İrşad I · kaynak sayfaları 101–107
tan taşa çarpacağız. Fakat yine söylüyoruz ki, faydası yok!
Gelin kardeşlerim! Allah yoluna, îmana. Gelin yoldaşlarım!
Allah Resûlü, Hak nebî, Hz. Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem'in yoluna, kurtarıcı yol budur. Felâha götüren yegâne yol budur.
Evet; dünya, âhiretin tarlasıdır. Hiç görülmüş müdür, bir kimse buğday ekip de mahsûl zamanı arpa biçsin? Bu ne kadar imkânsız ise, bu dünyada fenalık eken orada iyilik bulamaz, aynı şekilde bu dünyada iyilik eden de şüphesiz orada kötü muamele ile karşılaşmaz.
Gelin; suçlarımıza nedamet edelim, kendimizi bu zilletten kurtaralım. Allah'ın indinde makbul olalım. Kötü ahlâklarımı- 4 terkedelim, tembelliği de bırakalım. Su cennet vatanı çalışarak, uğraşarak, birbirimizi sevip, sayarak, düşmanlık, kin ve hasedi bırakıp karşılıklı yardımlaşarak Allahı ve dini Muhammedî'yi (aleyhisselâm) terketmeden hem dünyamızı, hem âhiretimizi kazanalım. Yarın, kıyamet gününde, hesap gününde bu vatanı bize bırakan şehid ve gazi babalarımızın yüzlerine nasıl bakabiliriz? diye bir düşünelim. Sen inkârı bırak, îmana yapış.
(Ahiret var mıdır, cehennem var mıdır?) deme de orada mahcubiyet verecek, seni nâra sürükleyecek kötü huylardan vazgeç. Hem cehennemde ateş de yoktur. Ateşini sen burada iken hazırlayıp götürmüş olursun.
HİKÂYE Ehlullahtan Behlûl Dânâ, bir gün halife Harun Reşit ile karşılaşır. Kendisini tanıyan hükümdar, bu mübarek zata:
— Yâ Behlûl! Nereden geliyorsun böyle? diye sorar. Hazret, hiç düşünmeden:
— Cehennemden geliyorum, cevabını verir.
Harun Reşit, şaşırarak tekrar sorar:
— Ne işin vardı orada?
Behlûl Dânâ anlatır:
— Efedim; ateş lâzım olmuştu. Cehenneme gideyim de, biraz isteyeyim dedim. Fakat, oradaki memur bana: (Burada ateş yoktur.) dedi. (Nasıl olur, Cehennem ateş yeri değil mi?) diye
sorunca: (Evet; gerçekten burada ateş yoktur. Her gelen, ateşini dünyadan getirir.) cevabını verdi.
Dehşete kapılan Harun Reşit, kendisinden tekrar sordu:
— Yâ Behlûl! Ne yapayım ki, oraya ateş götürmiyeyim?
Behlûl Dânâ, hızla uzaklaşırken haykırdı:
— Adâlet... Adâlet... Adâlet...
Ey imam efendi: Hırsızlık yapmıyorsun ama, vazifeyi terkediyorsun.
Ey müezzin efendi: Yankesicilik etmiyorsun ama, görevini önemsemiyorsun.
Ey Kayyum efendi: Sen de dolandırıcı değilsin ama, câmii süpürmüyorsun.
Anlayana sivrisinek saz Anlamayana davul zurna az.
Ey müslümanım diyen kişi!... «Temizlik imandandır» levhasını asmışsın, bu bir hadisi şeriftir, ama neden kalıbın ve kalbin temiz değil?... Et ile, kalın kâğıdı da beraber koyup, kilosunu... liraya satan kasap? İmamın arkasında kıldığın beş vakit namaz, sakın yorgunluktan ibaret olmasın?
«Kisb eden Allahın dostudur» levhasını asan tüccar, esnaf!... «Muhtekirler mel'undur» hadisi şerifini okumadın mı, okuma bilmiyorsan da duymadın mı?... Niçin ihtikâr yapıyorsun? Niçin vurgun yapıyorsun?
Iş sahiplerinden rüşvet bekleyen memur!... Onları günlerce süründüren zalim!... Öldüğün zaman musallada, «bu nasıl kişidir?» diye soracaklar. Bunu hiç düşünmedin mi? Ey bu milletin önderleri... Her çoban, kendi sürüsünden mes'uldür.
Sizler de hepiniz birer çobansınız. Milletinizden, ailenizden, çoluk - çocuğunuzdan mes'ulsünüz. Bu hadîsi şerifi işitmedin mi? Işitredin farzedelim, tarih de okumadın mı?
