İrşad I · kaynak sayfaları 108–113
O'na da deriz ki:
Senin milliyetin, din ile kaimdir. Bulgarlar, Macarlar, Finliler ve bir takım kavimler aslında hep Türk soyundan idiler.
Hıristiyan dinine girdikten sonra kendi soyu olan Türklüğe, düşman olmuşlardır. Çünkü, bir milletin bekası din, dil ve an' anesi ile kaimdir. Bunlardan biri terkedilirse o millet aslını kaybetmeye mahkûmdur. Nasıl ki, uzun müddet Osmanlı Devletinin idaresi altında, dil, din ve an'anelerine bir baskı görme.
den yaşayan Bulgar, Macar ve Yunanlılar, o idare yıkılınca derhal eski soydan gelen vasıfları ile birer devlet kurabildiler.
Bunların içinde din ve lisanları, an'anelerini kaybedenler ise, Türk harsı içinde Türk ve müslüman oldular. Peki; nasıl oldu da biz Türkler Arap lisanını ve islâmlığı kabul ettiğimiz halde Türklüğümüzü kaybetmedik, diyecek olurlarsa, onlar unutmamalıdırlar ki; Türkler, islâmlığın bütün dünyaya yayılmasına sebep olan bir önderlik vazifesini icra etmişlerdir. Eğer, böyle bir hâkimiyet kurmasalardı, Türkler de Araplar arasında kaynaşıp milliyetlerini kaybedeceklerdi. Onun için değil midir ki;
Osmanlı Devletinden bahsederken, sadece Türk Devleti veya Islâm Devleti değil, Türk ve Islâm Devleti denilmekte ve meydana gelen medeniyete de Türk ve Islâm Medeniyeti adı verilmektedir.
Şayet, islâmiyeti terkedecek olursak, bu sefer tesirinde kalacağımız milletin dinine intibak ederek Türklüğümüzü kaybeder ve Türklüğe düşman kesiliriz. Zira, din, milliyetleri ortadan kaldırır, nasıl ki, gayri-müslim olan bir kimse, İslâmiyeti Türkiye'de kabul ederse iki nesil sonra Türküm der. Veya gider Hindistan'da islâm olursa iki nesil sonra evlâtları, Hindliyim derler. Aynen, bir müslüman da gidip hıristiyan ülkelerinden birinde hıristiyan olursa onun bir iki nesil sonraki evlâtları hıristiyanım derler ve mensup olduğu milliyetin iddiasını güderler. Işte bu sebeple islâmlığı terkedelim de ahlâk ve geleeklerimizi onlar gibi yapalım diyenler bu dünya sonundaki kötü âkıbetlerini sezemedikleri gibi, bu dünyadan sonraki âkıbetlerini hiç sezemiyorlar ve idrâk edemiyorlar demektir.
Allah muhafaza buyursun ve bizi, Islâmdan ayrılıp da âhirette îmansız muamelesi görenlerden, bunun neticesi, sonu gel-
meden ebedi hüsrana uğrayan, zavallılardan eylemesin. Amin!
Bi-hürmeti seyyid-il-mürselin!
Incil'deki tahrif edilmiş kaideleri geriye atan hıristiyan âlemi. Kur'anin bazı ahkâmını, alarak yücelmişler, bugünkü medeniyet zirvesine çıkmışlardır.
Onların dalâlette olmalarının sebebi, Cenabı Peygamberi kabul etmemeleri. Yalnız, Peygamberimizin yüce sıfatlarından birisi olan FETANET ini kabul ve tasdik etmektedirler ki, fetanet yüksek akıl mânasına gelir. Garplılar, Peygamberimiz hakkında: (Akıllı bir kimsedir.) demek suretiyle, yalnız bu sıfatını kabul etmektedirler.
