Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 25–30
ner, bunlara sahip bulunanların mevki ve makamlarını, mal ve mülklerini yerinde, hak rizasına uygun ve kelimenin tam mânasıyla iyi kullanabilmeleridir. Bu bakımdan, gururluya karşı gururlanmak, kibirliye karşı kibirlenmek sadakadır.
Mütevazi kimselere karşı kibir ve gurur ise, denaat ve bayağılıktır.
Evet; mal, mülk, para, mevki, makam, masa, kasa, kese, sahibi olmak, suç ve kabahat degildir. Belki, bunları kötüye kullanmak büyük kabahat ve azim bir günahtır. Yukarıda da, bilvesile kayıt ve işaret ettiğimiz gibi bütün bu dünya nimetlerini, birer âhiret nimeti haline getirmek ve o yönde kullanmak, aklın ve şer'in emrettiği önemli bir mes'eledir.
Her ne hal ise; biz hikâyemize devam edelim:
Dıhye't-ül-Kelbi'nin iymanından sonra ağlamasının, o mecliste hazır bulunan zevat-ı zevil-ihtiram tarafından yanlış yorumlanmasını önlemek ve gerçegi açıklayarak kendisini su-i-zandan koruyup kurtarmak için mefhar-i beni Âdem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, işe müdahele etmek zorunluğunu duydular ve hâzıruna tercüman olarak, ağlamasının sebebini sordular. Böylelikle, hem Dıye'nin neden müteessir oldugu anlaşılacak, hem de mecliste hazır bulunanlar yanlış fikirlere zâhip olmaktan ve azim bir günah olan su-i-zandan kurtulacaklardı.
— Yâ Dıhye! buyurdular. Neden ağlıyorsun? Şeref-i iyman ile müşerref olduğundan ötürü ağladığını sanmıyorum.
Şu halde, bunun sebebi nedir, bize açıklar mısın?
Dıhye't-ül-Kelbi, hıçkırıklarını teskine çalışarak cevap verdi:
— Yâ Resülallah! dedi. Hâşâ, iyman ettigimden dolay!
ağlar mıyım? Zât-ı risaletpenahileri, benim diğer kavim ve kabileler ve bunların reisleri indindeki mevki ve izzetimin ni celiğini pek âlâ bilirsiniz. Huzur-u devletinizde şeref-i iymanla müşerref oluncaya dek, yetmiş tane kız evlâdımı öldürerek ellerimle toprağa verdim. Zira, hiç kimsenin çıkıp da: (Falanca, Diye'nin damadıdır..) (Filânca, Dıhye'nin kızının kocasıdır...) demesini o zamanlar gururuma yediremiyordum.
Hidayet nasip olarak, duanız berekâtıyla iymana geldikten sonra, birden aklıma işlediğim bu denaat ve cinayetlerle, irtikâbettiğim diğer kötülük ve mâ'siyyetleri hatırladım. Bunlara nâdim oldum, pişman oldum ve ondan aglamaga başladım.
Yâ Resûlallah! Bana bir yol göster ki, bu suçlardan kurtulayım. Ne yapmam gerekiyorsa, yapmaya hazırım. Bütün mall.
-- 26 mı mülkümü mü dağıtayım, yoksa canıma mı kıyayım?
günahlardan arınmak için ne yapayım? Nasıl bir fedakârlıkta bulunayım ki, geçmiş günahlarıma kefaret olsun.
Evet; yetmiş kız evlâdını öldürdüğünü, bir çok mâ'siyyet işlediğini itiraf eden o katı kalpli Dıhye, iyman ve islâm ile müşerref olur olmaz kalbi yumuşamış, eski kötülüklerini hatırlamış, bunlardan kurtulmanın yolunu ve çaresini soruyor ve yine hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Mecliste hazır bulunanlar..