Hz. Omer (radiyallahü anh) efendimizin, «memlekette bir koyunu kurt kapsa, Allah Ömer'den sorar» diye ağladığını tarih kaydediyor. Allahın yardımını talep eden Amerika başkanının resmini de görmedin mi?...
Müteveffa Kennedy'nin, (Pasifikteki balıkçı bizim kadar
refaha kavuşmayınca mes'ud olamam) dediğini de duymadın mı?... Insaf edelim, hep duymuş okumuşsunuzdur ama, bize ibret vermedikten sonra nasıl hatırlayalım?...
Gürüyorsunuz mü'minler! Onlar gayri - müslim oldukları halde, bizim sahip olmamız gereken ahlâka, sıfatlara nail oldukları için Allah onları dünyaya hâkim kıldı.
Ya biz, ne haldeyiz?
... Sofunuz bir türlü, sefihimiz bir türlü. Gelin uyanalım. Kur'an bizi insanlığa davet ediyor ama, biz hangi hükümlerine itaat ediyoruz? Dört asırdan beri bu beldede Kur'an okunduğunu zannedenler yanılıyorlar. Kur'an'ın sadece harfleri okundu fakat, ahkâmı, emirleri hakkı ile okunup yazıldı mı? Bizlere insan gibi yaşamayı öğreten, dünyada ve ahirette bizi hakikaten refah ve saadete kavuşturacak olan Allah Kitabını ne yaptık?.. Bir fal kitabı olarak kullandık. Kötü amellerimizin vasıtası olarak kullandık, ona herhangi bir kitap muamelesi yaptık. Bir de onu sadece ölülerimize okunan bir rahmet kitabı olarak telâkki ettik. Halbuki ölenlerin artık Kur' anın ahkâmı ile âmil olmalarına yâni, onun emirlerine göre hareket etmelerine imkân yoktur ki... Ruhlarına okunan Kur'an, onların belki azaplarını hafifletecek veya onlara cennet ni'me.
ti olarak takdim edilecektir.
Biz canlı ölüler ise, onun hükümlerine riayet etmek şöyle dursun, ayak altı ettik. Beni bu sözlerimden ötürü tekfir ve tel'in edecek varsa, onu da şahid tutarak imanımı tazelerim ve «Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah» derim.
Hıristiyan âlemi, Incil'i geriye atıp yüceldiler. Biz ise, onlar gibi yapalım diye ve Islâm dinini hıristiyan dini gibi zannederek Kur'anı geriye atıp geri kaldık. Nasıl mı?
Meselâ, biz müslümanların günde beş farz, altı sünnet, on müstehap olarak ellerimizi yıkamamız lâzımdır. Ama, topraktan hâlk olunduk, sonra dağılırız diye bir defa bile ellerimizi zorla yıkarız. Temizlik îmandan olduğu halde, üstelik cünup gezmekte bile maalesef hiçbir mahzur görmiyenlerimiz var.
Incil kaidesine göre ise, bir hıristiyanın «vaftiz suyu»nun çıkmaması için ömründe hiç yıkanmaması gerekir. Halbuki onların günde dört beş defa duş yaptıkları vâkidir.
Gidiniz Hıristiyan diyarındaki sokakları görünüz, insanları görünüz.
Ben fakir; hem islâm diyarlarının bazısını, hem de batı diyarlarının bazılarını görerek bizzat şahid oldum ki, bizde görülmesi gereken hasletlerin hemen hepsi onlardadır. Buna mukabil, bir yığın elem ve sıkıntı verici hâdiselerin ve her türlü yalan dolan vesairenin bizlerde geçer akçe olduğunu görerek şimdiye kadar merak ettiğim, bâtıl bir din mensuplarının yücelik kazanması sebebine, cevap bulmuş oldum. Öyle ki, meselâ içkinin su gibi içildiği bir memleket mensupları, meyhanelerini günün ancak birkaç saatinde ve sanki bir kabahat yuvası imiş gibi gizli yerlerde faaliyette bulundururlarsa ve otel gibi gece gündüz daimî surette açık ve faaliyette olan bir müessesenin mensuplarını, dinî vazifelerini ifa edebilmeleri için nöbetleşe kiliseye gönderirlerse, gündüz çalışan bir taksi şöförünün, akşam saatin 5'i vurduğu sırada bizi yağmur altında arabasından nezaket ve rica ile indirerek (Kusura bakmayınız, sizin artık 5'den sonra çalışan taksilere binmeniz lâzım) deyip meslekdaşlarının hak ve hukukuna kendi kendini kontrolcu tâyin edecek kadar dürüst ruh sahibi olursa, o memleket kâşâneye dönmez mi, ki evvelce hakikaten hepsi birer virane misali idi. Hem mânen, hem maddeten... Şimdi müslümana lâyık bir ahlâk, temizlik ve doğrulukla hem mânen, hem de maddeten yükselmişlerdir.