Allah'ı kabulde, Hıristiyan âlemi ile birleşiriz. Yahudiler ve Hıristiyanlar, Allah'ın varlığını kabul ederler. Onlarla ihtilâfımız, nübüvvettir. Biz, onların peygamberlerine îman ettiğimiz halde, onlar bizim peygamberimizi, yani Mahbub-u Hüda' nın nübüvvetini hasetlerinden ötürü kabul etmezler. Hattâ, bazıları: (Hazreti Muhammed Peygamberdir, fakat bizim peygamberimiz değildir.) demektedirler. Bazıları da: (Peygamberleri kabul etmeden, Allah'ı kabul etsek) diyorlar. Peygambersiz Allah bulunmaz. Bulunsa da, hakkı ile bilinmez. Kaldı ki, böyle söyleyenlerin hayranı oldukları Hıristiyan âlemi ve Yahudiler, birer peygamberin arkasından gitmekte ve o peygamberin adı ile isimlenmektedirler.
Halbuki, bütün Musevi ve Hıristiyan âleminin asırlardan beri peşinden gittikleri ve hürmet ettikleri Isa ve Musa aleyhisselâm, hazreti fahri âlemin ümmeti olmayı Cenabı-Haktan dilemişlerdir. Bizler ise, âvât-ı-beyyinat ile âmil olmayıp, bu derekâta düşmüşüz ve elbette geri kalmışız. Bu geriliğimizi de, tembelliğimizden, miskinliğimizden değil de, Islâm dininden bilmişiz. Bütün mes'ele budur. Aslında yukarıda da söylediğimiz gibi, bütün peygamberler:
— Yâ Rab! Ne olur, bizi de sevgili habibin (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinden, yani Ummet-i Muhammed'den bir fert olarak yaratsaydın, diye niyaz etmişlerdir.
Mü'min kardeşim! Kıymetini, mevkiini, dereceni anla; an-
la da Allah'tan irfan iste, acınacak durumlara düşme, bu zilletten kurtul!...
Kur'an'ın ahlâkı ile ahlâklanan hıristiyan milletleri, sadece bu ahkâmı yerine getirmekle kalıyorlar. Onların müslüman olabilmeleri için lisanları ile de: (Ben müslümanım!) demeleri, yâni (Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah) kelime-i-tayyibesini söylemeleri şarttır. Belki, Allah onlardan ahkâmı ilâhiyeye itaat eden ve fakat lisanı ile müslümanlığını ikrar etmemiş, daha doğrusu müslüman olduğunun farkına varamamış olanlara hidayetini ihsan ederek o kelime-i-tayyibeyi söylemeği de nasibeder. Zira, ahlâk güzelliğinden dolayı, îman şerefine erişen çoktur. Kötü huyundan dolayı, îmanı kaybeden de az değildir.
Beri tarafta, bazılarımız da Islâm olmak şartını ikrar etmişizdir ama, amel tarafımız, yani Kur'an'ın hükümlerine itaatimiz gayet zayıftır. Elbette, bu gibiler de kâmil birer müslüman değildirler. Ne var ki, bunlar kibirlerini kur'mışlar ve (Lâilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah) kelime-i-tayyibesini ikrar ve îmanlarını bü şekilde izhar etmişlerdir. Bu gibi kimseler, günah ve isyanları sebebiyle Allah'a karşı gelmişlerdir. Fakat, Allah'a ortak koşmamış, O'nu inkâr etmemiş ve O'nun sevgili resûlüne de hakaret etmemişlerdir. Yaptıkları bu kötülükler, günah ve isyan olarak kalmıştır. Onların, tövbe ve istiğfar etmeleri, evvelki isyanlarını tekrar etmeyeceklerine dair Allah' tan af, mağfiret ve yardım istemeleri halinde, hiç şüphe yoktur ki Cenab-ı Hak onlara da rahmet kapılarını açacak ve affı ile şâd edecektir. Zira Allah gafur-ur-rahîmdir. (Bana yürüyerek gelene, ben koşarak gelirim.) buyurmaktadır. Bununla, insanlara hiçbir şekilde ümitlerini kaybetmemelerini hatırlatmaktadır. Allah, her iki halde bulunanlara da hidayet ihsan eylesin, âmin bi-hürmeti seyyid-il-mürselin.
Şimdi bir nebze de îmandan bahsedelim:
Allah'a îman üç derecedir:
1 - Ilmel yakin 2 - Aynel yakin 3 — Hakkal yakin
Bunları misâl vererek izah edelim:
Ilmel yakin şu demektir: Meselâ, bir şehrin ismini verdiler. (Bursa şehri var) dediler. Bursa adında bir şehrin var olduğunu öğrendik, öyle haber verdiler, fakat gidip görmüş değiliz. Bu, ilmel yakindir.
Vaktâki, o şehri görmek isteyip yola çıkarız ve şehre yaklaşırız. İşte o anda, şehrin umumî görünüşünü yani, bir dağ eteğine mi kurulmuş, yoksa bir göl, bir deniz kenarına mı. ne kadar büyüklükte bir saha üzerinde kurulmuştur? Binaları nasıldır? Bütün bunları şehre yaklaştıkça görüp idrâk ederiz ve bu andaki bilgimiz aynel yakin derecesindedir. Işittikten sonra, şimdi de kendi gözümüzle görmüş ve o şehrin hakikaten var olduğunu idrâk etmiş oluruz.
Fakat bu derecedeki bilgimiz, bize o şehir hakkında istenen tam bir bilgi temin etmiş olmaz. (Uzaktan şehri gördüm işte) deyip geri dönmek mantıklı insanın hali değildir. Bir de şehrin. içine girip görmesi lâzımdır. Zira, ne sokaklarını, ne semtlerini, ne binalarını görmüş değildir. Nihayet, şehri karış karış gezip görebilir. Işitip, gözümüzle de gördükten sonra, bir de o şehirde bizzat diğerleri gibi yaşayıp, o şehir hakkında ne varsa her şeyini öğrenip bilmiş olur ki, bu elde ettiğimiz bilgi derecesi de hakkal yakin derecesidir.
Böylece önce ilmel yakin, yâni işitmekle, sonra aynel yakin, yani görmekle, daha sonra da hakkal yakin, yâni tatmak derecelerine ulaşmış oluruz.
Imanın üç derece olduğunu bu dünyadaki misâliyle verdik. Şimdi bu misâli gözönünde tutarak, Allah'a îmanın derecelerini tekrar tetkik edelim.
Allah'ın varlığını ve bir olduğunu ve bütün bu âlemlerin sahibi, yaratıcısı olduğunu, onun Resûlleri, (aleyhimüsselâm)
habercileri vasıtası ile işittik ve îman ettik. Işte bu îman, ilmel yakin derecesidir. Bütün akıl, iz'an ve idrâk sahipleri bu derecede bir îmana sahiptirler. Kısacası bütün mü'minlerin îmanı ilmel yakin derecesindedir.
Bu emirlere, kimisi son derece kayıtsız bir durum takınır.
Allahın varlığını ve birliğini tasdik ettiği halde onun emirlerini yerine getirmez. Getirse bile, sıkıntı ile bir angarya kabilin-
den yapar. Tabiî, böyle kimsenin bir üst dereceye terfi edeceğini kimse iddia edemez. Böyleler tövbe, istiğfar etmeden öbür dünyaya göçerlerse, yarın huzur-u Ilâhîde büyük mahcûbiyetlere düşeceklerdir. Allah, cümlemizi böyle olmaktan muhafaza buyursun. Amin!... Bi hürmeti seyyidil-mürselin.
Buna mukabil, yukarıda bahsettiğimiz gibi Allahın emirlerine gayet dikkat ederek yerine getirmek isteyenler, Allahın sevdiği kullarıdır.
Bu gibilerin, emirleri yerine getirmek için gayret ve şevk göstermeleri Allahın en hoşuna giden hallerdendir. Bu gibiler, her ne kadar aynel-yakin derecesine basmamışlarsa da, o dereceye çağrılabilecek topluluk arasında olduklarını unutmamalıdırlar. Şayet bunlar yoldan sapmazlarsa! Bundan başka, hir de, Allahın emirleri hususunda son derece titiz, son derece hassas ve onun emirlerine muhalif, görünüşte cezbedici, kandırıcı bir takım dünya zevklerine, eğlencelerine dahi itibar etmezler ise, işte bu kimseler Hakkal-yakin derecesinin en kuvvetli namzetleri olurlar. Yalnız bunu bilhassa belirtmek isterim ve yalnış anlaşılmasından endişe duyarım. Bir takım kimseler:
(Peki, dünyada hep ibadet mi yapacağız, hiçbir eğlence, hiçbir «gezip tozma» hakkımız değil mi?) diyecek olurlar. Dikkat edilirse, yukarıda itibar edilmemesi gereken dünya eğlence ve zevklerinden kasdettiğimiz, Allahın Kur'andaki emirlerine muhalif yani, aykırı olanlarıdır. Yoksa bu emirlere hakkı ile riâyet eden kimseler bütün dünyayı gezsin, tozsun. Bütün mübah olan eğlenceleri takip etsin. Yeter ki, edep, iffet, ırz namus ve haysiyetini titizlikle muhafaza etsin. Bu hasetlerini rencîde edebilecek eğlenceler, zaten bir eğlence değil, bir rezalet, bir insanlık dışı vakit geçirmedir ve insan için her iki tarafta da neticesi hüsran olan bir durumdur.
Bahsettiğimiz bu ikinci dereceye, artık girmeye hak kazanacak sıfatlara sahip olmuş mü min, Allahın yalnız sevdiği bir kulu değil, aynı zamanda takdir ve tebcil ettiği bir kulu olmuştur. Ona, (Madem ki, sen bana bu kadar yaklaşmak için gayret sarfettin, o halde senin bu emek ve gayretlerini boşa çıkaracak değilim. Sana hasretini çektiğin cemâlimi gösteriyorum.)
buyurulacaktır. Artık o kişi, dünyada her eşyada Allahın varlığını görür, hisseder, düşünür. Onun için dünyada hiçbir zaman ruh sıkıntısı, manevi boşluk, gaile, gam, keder v.s. gibi elem verici şeyler kalmaz, gönül safaya erer. Kimbilir; belki de savtsız, cihetsiz, mekândan münezzeh olan Allah celle bizatihi cemâlini gösterdiği kimseler, bu ihtişam karşısında büyük bir denizi, ufak bir bardağa boşaltırken taştığı gibi Hallac-ı Mansur, Beyazıtı Bestamî gibi kendilerini kaybederler de, denizlerin bir nihayeti olduğu halde, bu bardağa değil, en büyük kaplara dahi sığdırmak imkânsız iken nihayetsiz olan Allah zevki, nasıl taşmasın? Taşar da, Hallâc gibi: «Enel Hâk» der:
Mest olanların kelâmı kendinden gelmez veli, Pest «Enel Hâk» nice söyler kişl Mansur olmadan.
Aynel yakin mertebesine erişen kimseleri, Allahın da takdir ve tebcil ettiğini söylemiştik. Işte bir de bundan daha ileri olan bir üst derecesi vardır ki, Hakkal yakin mertebedir. Bu mertebeye ayak basmış kimseler, Allahın emir ve nehiyleri hakkında en titiz en hassas, en itaatli olanlardır. Hatta farz olan emirlerden sünnetlerden başka nevafil dediğimiz ibadetleri, yapılıp yapılmamasında bir mecburiyet olmayan ibadet ve taatleri dahi hassasiyetle, istek ve arzu ile yapanlardır. Artık, bu gibilerle Allah arasında teklif, tekellüf dahi kalmaz, aradaki perdeler kalkar. Allah ile olur, Allah'da olur. İşte, Allah ile olmak, Allah'da olmak demek bu demektir.
Artık, bu mertebeye dahil olanlara bazı mübah olan, yâni yapılıp yapılmamasında herhangi bir günah ve sevap olmayan şeyler bile yasak olur. Oyle ki, mübah olanı yani yapılmasında bir suç olmayan bazı hareketleri yaptığımızda meselâ; sadece vakit geçirmek, eğlenmek için, Allahın emirlerine muhalif olmamak sartiyle yaptığımız hareketlerle, eğlencelerle günâha girmiş olmayız. Buna mukabil Hakkal yakin mertebesinde bulunan bir kişiye, bunlar da yasak olur. Onlar Allah'tan başka bir şey tefekkür ettiler mi, günahkâr olurlar.
(Bu, nasıl şey?) diye soranlara, yine dünyadan misâl vere- Irşad. Cilt | — F: 8