ARŞİVDE ARA
Ne arıyorsunuz?
24 sonuç · “Yahudi”
01Ayin
Merasim, tören, âdet, usül, nizam; şekil, kanun, kaide. tas a Tarikat ehlinin kendi aralarında belli bir usül ve düzene göre topluca icra ettikleri zikir, dini merasim, semâ. b Bütün din mensuplarının, Mecusilerin, Yahudilerin ve özellikle Hıristiyanların ibadethanelerde icra ettikleri toplu dini törenler, ibadetler. Fakihler, müftüler, kadılar ve muhaddisler, ayin deyiminden de, bu deyimin delalet ettiği hal ve hareketten, yani dini merasimden de rahatsızlık duymuşlar, bu yüzden ayinlerle ilgili vakıfların şer'i mahkemelerde sicile geçirilmeleri bahis konusu olunca “Ayin yapma” deyimini kullanmaktan kaçınmışlar ve onun yerine “icra-i zikrullah” deyimini kullanmayı tercih etmişlerdir. Ayine-i cemal/Ayine-i hüsn Güzellik aynası ve sıfatların zuhur ve tecelli mertebe- Ls Ayine-i dil Gönül aynası. Hakk'ın tecelli ve nazar ettiği yer. Ayine-i vücut Varlık aynası; gönül, bütün âlem, kâinat (sr). Ayin-han Ayin okuyan. Mevlevilikte semâ esnasında, bestelenmiş şiirleri (ayin) okuyan kişiye verilen ad.
ahbâr
G^D [Ar. ahbâr veya habr’in ç. b.] Tevrat'ı ve onun hükümlerini iyi bilen Yahudi din bilginleri ve hahamlar için Kur’ân-ı Kerîm’de kullanılan bu söz, “Mâ'ide suresi” nde iki defa geçmektedir.
Haşîşiyye
Haşîş kullandığı iddia edilen kimseler için tarih kaynaklarında kullanılan ad. Ortaçağda Nizârî İsmâilîler hakkında düşmanca polemiklerde yaygınlaşmıştır. Okuma notu Terim tarafsız bir öz ad değildir. “Assassin” anlatıları ve uyuşturucu kullanımı iddiaları tarihî kaynak eleştirisiyle değerlendirilmelidir.
azâb
Lljc) [Ar.] Hem maddî hem manevî manada dinî akidelere ve Allah’ın buyruklarma uyma yan veya karşı gelen kimselere uygulanacak olan elem ve acı larla dolu ceza. Kur’ân- Kerîm’de 490 yerde geçen bu söz, Kur’ân ayetlerini inkâ eden kâfirler, ona inanmayan Yahudiler, Hristiyanlar, müna fıklar, Allah’a şirk koşanlar peygamberlere inanmayanlar kasddetmekte ve bunların şid detli azap göreceği ifade edil mektedir.
vücûd-ı vâcib
vücûd-ı vâcib a. UaJj ^f) tas. Hak teâlânın varlığı. vücûd-ı zihnî a. (^j j^ Yalnızca zihinde oluşa “vücûd” için kullanılan k lâm terimi. vücûd-nâme a- \< A vücûd + F. nâme] tas. ed. Tasa vufî edebiyatta mutasavvıf şa lerin insanın Allah tarafında yaratılışı ve bütün güzellikle insanda toplaması konusunu ş irleştiren eserler için kullandı ları ortak ad. vücûh a. lAr. ] fik. İslâm h kukunda, ortakların ticarî te rübe ve itibarmı ön plana alan birliği ya da iş ortaklığı anl mmda fıkıh terimi. 697 vürûdi’l-hadîs ^j) vücûh ve nezâ'ir a. an [Ar. ] Kur’ân-ı Kerîm’de bir keke limenin farkh yerlerde kazandığı farklı anlamları bütün yönleriyle inceleyen bilim dah ve bu Ar. alanda yapılan çalışmalarm neavticesinde ortaya çıkan eserlerin airortak adı. an eri vürûd a. (j^J [Ar. ] Hadis biliminşi de, hadisin söylenmesi, oluştuık rulması anlamında kullanılmıştır. hu vürûdi’l-hadîs a. (6jjJI jjJ [Ar] ec bk. esbâbü vürûdi’l-hadîs n iş la Yahudilik öz. a. Semavî dinlerden Hz. Musa’nın Allah’ın elçisi ol rak insanlara tebliğ ettiği İlâh din. yâ sîn a. (^ “Yâsîn suresi” (b bu madde)nin başmda buluna ve kendi adlarıyla okunan har ler için kullanılan terim, b hurûf-ı mukatta'a yâddâşt a. [< F. yâd dâşt] tas. Orta Asya’da yaygı olan Hâcegân silsilesi v Nakşibendiyye tarikatind sûfînin kalbinin her an Hakk’m huzurunda olması anlamınd kullanılan bir terim. b Hâcegân yâdkerd a. [< F. yâd + kerd tas. Orta Asya’da yaygın ola Hâcegân silsilesi v Nakşibendiyye tarikatind sûfînin mürşidinden aldığı zik sürekli olarak kalbinden ve din, linden düşürmemesi anlamında laterim, bk. Hâcegân hî
İsrâ'îliyât
Yahudilik ve Hristiyanlıktan İslâm kaynaklarına geçtiği kabul edilen bilgiler.
dîn
“Allah'ın hükmü ve yönee timi” anlamındaki bu söz zaman u içinde “Allah’a inanma ve ibadet etme konusunda herkesin veya r her milletin tuttuğu yol. ” biçie minde terimleşmiştir. Kur’ân-ı - Kerîm’de bu söz doksan iki yern de geçmektedir. Bu ayetlerde metnin konteksti içinde mealen a “yönetme, yönetilme, şeriat, İsa lâm, âdet, ceza, hudud, hesap, millet? ’ gibi anlamlarda söz konusudur. Hadis kaynaklarında e da bu terim Kur’ân-ı Kerûn’deki anlamlar çerçevesinde yer almaktadır. Özellikle ş “Allah indinde dinin aslı hanîflik (tevhid) ve İslâmdır. ” hadisi bu terimi en açık biçimde dile getirmektedir. İslâm bilginleri bu terimin tanımını Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerin ışığı doğrultusunda yapmışlardır. Bu tanımlardan en önemlisi Seyyid Şerif el-Cürcânî’ye ait olup şöyle nakledilmektedir: “Din, akıl sahiplerini peygamberin bildirdiği gerçekleri benimsemeye çağıran İlâhî bir kanundur. ” Ondan sonraki tanımlar genellikle bunu örnek almışlardır. Geç dönem din bilginleri bu tanımı daha kapsamlı bir biçime getirmişlerdir. Söz gelişi Muhammed Abduh, “Din, insanın evrendeki varlıkları duyular üstü ilâhı gerçekleri kavramasından ibarettir. ” diyerek tanımlar ve “üâhî gerçekler’! tebliğ edenler de peygamberlerdir, diyerek onlarm dini öğrenmedeki rolünü vurgulamış olur. Batılı bilim adamlarının tanımı ise bütün dinleri kapsayacak ölçüde karşımıza çıkmaktadır. Söz gelişi Rudolf Otto, “Din kutsalın tecrübesidir. ” derken, Herbert Spencer, “Her şeyin bizim bildiğimizin üzerine çıkan bir kudretin tezahürüdür. ” diye tanımlar. Max Müller ise dini, “İnsanın, çeşitli adlar ve değişen görünüşler altındaki sonsuzu kavramasını sağlayan zihnî becerisi ve yetisi. ” olarak niteler. Bu ve benzeri tanımlar, dini Tanrı kavramı ile birlikte düşünmeye ve anlatmaya özen göstermişlerdir. Farklı inançlarm oluşturduğu dinlerin adlandırılması ve tasnifi ise Kur’ân-ı Kerîm’e göre olmuştur. “Âl-i İmrân” suresindeki mealen “Allah katında hak din ancak İslâmdır. ” sözü, “Rûm” suresindeki “Allah’ın yarattığı bu dini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. İşte dosdoğru din budur. ” sözü, “Tevbe” suresindeki “O (Allah) müşrikler hoşlanmasa da dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere peygamberini hidayet ve Hak din ile göndermek. ” sözü, “Fetih” suresindeki “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere peygamberini doğruluk rehberi Kur’ân ve Hak din ile gönderen O’dur. ” sözü İslâm! kastetmektedir. Bu delillere göre kaynağınm İlâhî olması sebebiyle İslâm, hak dindir. Öteki dinlerden İlâhî vahye dayanmayanlara “bâtıl dinler” (bk. bu madde), İlâhî vahye dayanmakla birlikte orijinalitesini kaybetmiş olanlara (Yahudilik ve Hristiyanlık gibi) “muharref dinler” (bk. bu madde) adları verilmiştir. Ayrıca vahye dayanan tek Allah’a inanan dinlere “semâvî dinler” (bk. bu madde) terimi de kullanılmıştır.
aşure orucu
aşure orucu a. Muharrem ayınm onuncu günü tutulan oruç. Ramazan orucundan önce Yahudilerin bu günde oruç tutmalarını gören Hz. Muhammed, biz de Hz. Musa’ya derin saygı duyuyoruz, diyerek oruç tutmaya başlamış ve ashabma da tutmalarını söylemiştir. Hz. Peygamber, bir hadisinde, “Bugün aşura günüdür. Aşura günü sizlere farz kılınmamıştır. Hâlbuki ben oruçluyum. Dileyen oruç tutsun, dileyen de iftar etsin.” diyerek Müslümanlara örnek olmuş, öğütte bulunmuş ve bu günde tutulan orucun önemine vurgu yapmıştır.
domuz
İslâm dinînin yenmesini yasak kıldığı hayvan. İnsanı maddî ve manevî pisliklerden ve zararh maddelerden korumak için birtakım kurallar ve yasaklar koyan İslâm dinînin bu konudaki temel kaynağı Kur’ân-ı Kerîm'dir. Kaynak almarak kısastan diyete geçilmesi benimsenmeye başlanmıştır. Nitekim “Bakara suresi”, “Mâ'ide suresi”, “En'âm suresi”, “Nahl suresi” nde domuzdan pis olarak söz edilmiş ve yenmesi haram kılınmıştır. İlâhî dinlerden Yahudilikte de bu hayvanm eti yine haram kılınırken Hristiyanlıkta bu konuda açık bir hüküm söz konusu değildir. Domuzun haram kılınmasının en belirgin sebebi olarak bu hayvanın birçok hastalığın insana geçmesine vesile olduğu, özellikle onda kolesterin, yağ asitleri, kükürt, histamin, trişin hastahğı, domuz şeridi, domuz vebası, kuduz, şarbon, ruam, şap, tüberkiloz gibi pek çok hastalığm taşıyıcısı olduğu tıp dünyasmca kabul edilmiş durumdadır.
ribbiyyûn
(â^fi [Ar.] Yahudi bu geleneğinde öğretici veya yöneamtici konumundaki “Rabbâniyklayûn” (bk. bu madde) a tabi olan ricâl 568 sıradan halk için kullanılan bir Kur’ân terimi.
dalâlet
Sözlük anlamı “Yok olmak, kaybolmak, şaşırmak” olan bu söz, “Bilerekya da farkında olmayarak doğru yoldan ayrılmak, sapmak veya azmak. ” olarak nitelenmiş ve “Haktan ayrılarak bâtıla yönelme, İlâhî emirlere baş kaldırma ve aykırı davranma. ” olarak da terim niteliği kazanmıştır. Sosyal hayatta ise toplumun ortak değer yargılannı, inanç ve düşünce dünyasmı hiçe sayma veya onları çiğneme olarak telâkki edilmiştir. Dinî inançlar düzleminde ise farklı açılardan yorumlanan dalâlet, Yahudilikte Hz. Musa’nm tebliğ ettiği İlâhî kurallara uymama ve onlara karşı çıkma olarak nitelenmiş; Hristiyanlıkta, teolojik konularda aykırı fikirleri savunmak olarak değerlendirilmiş; İslâmiyette ise Hak yolundan sapmak, haram olana yönelmek, biçiminde anlamlandırılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de türemiş biçimleriyle 218 ayette söz konusu edilen bu terim, mealen “küfür ve inkâra yönelen sapıklık’ olarak gösterilmiştir. Hz. Peygamber de Kur’ân-ı Kerîm’de geçen anlamlarıyla dalâlet konusunu gündeme getirmiş; hatta dualarında, “Dalâlete düşmekten, düşürülmekten, başkalarının sapıklığa düşmesine sebep olmaktan Allah’a sığınırım. ” demeyi dilinden düşürmemiştir.
deccâl (I)
deccâl (I) a. [Ar.] Tek tanrıh dinlerde kıyamet alâmetlerinden sayılan ve insanları doğru yoldan saptırmaya çalışacağı ve olağanüstü güçlere sahip olduğu söylenen kimselere verilen ad. Bu terim, Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan doğruya geçmemektedir. Hz. Peygamber’e atfedilen rivayetlerde ise “el-mesîhü’ddeccâl” veya “mesîhü’d-delâle” biçiminde geçtiği kaynaklarda zikredilmektedir. Buna karşın Yahudilikte ve Hristiyanlıkta bu terimin çok kullanıldığı görülür. Özellikle Kitâb-ı Mukaddes’te Yuhanna’ıun mektuplannda “anti-christ” olarak Mesih’in düşmanı biçiminde nitelenen deccâl, “âhir zamanda zuhur edecek düşman.” diye telâkki edilmektedir.
Sayfalar 42–50
Muzaffer Ozak Külliyatı · Allah celle celâluhu; bu âyet-i celillerle, kâfirlerin cehennemde görecekleri şiddetli âzabı beyan buyurmakta ve diğer bir âyet-i kerimede de: «innâ a'tednâ lil-kâfiriyne selasile
Sayfalar 35–40
Muzaffer Ozak Külliyatı · tahhar olan âşıkı sadıklar! Eğer Allah ve Resûlüne iyman edip, Allah ve Resûlünü her şeyimizden ziyade severek îymanımızı kemale eriştirdi isek, hak yolunda da herşeyimizi fedaya h
Sayfalar 52–58
Muzaffer Ozak Külliyatı · her kim Allah resûlü bildi ve ona iyman etti, gönül verdi, iki cihan saadetine erdi. Hatırıma gelmişken söylemeden geçemeyeceğim: Resûl-ü zişânı rü'yâsında görmek saadetine erenler
Sayfalar 51–57
Muzaffer Ozak Külliyatı · den, senin âleme rahmet olduğundandır. Arş ve kürsi, yerler ve gökler, içlerinde bulunan mahlüklar ve bunların cümlesinin hilkatleri ve nimet bulmaları hep senin hürınetindendir. B
Sayfalar 59–65
Muzaffer Ozak Külliyatı · lallahu aleyhi ve sellem efendimizle müşerref olur. Efendimiz kendisine sorar: — Sana tevdi olunan emaneti neden yerine getirmedin? — Hangi emaneti yâ Resûlallah? — Bağdat'ta alış-
Sayfalar 57–64
Muzaffer Ozak Külliyatı · Rabbi... Tâbi'in, tabe-i tâbi'in, eimme-i müctehidiyn, ule ma-i din-i mübiyn, şehitler, gaziler, Pirân-ı-izâm ve evliya-i kiraının feyizleriyle bizleri şadân-ü handan eyle yâ Rabbi
Sayfalar 64–70
Muzaffer Ozak Külliyatı · ni ateşle doldururlar. Allah bizi ondan dünyada ve âhirette ayırmasın. Onu sev, unun sünnetine riayet et. Zira, seven meyus mükedder ve mahzun olmaz. Severim diyen ona çok salâvat
Sayfalar 65–72
Muzaffer Ozak Külliyatı · — Biz, yeryüzünün Allahıyız, demişler ve hallak-ı âlem olan Allahu zül-celâli inkâr etmemişlerdir. Belki: (0, GÖK- LERIN ALLAHI..) demişlerdir. Firavunun bile, gündüz yaptıklarına
Sayfalar 80–87
Muzaffer Ozak Külliyatı · -80 -ları helâke sürüklerler. Çiti, duvarı yani ilmi varsa, kısmen menfaat temini mümkündür. Ilim sahibi olur; bâtını ve zâhiri cem'ederse; helâk olmaktan emin olur. Ilim duvarı sa
Sayfalar 88–95
Muzaffer Ozak Külliyatı · -- Yâ Resûl.. Benim dostlarım da on sınıf kimsedir: Birincisi, zâlim hükümdar ve beylerdir, halkın üzerine âmir olanlardır. Ikinci dostlarım, kibirlilerdir. Üçüncüsü, zâlimlere uşa
Sayfalar 108–113
Muzaffer Ozak Külliyatı · O'na da deriz ki: Senin milliyetin, din ile kaimdir. Bulgarlar, Macarlar, Finliler ve bir takım kavimler aslında hep Türk soyundan idiler. Hıristiyan dinine girdikten sonra kendi s
Sayfalar 96–103
Muzaffer Ozak Külliyatı · - 96 _ yaklaştığında mübarek bir zatın kendisine havzı nebiyden bir kâse doldurup uzattığında «Kimsiniz?» diye sorar. O zatı muhterem de «Ben ol kişiyim ki, Resûlü-Ekreme büyüklerd