Şâirlerimizden biri:
Diyarı küfrü gezdim; beldeler, kâşâneler gördüm, Dolaştım mülkü islâmı, bütün virâneler gördüm.
demekle işin sadece maddesine mi bakmıştı acaba?... Halbuki o, her işte maneviyat arayan birisi olarak bilinir. Bir kâşâneye ruhu, sütü bozuk, ahlâkı beş para etmez, çapulcu, yıkıcı ve kırıcı birisini, cicili bicili elbiseler giydirerek oturtun, çok değil, üç - beş zaman sonra o bölgenin elle tutulacak yeri kalır nıı?
Aynı viran olmuş o binaya üstü başı hiç de düzgün vaziyette olmayan fakat, ruhen, ahlâken, insanlık bakımından gıpta edi-
lecek, imrenilecek birisini oturtun. O, muhakkak orayı tekrar bir kâşâne haline getirecektir. Bu misâl zihninizden silinmeden, bu hale düşmemizin sebebini gelin sizlerle, beraberce araştırıverelim. Islâm çıkmazdan evvelki memleketlerin vahşeti, bütün tarih bilenlerce hattâ mektep kitabı, okumuşlarca da malûmdur. Yine bu kimseler hep bilirler ki, Islâmiyeti kabul eden ve yalnız kabul etmekle kalmayıp onun gösterdiği yol üzerinde hareket eden her kavim, her millet bütün dünyaya kendi isimlerinden asırlarca bahsettirecek insanlık ve medeniyet örnekleri, vermişlerdir. İşte, o zamanki Arap yarımadasının İslâmdan evvelki insanların hali ile sonraki hal ve medeniyetleri işte hâlâ dillere destan olan, bir zerafet, bir incelik, bir letâfet ve bir ilim, irfan yuvası olarak hatırlanan Endülüs, Gırnata medeniyeti, işte hâlâ eserleri yaşayan Selçuk medeniyeti ve nihayet işte asırlar boyunca memleketler değil kıtalar aşırı, âdeta dünyanın o zaman bilinen bütün sahasına, akla gelebilecek, her türlü, gerçek insanlığın, gerçek medeniyetin, ahlâkın.
adâletin, faziletin, ilim irfan ve san'atın, zerafet ve nezaketin çelebiliğin, centilmenliğin en üstün, en belirli örneklerini vermiş olan Osmanlı Türkleri ile, diğer islâm medeniyetlerinin, hüsranla son bulmalarının sebebi nedir acaba?
Bunu kendimize hiç sorduk mu?
O Türk ve Islâm devletleri ki; bugün aya çıkma yarışı içinde bulunan devletleri bir mektupla sindirir ve yine bugün me.
deniyeti, ilericiliği kimselere kaptırmak istemeyen bazı gayri müslim devletleri, başlarında bulunanların zulümlerinden korumak ve kurtarmak için kapısında dilendirirdi. O devletler, Türkün ve müslümanın himayesinde bulunmayı cana minnet bilirlerdi.
Böylesine güçlü devletler ve medeniyetler, nasıl oldu da zillete ve hüsrana düşerek yıkıldılar?
Acaba buna, islâmlığı kabul etmiş olmaları mı sebep olmuştu? Hayır! Öyle olsa idi; bu millet daha islâmlığı kabul ettiği zaman bu zavallı hale düşmesi lâzım gelirdi. Islâm olmadan evvel bu millet, çok kuvvetli bir millet mi idi? İslâm olduktan, dinin peygamberi olan insanoğlunun sembolü Hz. Muham-
med (Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem)in insanlara gösterdiği, Allah Kitabı olan Kur'an'ın ve Hadis-i Şeriflerin yolundan gittikleri, ona hürmet, sevgi ve bağlılık, âzami itaat, titizlik gösterdikleri için mi bu zelîl duruma düştüler ve namları pâyeleri ayak altı oldu?...
Hayır! Hayır hiç de böyle değil! Tamamen ve tamamen aksi sebeplerden ötürü bu millet; küçük, beşyüz çadırlık bir kabile iken Allaha, Kur'ana, Peygambere, Ulemâ ve meşâyihe hürmet ettikleri için, Allahın yardımı ile şarka ve garba, şimâl ve cenuba sahip ve dünyaya hâkim olmuşlardır. Sonra, bu güzel gidişlerini bırakıp, adâlet yerine zulüm, itaat yerine isyanı alıp, Kur'anı geriye attıklarından dünyadan silindiler.
Yoksa islâm onları geri bırakmadı...
Sen geriliği islâmda, ilerlemeyi küfürde mi zannediyorsun?
Bu dersimiz; meşhur filozofun «Düşünüyorum, o halde varım» diyen insanoğlunun en mümtaz ve kıymetli malı olan akıl, düşünce ve idrak sahibi olanlar içindir. Bu hasletlerin kendinde var olduğunu iddia edip de, hakikatleri görmeyen veya görmek istemeyenlere, içi saman dolu boş kafa sahiplerine hitap etmiyoruz.
Bu gibi kimselerin insanlara faydası şöyle dursun, zararları olur. Zira, içi saman dolu bir çuval yalnız bir işe yarar, hayvanın karnını doyurur. Içi boş bir kafa, akıldan yoksun bir kafa dediğimiz gibi fayda şöyle dursun, zehirleyici, akrepten, yılandan da beter zehirler saçar, insanların ruhunu öldürür. O zavallı hayvanlar, zehirledigi kimsenin sadece hayatına son vermekle yetinirler.
Ama böyleleri öldürmez, insanı en üstün mahlûk halinden, en aşağı mahlûk haline düşürür, ebedî hüsranına sebep olurlar.
Evet; hitâbımız akıl sahiplerinedir. Mevzûmuz şu idi ki, o muazzam devirleri idrâk etmiş islâm medeniyetlerinin sahiplerinin hep, sonunda mülkleri, devletleri yıkılmağa mahkûm olmuştu.
Buna sebeb ne idi?...... Zulûm!.. Maddî, manevî zulûm!..
Zikretmiştik yukarıda, adâlet ile desteklenen küfür bile pâyidar olur ve zulûm ile hareket eden islâm mensupları ise son
bulmağa, yıkılmağa mahkûmdurlar. Zira, birisi fiilde, birisi sözdedir. Fiil ise sözden makbuldür.
Zulmün mânası ise, Kur'anı terketmek, Kur'an'ın habercisi olan Resûl aleyhisselâmın gösterip, takip edin dediği voldan sapmaktır, Kendi bildiğine hareket tarzı takip etmektir.
Madem ki, onların yıkılmasına Islâmiyet sebeb olmamıştı, hattâ Islâmlık sebebi ile bu yüce durumlara yükselebilmişlerdi, o halde, bunun verdiği kuvvet, kudret ve güzel ahlâk sebebi ile doğruluk, dürüstlük, hak, hukuk, adâlet ve insanlık ve daha ne, kadar iyi hasletler varsa onlar sayesinde yıkılmayıp, ilelebet sarsıntı geçirmeden yaşamasına aynı haybetli, haşmetli devir.
lerinin kıyamete kadar sürüp gitmesine muvaffak olması lâzım gelirdi. Böyle de olmamış. O halde bu yıkımlara sebeb nedir?
Buna verilecek cevabı, hitab ettiğimiz akıl sahipleri, tarihî hikâye gibi değil, tarih olarak okuyan, okumakla kalmayıp onun zâhirinden bâtına yani dış görünüşünden içine nüfuz ederek, tetkik ederek, idrâk ederek okuyan kimseler elbette bilirler. Bizim burada bu soruyu cevaplandırmanız sadece bu hakikati kâğıt üzerine dökmek ve bu işten gâfil olanları uyandırmak içindir.
O; Islâmı her cephesiyle kabul ve tatbik eden devletler, kavimler, zamanla bu hak yolundan bilerek veya bilmeyerek, türlü geçici dünya zevklerine aldanıp dikenli silâhlara sapmışlar ve bu arada hak dinine ve onun sahibine saygı ve hürmette kusur ederek, hattâ aldırış etmeyerek, hiçe sayarak bu elim ve zillet verici sonlarını, kendileri hazırlamışlardır. Keşke burada iş bitse.
Bu dünyada mâruz oldukları rezaleti, hesap günü dûçar olacakları rezalete, tercih edeceklerdir.
Işte; şimdiki Avrupa ve Amerika islâm dinini kabul etmediği halde; doğruluk, adalet, dürüstlük ve çalışkanlıklarından, Allah onlara, insanlığa örnek olacak kadar ni'met, refah ve saadetini bahşetmiştir.
Birisi; biz de islâmdan çıkıp, Hıristiyan olsak da, Avrupa- Ilar, Amerikalilar gibi doğru, dürüst, âdil, çalışkan olsak olmaz mı? dese...