalet yollarından sapıtmayarak onları ebedi âlemde kendilerini ebedî saadet ve selâmete iletecek birer vasıta olarak kullanırlar. Demek ki, fâni dünya nimetleri iyman sayesinde insanı yüksek derecata götürür, iyman ile olmazsa — Maazallah — büyük felâkettir. Evet; dinsiz, iymansız, ibadetsiz, Allah'sız, peygambersiz kişilerin ellerinde bütün bunlar nimet şeklinde birer felâkettir. Her ne kadar, görünüşte süslü, sevimli, göz ve gönül oyalayıcı olsalar da, gerçekte herbiri ayrı ayrı öldürücü birer zehir gibidirler. Bu, neye benzer bilir misin? Fevkalâde güzel, her görenin aklını baştan alacak kadar şuh ve fettan bir kadın gibidir. Bütün güzelligine, şuhluğuna ve fettanlığına rağmen bu kadın frengi illetine müptelâdır. Nefis, o kadını çeker ve ona sahip olmak ister.
Ne var ki, o çok kısa vuslât ânından sonra o hastalıklı kadından alacagın mikrop, nasıl ki bütün hayatın boyunca çekeceğin sonsuz ızdıraplara sebep olur ve hattâ yedi göbek aşağı torunlarına kadar frengi illetini aktarırsa, yukarıda saydığımız nimet ve saadet gibi görünen şeyler de, yalnız seni değil, evlât ve ahfadını da felâketlere sürükler. Oysa, senin o alımlı çalımlı kadınla gezip dolaştığını görenler, işin içyüzü nü bilemediklerinden belki de sana özenirler, gıpta ve hattâ hased ederler. Bilmezler ve düşünmezler ki, vücuduna girip yerleşen o menhus mikrop seni için için kemirmektedir. Günün birinde, belki de gözlerini kör edecek, ağzını ve burnunu kemirecek, seni insanlar arasında gezip dolaşamayacak hallere getirecektir. Şu kadar ki, frengi hastalığı insanı mezara
kadar takibeder ve orada nihayete erer diyelim, saydığım dünya nimetleri ise, insanı burada bir felâkete götürmese bile, ebedi hayatını yıkar, ebediyet âlemindeki saadet ve selâmetini mahveder. Kısa ve açık bir deyimle, ebedî hüsranına sebep olur. Onun için, dünya nimetlerini yerli yerince kullanabilmek, her kişinin işi değil, er kişinin işidir.
Bu açıklamalarımızdan da anlaşılıyor ki, bu âlemde en büyük devlet iyman devletidir, islâm nimetidir. Bu devlet ve nimete ermek için ise Allahu teâlâ'ya kul ve Resûl-ü müctebâya ümmet olmak gerekir. Görmüyor ve anlamıyor musun ki, bu dünyada malik oldugunu sandıgın herşey, hattâ elim, ayağım, gözüm, kulağım,.başım, karnım diye kendine ait zannettiğin vücudun bile yine bu âlemde kalmaktadır. Azrail aleyhisselâm, ruhunu alınca, malın mülkün mirasçılarına kalır.
Etini ve kanını, yılanlar ve çıyanlar kemirirler, kemiklerini de toprak yer. Dört elle ve hiç ayrılmayacakmış gibi sarıldığın makamına, hiç sevmediklerin otururlar. Senden boşalacak rütben, kendisine kötü sicil verdigin birisine verilir. Kasan, kesen, paran, pulun el ellerinde kalır ve yagma edilir.
Bir ömür boyu gözünün içine baktığın eşin dul, üzerlerine titredigin yavruların yetim kalırlar.
Ey aklım var diyen, aklıyla ögünen kişi!
Durumunu anlayabiliyor musun? Buradan götürebilecegin, daima seninle olacak ve senin olarak kalacak, kabirde ve mahşerde işine yarayacak ancak ve yalnız iymanın ve ibadet ve tâ'atlerindir, hayırlı amellerindir. Ugurlarına bir ömür harcadığın, kendilerini besleyip büyütmek için binbir mihnet ve meşakkate katlandığın sevgili evlâtların ve bütün diger sevdiklerinin bile, üzerine bir kaç kürek toprak attıktan sonra acele acele savuşup gittikleri o korkulu günde seni aslâ terketmeyecek, sana yâr olacak yalnız iymanındır. Dünyanın son ve âhiretin ilk günü olan o gün, ya ölürsün, ya olursun!