dan bir çoğu da onunla birlikte gözyaşı döküyorlardı. Resûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin, ümmeti için gerçekten ra'uf ve rahiym olan kalb-i şerifini de hüzün kaplamış, ona cevap vermiyor ve ah-ü figan devam ediyordu. Bu temiz göz yaşları ve feryatlar Arş-ı Rahman'ı titretmiş, melâ'ike-i mukarrebiyni inletmişti ki, rahmet-i Rahman cûş-ü huruşa geldi. Cebrail aleyhisselâm nâzil olarak:
— Yâ Resûlallah! dedi. Alemlerin hâlıkı, bütün mekânların mâliki, Erham-errahimiyn olan Allah azze ve celle sana selâm ediyor, buyuruyor ki: (Ey benim Habibim! Dıhye've müjdele... O, senin huzuruna gelerek hulûs-ü kalbile LA ILA- HE ILLALLAH MUHAMMEDÜN RESÛLÜLLAH deyince ve tam bir sıdk ile iyman edince, onun küçük - büyük bütün günahlarını yarlıgadım. Bana iyman ederek tevhid ve zât-1 risaletpenahini tasdik etmesi hürmetine geçmiş bütün kötülüklerini ve mâ'siyyetlerini bağışladım. Onu, rahmet ve magfiretimle şâd eyledim...)
Bir kez Allah dese aşk ile lisan, Dökülür cümle günah misl-i hazân..
Ey mü'min-i kâmil ve ârif-i âmil olmağa talip ihvan-ı bâsefa!
Dıhye't-ül-Kelbi radıyallahu anhın nur-u iyman ile münevver ve şeref-i islâm ile müşerref olmadan, yetmiş küsur kız evlâdını diri diri toprağa gömdüğünü bu kıssadan ögrenmiş ulunuyoruz. Bazı dinsizlerle densizler şöyle bir itirazda bulunabilirler:
— Canim, insan cigerpare evlâdina nasıl kıyar? Bu olacak şey midir?
Sırası gelmişken, biz de böyle düşünenlere âcizâne cevap veriyor ve diyoruz ki:
— Evet, Dıhye't-ül-Kelbi cahiliyyet devrinde, yani iyman ederek islâma dahil olmadan çok önce işlediği bu suçla kendi
sulünden gelen yavrularının ancak cesetlerini ve fâni hayatlarını ifnâ etmiştir. Ancak, hiç şüphe edilmemelidir ki, bu ölüm o mâsum ve günahsız yavruların ebedi hayatların?
kurtarmıştır. Oysa, bir islâm ülkesinde, müslüman bir ana ve babadan dünyaya geldikleri, çocukluk çağlarında islâm terbiyesi gördükleri ve ömür boyu bir islâm cami'ası içinde hayat sürdükleri halde, kendi evlâtlarına Allah ve Peygamber sevgisi telkin etmeyen, onlara Kur'an-ı azimi ve gerektiği kadar ilm-i hallerini öğretmeyen, dünya hayatının gelip geçici ve fâni, âhiret hayatının ise daimi ve bâki olduğunu belletmeyen sözüm-ona okumuş yazmış cahiller, üzerlerine titredikieri sevgili yavrularının ruhlarını öldürmüş olmuyorlar mı? Acaba, böyleleri çocuklarını yalnız etten, kemikten ve sinirden ibaret maddî bir varlık mı sayıyor ve sanıyorlar? O zavallı yavruların ruh ve mâna âlemleri de bulunduğunu neden hiç düşünmüyorlar?
Dıye'nin, mâsum ve günahsız olarak ebedi hayata liavuşan yavruları, yarın elbette cennete gireceklerdir. Birer islâm adı taşıdıkları ve benzetmek gibi olmasın, müslüman olarak yaşadıkları halde, evlâtlarına iyman ve islâmı öğretmeyen gafillerden yarın huzur-u ilâhide bizzat evlâtları dâvacı olacak ve bu kabil ana ve babalar bu yüzden azaba ve ıkaba müstehak bulunacaklardır.
Çevrenize dikkat ve ibretle bakınız:
Ruhî ve mâ'nevî terbiyeleri ihmal edildiği, kendilerine Allah ve peygamber sevgisi telkin ve Kur'an-ı kerimin hakikatleri talim olunmadığı için vatan ve millete ihanete kadar varan çok ağır suçlar işleyen yavrularımızın bu fill ve hareetlerinin asıl ve birinci derecede sorumluları analar ve babalar değil midir? Onların ruhî ve mâ'nevi hayatlarına yön vermemek suretiyle, ne idügü belirsiz ters akımlara kapılmalarına zemin ve imkan hazırlayarak, içınde yaşadıkları toplumun rahat ve huzurunu kaçıran agır suçlar ışlemelerıne sebebolan analar ve babalar kendi elleriyle ciğerpare yavrularını öldürmüş olmuyorlar mı? Insaf ile bir düşünelim: Bir çocuğur, küçük yaşta ölmesi mi daha hayırlıdır. Yoksa, toplum içinde lânet ve nefretle anılan, şerrinden korkulan, Allahın günü isimleri ve resimleri radyo ve gazetelerde yayınlanan sabıkalı ve damgalı bir insan olarak yaşaması mı daha hayırlıdır? Evlâtlarının kötü yola saptığını bile bile gazetelere demeçler vererek onlarla ögünen analar ve babalar, onların bu feci ve korkunç âkibetlerini kendi elleriyle hazırlamış olduk-
tarını, daha açık bir deyimle yavrularını bizzat kendilerinin öldürdüklerini inkâr edebilirler mi? Hal ve hakikat böyle iken, bugün döğünmeleri, yanıp yakınmaları neye yarar" Analar, babalar! Iyi dinleyiniz:
1. Bir ana ve baba, evlâtlarına din telkin etmez, onlara:yman ve Kur'an öğretmez, başta insan sevgisi olmak üzere bütün mahlûkata şefkat ve merhamet etmesini belletmezse, yavrularının ruhlarını kendi elleriyle öldürmüş olur. O çocuklar, dünya hayatında sefalet ve rezaletten, küfür, isyan ve dalâletten kurtulamazlar, toplum içinde rezil ve bednâm olurlar. Ahirette de, ebedî olarak nâr-ı cahime atılırlarken, ana ve abalarından dâvacı olurlar ve derler ki:
— Ilâhî! Alem-i ulviden, âlem-i süfliye getirilmeme sebebolan buna rağmen bana analık ve babalık görevlerini hakkıyle yapmayan şu iki zâlimden intikamımı al... Bana verecegin azabın iki katını ana va babama yüklet... Dünya havatında benim ruhumu kendi elleriyle oldüren bu ikı gafili, başkalarına ibret olacak sekilde cezalandır!
Allahu tealâ da, evlâtlarına din ve diyanet, iyman ve islâmiyyet öğretmeyen o ana ve babayı da nâra mahkûm eder.
2. Bir kimse, mü'min olduğunu iddia ettiği halde, evlâtlarına iyman ve islâm telkin etmez, onları okutup bir meslek ve san'at sahibi yapmaz, kahvehane, kulüp ve lokallerde gençliğini çürütmesine göz yumar, şunun bunun sırtından geçinmeğe alışmış bir tufeyli olmasına aldırış etmezse, yavrularını bu âlemde zelil ve sefil etmekle, nâmerde el açmalarına sebebolmakla kalmaz, âhiret hayatlarını da öldürmüş ve söndürmüş olur.
3. Iffet ve ismetini koruyamayan hafifmeşrep bir ana, evlâtlarına kötü bir nam bırakır, o mâsum ve günahsız çocuklar toplum içinde (KÖTÜ KADIN EVLÂDI) olaral anılır' ve tanınır ve bu yüzden de mâ'nen ruhları öldürülmüş bulunur.
4. Allah ve Resûlünün men'ettigi, insanların hoş görmeyip, tiksindiği hırsızlık, dolandırıcılık, sahtekârlık ve benzeri ahlâk dışı davranışlarla hayatını sürdüren bir baba da evlâtlarının mâ'nevi hayatlarını öldürmüş sayılır.
5. Meslek ve meşrebi ne olursa olsun, zâlime yardım eden r'uşvet alan, haklıyı haksız, haksızı harlı gosteren, daıma kırli ve karanlık işler peşinde koşan ve geçımını adı ve bayagı işlerden sağlayan bir baba da evlâtlarını bu kötü tutum ve davranışlarıyla ölüme mahkûm etmiş demektir.
6. Şeref ve haysiyetini koruyarak çalışması ve hayatını kazanması mümkün iken, dilenen, şuna buna dalkavukluk eden, yalan dolanla kazanç saglayan, gayri meşrû yollardan para kazanan hir baba da bu kötü şöhretiyle evlâtlarını bir nevi ölümün kucağma atmış olur.
Bu gibi kimseler, kızlarını veya oğullarını evlendirmeğe kalksalar, karşı tarafça yapılacak soruşturmada gerçek kimlikleri derhal ögrenileceginden, teklifleri reddolunur, analarının ve babalarının çirkin ve kötü şöhretleri dolayısiyle hiç kimse onların evlâtlarına da güvenmez, onları damat veya gelin edinmek istemez, hattâ kendilerine iş dahi vermez ve o zavallı yavruların ömür boyu hayatları bir işkence ve dünya kendilerine zindan olur.
Babası tarafından açılmış bir ZINA davasında, annesi aleyhinde şahitlik eden bir evlât, yaşamaktan zevk alabilir Te'vil ve inkârı kabil olmayan maddî suç delilleriyle hâkim huzuruna çıkarılan baba aleyhinde şahitlik eden bir gence yaşıyor denilebilir mi?
Anne veya babasının kötü şöhreti yüzünden sevdigi kızla evlenemeyen bir delikanlıya dünya zindan olmaz mı?
Demek oluyor ki, dünya yalnız cesetten ve maddeden ibaret değildir. Însanların bir de ruh ve mâ'na âlemleri vardır. Cesetlerin ölümü önemli değildir. Asıl önemli olan ruhların ölümüdür ki, yukarıda verdiğimiz misaller, ikincisine nazaran birincinin ne derece sade ve basit olduğunu ispatlayacak niteliktedir. Şu halde, ana ve babalara düşen ilk ve en önemli görev, evlâtlarının ruhlarını öldürmemek, onlara din ve ahlâk terbiyesi vermek, iyman ve islâmı ögretmek, imkân nisbetinde tahsil ettirmek ve birer meslek veya san'at sahibi olmalarını sağlamak olduğu kadar, temiz ve lekesiz bir isim bırakmaktır. Allah ve Resûlünün men'ettiği ve insanların hoş görmediği işlerde değil, hattâ şer'an haram olmayan ve toplum içinde bulunması zaruri görülen bazı hizmetlerde bile ana ve babalardan evlâtlara sirayet edebilecek menfi bir şöhret bulunabilir. Meselâ, yetkili bir mahkemenin kararı ve üst makamların onaylaması ile ölüm cezasına mahkûm edilen birisine cezanın infazı için bir cellât lâzımdır. Fakat, sorarım size: Bir cellâdın kızını oğlunuza alır, veya ogluna kızınızı verir misiniz? Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür, edep haricine çıkmamak için başka misaller vermek istemiyorim. Şu kararını söylemeden geçemeyeceğim ki; vâcibat-ı di-
niyyeden olan bazı işleri dahi san'at veya geçim vasıtası yapmamalıdır. Meselâ, ölü yıkamak ve kefen satmak gibi!.. Şeriatımızda, bu gibi işlerin yapılması lâzım olduğu halde, bununla hayat ve ma'işetini sağlamak doğru görülmemiştir.
Tamamiyle meşrû ve lüzumlu olduğu halde, kim ölü yıkayıeının oğluna kız vermek veya kızını oğluna almak ister?
Binaenaleyh, evlâtlarımıza mutlak ve muhakkak surette temiz bir nam, şerefli ve haysiyetli bir şöhret, onu ömrü boyunca kimsenin yanında küçük düşürmeyecek, boynunu bük.
cürmeyecek bir aile ismi bırakmak zorundayız.
Netice itibariyle, evlâtlarına âhiret hayatını öğretmeyer ana babalar, onların ruhlarını elleriyle öldürmüş olacakları gibi, dünyasını ve dünya hayatını hakkiyle ve lâyıkiyle talim ve telkin etmeyenler de yavrularına kıymış olurlar.
Allahu zül-celâl vel-kemal cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın ve rizayı ilâhisine uygun evlâtlar yetiştirmeği nasip buyursun! (Amin..)
Ey hak ve hakikat âşığı! Iyi dinle ve iyi anla!.. Bak, âlemlere rahmet olarak gönderilen zât-1 akides daha neler müjdeliyor.
Ubadet bin Samit radıyallahu anh, Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyat efendimizden rivayet ederek buyuruyor ki:
Gülçai Men kale eşhedü en lâ ilihe illallal ve eşhedü inne muhammeden resülüllai harremullahu aleyh-in-nâr.
Demek oluyor ki. bir kimse Allahu teâlâ'nın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed aleyhisselâmın nübüvvetine şehadet ederek kelime-i şehadeti diliyle ikrar ve kalbiyle tasdik eylerse, Allahu azim-üş-şân cehennem ateşini o kimseye haram kılar. Zira, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz;
Ebû Hureyre Radıyallahu anhın rivayetine göre şöyle buyurmuşlardır: