İrşad II · kaynak sayfaları 35–40
tahhar olan âşıkı sadıklar! Eğer Allah ve Resûlüne iyman edip, Allah ve Resûlünü her şeyimizden ziyade severek îymanımızı kemale eriştirdi isek, hak yolunda da herşeyimizi fedaya hazırlanmalıyız.
Düşman uyumuyor, şu ata sözünü unutma: «Su uyur, düşman uyumaz.» Düşman ile teşrik-i mesai eden, ne idüğü belirsizler var. Bunlar şahsî menfaatleri uğruna, vatanlarını satabilirler, mukaddesatlarımızı yıkabilirler. Halbuki kendi vatanına, kendi milletine, kendi dinine hayrı olmayanın başkasına ne faidesi olur? Böylelerinden düşman bile nefret eder ve yaptıkları ihanetin cezasını, vatanı sattıkları düşman tarafından görürler.
Şu hikâyeyi ibret ile oku ve anlat. Dinine bağlı olan nasıl mükâfat gördü, hak için kurban oldu, saadete erdi. Dindaşına ve dinine ihanet eden ise nasıl belâsını buldu.
HİKAYE Emevi Devletinde Halife olan Ömer ibni Abdülâziz, rüşt sahibi olan dört halife gibi âdil, mütteki, bilgili, Resülullaha halite olmaya layık bir zat idi. Aynen Eba Bekir, Omer, Osman, Ali rıdvanüllahi aleyhim ecmain gibi hilâfette Resûlü te msil edebilmiştir. İşte bu zatı şerifin zamanında; müslümanlar Bizans ile mücadeleye devam ediyorlardı. Bu muharebelerden birinde, islâmlardan yirmi kişi kâfire esir düşmüştü. Kayser müslüman askerlerini görmeyi pek arzu ediyordu. Zira saldırışları bir dişi pars gibiydi. Müslümanlar, saldırdığı zaman kendi zırhlı askerleri, sürüye girmiş kurttan kaçan koyunlar gibi darmadağın oluyorlardı. Bunlar nasıl insandı?
Ölüme atese atılan pervaneler gibi atılıyorlardı. Bu kahraman islâm arslanlarını görmek için sabırsızlanıyordu. Tutulan esirlerin haberi geldiği vakit, deli gibi sevinmişti. Vüzerasını toplayıp, bir meydanlık yere esirlerin getirilmesini emr eyledi. Esirler getirildi. Bunlar zaif, nahif insanlardı. Askerini mağlûp eyleyen bunlar olamazdı. Kendi askeri zırhlara bürünmüş olduğu halde, bunların sırtlarında ihramdan başka bir şey yoktu. Yüzlerce seneden beri harb halinde bulunup, bazan Bizans'ın, bazarı tran'ın galip geldiği; İskenderin bile dünyadan silemediği fran Sasâni devletini haritayı âlemden silenler bu adamların babalarıydı. İşte, şimdi de Bizans'ı Asya'dan çıkarmak isteyen bu zaif, nahif zırhsız adamlar, karşısında idi. Onlara göz gezdirdi. Imkânı yok, bunlar olamazdı.
Iran ordularını imha eyleyen. Kendi ordularını mağlûp eyleyenler bunlar mıydı? Evet! O yigitler bunlardı. Evet! Bunların sırtlarında zırh yoktu ama, kalbleri îyman dolu idi. Hepsinin de vakur halleri vardı. Bir tanesini huzuruna getirtti. İsmini sordu. Abdullah olduğunu ögrendi ve kendisine göylece teklifte bulundu:
«Abdullah! Dininden dön. Hıristiyan ol. Sana Tarsus şehrinin valiliğini vereyim. Sana, istediğin kadar kadın ve istediğin kadar para verilecek Ölünceye kadar vali kalacaksın.
Eğer teklifimi kabul etmezsen seni öldürteceğim. Işte sana iki yol. Biri… de, yaşamak; rahat bir ömür sürmek var, digerinde ise ölüm var, hangisini istiyorsun?» dediginde, Abdullah hemen cevap verdi: «Ben dinimi, fâni dünya hayatına değişmem.
Bizim için ölüm yoktur. Biz şehid oluruz. Şehidler de, Allahın indinde en yüce makama varırlar.»
Hz. Seyyid Seyfullah'ın dediği gibi:
Biz âşıkız, biz ölmeyiz.
Çürüyüp toprak olmayız.
Karanlıklarda kalmayız, Bize Leyl-ü nehar olmaz.
«Senin bana dinim mukabilinde bah şedeceğin valilik fâni ve geçicidir. Allah, bana ebedi olarak cennetini verecektir. Senin bana vereceğin güzel kadın, ihtiyarlayacak, çirkinleşecektir. Allahın bana vaad ettiği hûriler daima genç ve güzel kalacaktır. Senin bana vaad ettiğin para, ben ölünce sevmediklerime kalacak. Allahın bana vaad ettiği devlet zeval bulmayacaktır. Senin, beni tehdid ettiğin ölüm bana gülerek gelecek, ben ebedi olacağım. Ölürsem şehid, ka.lırsam gazi ünvanı bana kâfidir. Ey kâfir! Ben seni Allah'a Javet ediyorum. Küfrü, delâleti terk eyle. Güvendigin, magrur oldugun saltanatın yakın zamanda elinden gidecek, bir hüç ılacaksın. Ebedi hayat istiyorsan, Hz. Isa'ya muhabbet ve iym anın var ise; benim nebiyme ve dinime hürmet eyle. Beni dinimden çevirmeye, beni yalancı olan dünya hayatı ile kandırma ğa çalışma.. Şu dünya, milyonlarca ahlâksız kâfirlerle, İsa, Nusa, Muhammed sal- Jallahü aleyhi ve sellemden habersiz ga filler ile Cennete, azâba. âhirete ve mânevi varlığa îyman etmeven münkirlerle dolu olduğu halde, benim gibi bir müslümanı dinine dâvetten muradın nedir? Islâmı tetkik ettin mi? Eğer tetkik etti isen, neresini anlayamadın, neresinde şüphen hasil oldu? Neresini be-
ğenmedin? Yoksa papazlarının islâma ettigi iftiralara mı kandın? Yoksa bilmediğin bir şeyin mi düşmanısın? Bize yaptığın bu düşmanlık nedendir? Senin peygamberin olan Isa aleyhisselâmı tasdik ettiğim için mi benim dinime düşmansın?
Yoksa, Hz. Meryem'in, temiz ırzlı, namusu mücessem bir azize olduğuna îyman ettiğimden dolayı mı islâma düşmansın?
Yoksa, Allahı tevhid ettiğimden mi? Ona eş ve şerik koşmadığımdan ve Hz. Isa'ya senin beslediğin hürmetten daha ziyade hürmet ettigimden dolayı mı islâma ve müslümanlara düşmansın? Zira, sen Hz. İsa'ya, Allahın oğlu diyorsun, ben ise Ruhullah diyorum. Elbet ki; Ruhullah, ibnullahtan yüksek bir makam yüksek bir inançtır. Yoksa, sizler taptığınızın ne olduğunu bilmeyip, Isa, Allahın oğludur veya bizzat Allahtır deyip varlığının evveli ve âhiri olmayan, doğmadan ve doğurmadan münezzeh Allaha, evveli ve âhiri olan, doğan, yiyen, içen, kan, kemik ve sinirden mamûl bir vücuda sahip bulunan Isa'yı ortak tutmanıza muarız oldugumuzdan dolayı mı bıze düşmansınız? Eğer, sizde Allah'a, Isa'ya, Meryem'e, Incil'e zerre kadar îyman, sevgi ve saygı var ise, sizin mukaddesatınıza hürmet eden biz müslümanları dininize dâvet etmekten vazgeçer ve onlara hürmet edersiniz.
Siz, dininize dâvet edeceksiniz, sizin ve bizim taptığımız Allahı, «Allah yalnız yahudi Allahıdır» deyip, Hz. İsa'yı gayri meşru bir çocuk gibi bilen, Hz. Meryem'in namusuna dil uzatan ve Incil'i yalanlayan yahudileri dininize dâvet ediniz. Kabul etmezler ise hiç olmazsa mukaddesatınıza hürmeti öğretiniz.
Hz. Isa: «Ağzından içeriye girene değil, dışarı çıkana dikkat ediniz» buyurmuştu. Siz, bu sözü kendinize göre bozarak, ağzınızdan içeri giren domuzun necaset olmasma aldırmadınız. Insanın hem ağızdan içeri girene ve hem de ağızdan çıkana dikkat etmesi lâzım olduğunu âhir zaman nebiysi olan, bütün milletlere, bütün âlemlere nebi ve rahmet olarak gönderilen Muhammedül-Arabî ilân etmistir. İşte siz, domuzu yedikten başka, ağzınızdan çıkanı da düşünmediniz ve Hz. Isa'nın bu emrinde de yanılmış olduğunuz, dininize küfür eden vahudileri bırakıp sizin mukaddesatınıza hürmet eden müsümanları dinlerinden döndürmeye çalışmanızdan belli oldu.