Ölmeğe değil, olmağa bak, olmağa! Zira, olduğun takdirde başında iyman tâcı olduğu halde, hayırlı amellerine tıpkı bir binek gibi biner, birer cennet libası haline geliverecek olan ibadelerini eynine giyersin ve Allahu azim-üş-şânın fazl-ü keremiyle âlem-i berzahta rahata ve huzura erersin. Meleklerle, Huri ve gılmanlarla görüşür, hembezm olursun. Kıyamete kadar, bütün korkulardan emin ve mahfuz bulunur, aynı huzur ve sükûn içinde kabrinden kaldırılır; mahşer korkusuna, mizan tutkusuna kapılmadan, nâr-ı cahiymi tadmadan, saçını, başını yolmadan, ne yapacagını, ne diyecegini şaşırıp ellerini
ısırmadan, şefaat-i Nebi'ye mazhar olur, cennet ve cemali bulursun.
Bütün bunların aksi olarak — Allah korusun — iymansız yaşar, zulmeder, ibadet ve tâ'atten geri kalırsan, Hakkın emir..
lerini tutmaz, Resûl aleyhissalâtü vesselâmın yolundan gitmezsen, dünya hayatında seni sevenlerin hepsi kabrinin başında sıra ile nöbet tutsalar dahi, mezarının içinde korkunç, ama aklın alamayacağı kadar çok korkunç bir karşılama ile karşılanırsın. Tahammülü mümkün olmayacak azaplara ve hakaretlere uğrarsın. Başucunda bekleşenlerin sana hiçbir faydaları ve yardımları olamaz. Sana şöyle derler: (Hani, sen büyük adamdın! Büyük makamlar işgal etmiştin! Karşında, herkes elpençe divan durmuşlardı. Gazabına uğramamak için, korkularından tiril tiril titreşmişlerdi. Özel muhafızların, bir dediğini iki etmeyen uşakların, hizmetkârların vardı. Nerede onlar? Neden yardımına koşmuyorlar? Neden seni bu azaptan kurtaramıyorlar? Hani, seninle aynı sofrada yiyip içenler, yüzüne gülenler, hoşuna gitmek için şaklabanlık, dalkavukluk edenler nerede? Hani, senin için seve seve canlarını feda edeceklerini söyleyenler, haklı haksız seni her yerde koruyup kollayanlar, üzerine toz kondurmayanlar nicoldu?
Pek güvendigin ve ögündügün malın, mülkün, paran, pulun, altınların, gümüşlerin nereye gitti? Hepsini bırakıp buraya, şu iki arşınlık karanlık çukurun içine yalnız başına mı geldin? Bak, el sürdürmediğin azametli başın toz toprak içinde...
Başucunda bekleşen yılanlar, çıyanlar, akrepler, böcekler vaktiyle herşeye yüksekten bakan o hışımlı gözlerini kemirmek için sıraya girmişler... Dünyayı idare edeceğini sandığın ve çok güvendiğin beynini aralarında bölüşmek için kuyruğa giren şu yaratıkları görüyor musun? Pamuk, sünger döşeklere alışık olan nazik sırtın kara topragın üzerine nasıl serilmiş?
Çelimsiz bir sivrisineğin sokuşuna, mini mini bir tahtakurusu veya pirenin sırışına dayanamayan kibar tenin, şimdi böceklere mi yem oldu? Gece yarısı ayaklanır, herkesi tatlı uykularından kaldırarak ilâç sıktırır, tütsü yaktırırdın! Ne oldu sana? Sen ki, biç yalnız yaşayamazdın, şimdi neden yalnız kaldın? Tad bakalım, azabı nasılmış?) derler:
garsisk Zuk inneke ent-el aziz-ül-kerim.
Ed-Duhân: 49
Meal-i münifi: Tad bu azabı! Zira, sen bütün insanlardan ulu ve şerefli olduğun kanısındaydın...
Evet; sen büyük adamdın, zengin kişi idin, bir dedigin iki olmazdı, halkın malını hakkın olmadığı halde zorla alır, dalkavuklarına ikram ederdin! Mazlûmu ağlatır, zâlimi güldürürdün! Sana, bu günleri ve bu azapları hatırlatanlara (Kim gitmiş, görmüş? Bunlar, bog ve saçma lâflar!.. Insan, dünyaya bir defa gelir. Yemeli, içmeli, keyfine bakmalı...) der, mü'minleri ahmaklıkla, budalalıkla itham ederdin! Sana, gerçegi söyleyenleri öfkeyle yanından kovar ve onlarla selâmı sabahı keser, konuşmazdın! Bu hak sözler kulagına girmez, hakkı kabul edip dinlemek bile istemezdin! (Cennet, cehennem neymiş? Oldükten sonra dirilmek ne demekmiş? Ahiret, kıyamet, mahşer, hesap, mizan, sırat, azap gibi sözler yalandır. Ben, böyle boş sözlere inanmam!) derdin. Şimdi, görüp anladın mı? Azabı tattın mı? Demek ki, senin var sandığın seyler yok oldular, yok dediklerin de varmış, değil mi? Inanmadığın, inanamadığın, inanmak da istemediğin bugünleri, şimdi de inkâr edebilir misin? Sana, Hak Resûllerin ve onların vârisleri olan alimlerin haber verdikleri şeylerin hepsinin doğru oldugunu anladın degil mi?
Gafil olma; şaşkın, bir gün ölürsün, Dünya sana baki değil ne fayda?
Ettigin işlere pişman olursun;
Son pişmanlık ele girmez ne fayda?
Bir gün seni iletirler evinden, Hakkın kelâmını kesme dilinden, Kim kurtuldu Azrail'in elinden, Türlü türlü yolun olsa ne fayda?
Doğru! Orada, bu son pişmanlık aslâ fayda etmez; sac sakal yolmakla, başını taşlara vurmakla iş bitmez! Inandım, iyınan ettim desen de, ağlayıp sızlasan da, yalvarıp yakarsan da, etlerini koparıp ellerini ısırsan da ne fayda?
Ve yerme ye'ad'd-üz-zûlimü alâ yedeyhi yekulü yâ leytenit-tehaztû ma'ar-Resûli sebiyla..
El-Fürkan: 27
Meal-i münifi: Ve o gün zâlim olan pişmanlık duyarak ellerini ısırıp der ki: (Ah, nolaydı, dünyada iken Resûl aleyhisselâtü vsselâmla hak yolunu tutsaydım.)
Alimlere inanmıyorsun, vâ'izlere inanmıyorsun, hocalara inanmıyorsun, hiç olmazsa Kur'an-ı azim'e inan! Bu söylediklerimin hepsini, düstur-u mükerremimiz olan Kur'an-i azimül-bürlıan haber veriyor. Aklını başına al, kulağını aç ve iyi dinle!
Sonra, o iymansız münkire: (Dön sag tarafına bir bak!)
denilir. Bakar ki, ne görsün? Mü'minlerin, sâlihlerin, âbidlerin herbiri yüksek derecelere nail olmuşlar, türlü nimetler içinde gülüp söyleşiyorlar. Etraflarında rahmet melekleri, huriler, gilmanlar, vildanlar... Cennet saray ve bahçeleri gözleri kamaştırıyor…. Umide kapılarak sorar: (Bu saraylar, bu has bahçeler kimlerin? Acaba, bana da bunlardan verilmez mi?) Kendisine şöyle cevap verirler: (Evet, bu saraylardan birisi de senin olabilirdi. Allahu azim-üş-şân, bu sarayları has kulları için hazırlatmışiı. Ama, sen bu nimetleri kaybettin.
İyman etmek vazifendi, iyman etmedin. Ibadet, tâ'at ve Allah'a kulluk için yaratıldığını sana söyledikleri halde, Rabbini tanımadın, ona ibadet ve tâ'atte bulunmadın, Hakka kulluk edip sultan olamadın... Dünyaya meylettin, servetine, rütbene, makamına, etrafindaki dalkavuklarına güvendin. İyman edecek yerde küfre daldın, hakka ibadet edecek yerde nefsinin hevâsına tâbi oldun, bugünleri bile inkâr ettin, kendi kafana uydun, hak ve hakikatten ayrıldın. Şimdi hangi yüzle bu makamlara, bu derecelere özeniyorsun? Kullugunu bilseydin, kulluk vazifelerini yerine getirseydin, elbette sen de bu makamlara bu derecelere nail olurdun. Hattâ, daha senin görmediğin, daha yüce makamlar, daha büyük ihsanlar da var. Bu senin gördüklerin, mü'minlerin en günahkâr olanlarına verilecek derece ve makamlardır. Tahkir ve tezyif ettigin, hor gördügün, güvenemedigin islama dahil ve iymana sahip olsaydın, su rimetler elbette sana da bahş ve lasan olunurdu.
Bu nimetleri gördükten sonra, şimdi sana senin derekeni gösterelim. Dön bu tarafa ve soluna bak bakalım neler göreceksin?) derler. O iymansız münkir soluna döner ve bakar bakmaz dehşet ve haşyete düşer. Zira, ona cehennemde yatacağı yer, çekecegi azap, kendisini yakacak korkunç ateş, hurma agacı kalınlıgındaki yılanlar, katır iriliğindeki akrepler, ellerine zincir ve boyunlarına bukağı vurulmuş cehennem ehli Envâr-O1-Kuiab, Cllt! - F: 2
gösterilir ve kendisi de zincirlere vurularak kabri ateşle doldurulur. Mezar, o kâfiri öylesine sıkar ki, insanlardan ve cinnilerden başka bütün mahlükat onun korkunç ve canhiras feryadını duyarlar.
Sözün sırası gelmişken, sana onu da haber vereyim:
Kabir, mü'minleri de sıkar. Sıkar ama, gurbetten gelen oğlunu kucaklayan bir ana şefkatiyle sıkar. Mâ'azallah, kâfiri sıkması öyle mi? Kâfirlere, yattığı yer de, kabir komşuları da lânet ederler. Dünya, âhiretin tarlasıdır. Nasıl ki, dünya hayatında da herkes kötü komşusundan rahatsız ve huzursuz olursa, mezarda da keyfiyet aynen böyledir. Yanı başlarında...
ki kabirde bulunanın gördüğü azaptan, yakınında bulunan kabirdekiler de elbette rahatsız olurlar.
Bunun içindir ki, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri: (QLÜLERINIZI_SALIH KIŞILERIN
YANLARINA DEFNEDINIZ, ALLAHÜ TEALÂ, SEVDIĞI
O SALIH KULU RAHATSIZ OLMASIN DIYE. AZABA MÜS- TAHAK OLAN KİŞİNIN AZABINI KALDIRIR.) buyurmuşlardır.
Ey efendiler:
Ölüm haktır, kabir haktır, cennet ve cehennem haktır..
Iyi bilin ve ibret alın! Mal, mülk, rütbe, makam, evlât, ahfat bizleri aldatmasın, avutup hak yolundan alıkomasın, kulluk görevlerimizden uzaklaştırmasın! Son pişmanlık fayda vermez, kabirde ve mahşer yerinde ağlayıp sızlamak kimseyi nârdan ve azaptan kurtarmaz. Orada, iyman etmenin de hiçbir faydası olamaz. Iyman, ibadet ve tâ'at, günahlara nedametle kötülüklerden kaçınarak gözyaşı dökmek ancak bu âlemde faydalıdır. Burada bulamayan, orada hiç bulamaz.
Burada hakkı göremeyen, orada hiç göremez. Burada cenneti alamayan, orada hiç alamaz. Kendisini burada nârdan koruyamayan, orada hiç koruyamaz ve kurtaramaz.
Ey birader! Biz, cihana cem-i male gelmedik, Mâ-sivânın fitnesiyle iştigale gelmedik, Zikr-i halitır şuglümüz, âşıklarız, zakirleriz;
Kavlimiz tevhiddir ancak, kıyl-ü kale gelmedik..
Bu anlattıklarım da sana kıyl-ü kal veya hikâye gibi gelmesin!.. Yazdıklarımın ve söylediklerimin hepsi de haktır ve gerçektir. Dinle, bak daha neler anlatacağım:
İmansızlar, dünya hayatında iken yani daha ölmeden önce inkâr nârına yanar dururlar. Onların kalpleri dar, ge..