Ben, senin peygamberin olan İsa'ya îyman etmiş bir müsümanım. Hz. Meryem'e hürmetim sonsuzdur. Eğer, sende in-
sanlık var ise, benim peygamberim olan Seyyidül-enbiya'nın ismini işittiğin zaman tahtından aşagı inmelisin, başından tacını çıkarıp yarıya kadar rükû eylemelisin. Bütün hıristiyan âlemi böyle yapmalıdır. Ruhanileriniz, Muhammed Aleyhisselâm ismini kiliselerinize yazdırmalı ve hürmet etmelidirler.
Bunu, her şeyden önce insanlık namına yapmalısınız. Zira, nebiyler serveri gelmese idi, Peygamberiniz Isa Aleyhisselâm kötü bir işin mahsulü zannedilecek ve Meryem ise, zina suçu ile damgalanacaktı. Bizden ne istiyorsunuz? Bizi dinimizden çevirip Hz. Isa'nın ortadan kalkmış dinine mi döndürmek istiyorsunuz? Yani siz, Isa'nı getirdiği dinde misiniz? Vah zavalhlar! Hz. İsa'nın bir tarağı, bir maşrabası, bir de elbisesini ikmek için ignesı vardl. Bır gun, bir adamı avucu lle su lç tigini gören Isa Aleyhisselâm, maşrabaya hacet yokmuş deyip onu fukaraya verdi. Yine bir gün parmakları ile saç ve sakalını tarayan bir zatı gördüğünde, bu tarağa da ihtiyaç yokmuş deyip tarağı da fukaraya verdi ve bir gün mübarek başının altına bir taş koyup yatarken şeytan: «Ya Îsa! Dünyada rahatlık arıyorsun, başmın altına taş koymuşsun» dediğinde o taşı da kaldırıp atan Hz. İsa'ya siz mi ümmetsiniz?
Patiklerinizin başında yüzbinlerce liralık elmas, yakut, zümrütle işlemeli tâç, sırtlarında yüzbinlerce liralık elbiseler var.
Kasalarınızda bekçilik yapan altınlar ve gümüşler dolu. Incil'in emri ile: «Yanağma tokat yersen diğer yanağını çevir!»
sözüne mukabil elleriniz mâsum insanların kanları ile bulanmış, yüzbinlerce mâsum halkın haklarını çiğneyip, onlara yaptığınız zulümler ile dünya entrikaları ile yüzleriniz, gönülleriniz kapkara olmuş. Dünyaya doyamadınız. Kalbleriniz kin, hased, şehvet ve hubbu mal ile dolmuş, kalbinizde Allah'a ve nebiysi olan Isa Mesihe yer bırakmamışsınız. Sız, kasalarınızı doldurdunuz. Halbuki Isa nebi üzerinde iğne bulunduğu icir ikinci kat gökte kaldı. Acaba sizin yeriniz esfeli Sâfilinin neresidir? Hem, siz Isa Aleyhisselâma ne hakla îyman edebilirsiniz ve sahip çıkıyorsunuz? Hz. Isa, Israil peygamberidir. Musa'nın yolunu bozan yahudilere nebi olarak gönderilmiştir.
Romalilar, ona ne için Antakya'ya geldiğini sorduklarında, onlara: «Benim sizin ile işim yoktur. Ben Israil koyunlarını toplamağa geldim dememiş miydi?»
Bir müslüman esirin, kendisine karşı bu korkunç hakikatleri korkmadan çekinmeden, yanındaki asker, kumandan ve papazlarına aldırmadan, korkusuzca haykırması kralı fe-
na halde kızdırmıştı. Abdullah ise, hakikaten isminin mânasını örtaya koymuş, yani gerçek bir «Abd» Allahın has kulları gibi hareket etmiş ve hakikati söylemekten zerre kadar çekinmemişti. Kral derhal cellâda seslendi «Söyletme şunu, vur kellesıni.» Butun papazlar kıpkırmızı olmuşlar, Abdullah bir yandan «Işte Hz. Isa'nın vekillerine bakınız. Hz. Isa, kalb kırmaktan ne kadar çekindi ise, sizler de, o kadar müslüman kanı dökmeğe heveslisiniz.» diyordu. Onlar ise «Cellât, cellât vur gunu, konuşturma!» diyorlardı.
Cellât, Abdullah'ı katletmek istediğinde, Abdullah mü'mine yakışır bir vasıfta elleri arkasına bağlı olduğu halde koyun gibi teslim olmadı. Cellâda tekme savuruyor, Hz. İsa'ya îyman ettik diyen bu zalimlere karşı hakaretle bakıp, yüzlerine tükürüyordu. Eli bağlı bir esiri, utanmadan öldürmeye yeltenen bu kabelerden nefred ediyordu. Bir de kendi mensup olduğu dini islâmın esire olan muamelesini ve Allahın bu husustaki emrini düşündü. İslâm bulunduğuna, Muhammed ümmeti olduğuna tekrar hamd-ü senâ eyledi. Zira, islâm dini, «Esire yediginden yedir, giydiginden giydir» diye emretmiştir.
Esire ikram edeni, Kur'an da şöyle metheylemişti:
Esteizü billâh: (ve yut'imûnetteâme alâ hubbibi miskiynen ve yetiymen ve esiyrâ)
Insan sûresi: 8 Meâli gerifi: «Miskine, yetime ve eşire ve sevdikierine sevdikleri taamdan, yani yiyeceklerden yedirirler ve derler ki:
Sizlere Allah rızası için yedirdik, bu ikramımıza karşılık sizden ne bir menfaat, ne de bir teşekkür isteriz! Biz, bunun mükâfatını; ancak Allahtan bekleriz.» Şimdi, bunların esire yaptığı muamele ile islâmın yaptığı muameleyi bir düşün?
Abdullah, bunları düşündü ve sanki bu âyetler ona okunuyordu. Cellâdın kılcı giddetle Abdullah'ın başına indiğinde, Abdullah: «Eşhedü enlâilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhu ve resuluh» demekte idi. Kelle kopmuş, meydanda yuvarlanıyor ve gu âyetleri tilâvet ediyordu:
dessokes Esteizü billah: «Ya eyyetühen nefs-ül mutmainne, ircüy ilâ rabbiki râdiyeten merdiyye fedhuli fi ibadiy vedhuliy cennetiy sadakallahul aziym.
Fecr sûresi: 27 Meâli şerifi: «Ey yakinen îyman etmiş nefis; ben senden raz, sen benden razı olduğun halde bana dön, kullarımın arasına ve cennetime gir.»
Diğer esir mü'minler «Allahü ekber» diye tekbir almışlar, kâfirlerin kalblerine korku salmışlardı. İkinci esiri getirdiler, o da aynı teklifle karşılaştı. O da cevabında: «Ben dinimi dünyaya, bâki olan âhiret hayatımı, geçici dünya hayatına değişmem» dedi. «Arkadaşını öldürttüm, seni de öldürttürüm!» diyen krala, «Canıma minnet bilirim! Ölenler yalnız cellâdın öldürdükleri midir? Cellâdın öldürmedikleri ölmeyecek mi?»
dedi. «Seni cellât öldürmüyorsa, şimdi sen hiç ölmeyecek misin? Biz, Allaha inanmış insanlarız. Hz. Muhammed'e gönül vermişiz. Hz. Muhammed bizi ölüme çağırdı mı, ölümü hayata, yaşamaya tercih ederiz. Hz. Muhammed, bizi hastalıga çağır-, sıhhate tercih ederiz. Nebimiz, bizi cehenenneme çağırsa, cennete tercih ederiz. Fakirliğe çağırsa, zenginliğe tercih ederiz. Onun çağırdığı yer samanlık olsa saraya; toprak olsa, altına; taş olsa yumuşak yatağa; zehir olsa şifaya tercih ederiz.
Oysa ki onun dâveti daima nûradır. Onun dâveti cennete ve cemali ilâhiyyeyedir. Onun dâveti insanlığadır, velevki bunların tersi olsa bile, ona öyle bağlanmışız ki, ikrarımızdan asla dönmeyiz» dediğinde kral «Cellât!» diye seslendi. Bu esir de müslümana yakışır bir hal ile cellâtla savaştı. Ah ne olurdu elleri arkasına bağlı olmasa idi! Kelime-i gehadeti söyleyerek mübarek başı vücudundan yere düştü, kelle yerde dolaşıyor, hem de şu âyeti tilâvet ediyordu: