İrşad I · kaynak sayfaları 114–119
lim, çünkü, hiçbir şey yoktur ki, dünyâda, âhiretin bir nümuncsi olmasın. Yâni, âhirette ne varsa onun bir ifadesi, bir nümunesi, bir örneği ve bir işareti mutlaka ve mutlaka dünyada vardır. Bulup, görebilene.
Evet; dünyada her insanın bir meslegi vardır. Her mesleğin de kendine göre, bir şerefi, bir haysiyeti vardır. Yine bu mesleklerin her birinde çeşitli insanlar çalışıp hayatlarını kazanılar. Kimisi mesleğini iyi kavrayıp refaha kavuşur, kimisi de doğru dürüst çalışmada gayret göstermediği için de iki yakası bir araya gelmez. Sıkıntı, geçim darlığı çeker veya çok çalışıp gayret gösterdiği halde işinin püf noktalarını kavrayamadığı için emeği boşa gider. Bu verdiğimiz misâl ilmel yakin mertebesinde olanların durumudur. Işte bu meslek sahiplerinden bazıları mesleklerinde ilerlerler ve pek çok kimse tarafından tanınır, sevilir, sayılır, hürmet edilir, itibar gösterilir. Relah içersinde, mal ve mülk sahibi de olabilirler. Bu kimselere topluluğu idare etmek gibi vazifeler verilmek istenir. Çünkü, herkesçe malûmdur ki, o adam mesleğinde hakikaten dürüstlüğü ile doğruluğu ile tanınmış, o halde bizleri de idare edebilecek seviyededir, deyip söz birliği ile onu başa getirirler. Işte bu mertebe de Hakkal yakîn derecesine benzer.
Bu yüce vazifeye seçilmiş olan kişi, artık evvelce yapabildiği bazı serbest hareketleri yapamaz. Eğer yapmağa kalkarsa ve buna devam ederse o mevkiinden onu tekrar indiriverirler.
Mesela, bu adam mühim vazifeleri varken, onları bırakıp başkaları gibi çok zaman eğlence peşinde koşarsa o, bu mevkiine lâyık değildir, diye bu pâyesi elinden alınıverir.
İşte, buna benzeterek söyliyelim ki, Hakkal yakin mertebesine erişmiş büyük evliyaullah, bizlerin icra ettiğimiz halde günâha girmediğimiz bazı mübah harcketleri icra ederlerso günaha girerler. Aynen misâlde verdiğimız gibi. Buna, ilmî tâbir:
ile «Hasenâtül ebrar, scyyiâtül mukarrabin» rienir.
Bahsettiğimiz büyük mevki sahibi adamın itibarı ile, herhangi bir meslek sahibi adamın itibarı arasında nasıl büyük fark varsa, ilmel yakin derecesinde olan bizler ile aynel yakîn ve Hakkal yakîn derecesine vasıl olan Evliyaullah arasında da
öyle muazzam fark vardır. Hele Peygamberle «aleyhisselâın»
bizim aramızda...
(Peki; biz hep bu ilmel yakînden üteye geçemiyecek miviz?) diyenlere, bunu, tekrar şöyle izah edelim:
Elbette büyük mevki sahibi olan o adam, o mertebeye vasıl oluncaya kadar birçok merhaleler geçirdi, oraya lâyık birisi olduğunu tavır ve hareketleri, namus ve iffeti ile isbat etti. Ilinı, tahsil gördü v.s. aynı şeyleri yapan herkes aynı mevkie şüphesiz ki çıkabilir; yeter ki, dediğimiz şartları yerine getirsin. Aşnen bunun gibi kısaca söyliyelim. Bir kimse, Allah'ın emirlerini zamanla ve gittikçe artan bir titizlik ve hassasiyetle, hürmelle yerine getirirse ve onun sevgili habibini mutlaka her şeyinden, mal, mülk, rütbe, aile vesaire hattâ nefsinden fazla severse böyle bir kulun veli olmasına hiçbir şey mâni değildir. Fakat, dediklerimizi yerine getirmek şartı ile. Esasen, Allahı ve Peygamberini (sallallahü aleyhi ve sellem) tanıyıp îman eden ve onun yolundan giden her mü'min bir velidir, Allah'ın dostudur. Bizler ile yüce velilerin arasındaki fark, işte bu amellerin ve muhabbetin ziyadeliği sebebi iledir.
Tarihten de şu misalleri vererek bu bahsi son bir defa daha izah etmiş olalım.
HIKAYE Bir mürşidin talebeleri arasında bir tanesi varmış ki, her hareketi ve tavrı onun ne kadar asil ruhlu ve idrâk, iz'an sahibi olduğunu belli ediyormuş. Mürşidi de, tabiî, o gence daha çok sevgi gösterirmiş.
Bu durumu bir türlü hazmedemiyen birkaç kötü ruhlu talebe ve halktan bazı cahiller, kötü fikirlerini açığa vurmaktan çekinmeden ileri - geri konuşmağa başlarlar. Çünkü, ruhu kütüi, hased dolu olan kişi, herkesi kendi gibi bilir. Eğer insanı gözüne necasetli bir gözlük takarsa, dünyayı o gözle görür. Siyah veyahut yeşil gözlük takan da dünyayı bu renklerde temâşa eder.
Mürşid, bu dedikodulara o talebesi namina ziyadesiyle üzülür. Fakat sonunda bunlara lâyık oldukları dersi vermek
üzere ve daha doğrusu o talebesinin kadr ve kıymetini isbat etmek üzere, talebelerini imtihan edeceğini yayar.
Imtihan günü, talebelerine hitaben: (Bana her biriniz gizli, tenha ve kimsenin sizi görmediği bir yerde birer tavuk lesip getirin, bakalım tavuk keserken nelere dikkat edeceksiniz, nelere aldırış etmiyeceksiniz. Fakat şartım şu ki, yanınızda kimse olmasın, keserken de kimseye göstermeyin) der. Her biri birer tarafa seyirtip ve derhal bu emri yerine getirerek kcsilmiş tavuklarla dönerler. Hepsi de hocalarına, tavukları keserken kimseyi yanlarına almadıklarını, emri harfiyen yerine getirdiklerini arz ederler. Fakat, o talebe hâlâ ortalıkta görünmez. Aralarında sinsice fısıldaşanlar «hocanın sözünü yerine getirmedi de yüzü yok gelmeye» diye konuşup dururken, o talebe elinde canlı bir tavukla mahzun ve süklüm püklüm kapıda görünür. Herkes, bıyık altından güler. Talebeler kendi fikirlerini, hoca da kendi fikirlerinin tahakkuk ettiğinden dolayı memnundurlar.
Hoca: (Niçin emrimi diğerleri gibi yerine getirmedin, tavuğu kesmedin, canlı getirdin?) dediğinde; talebe cevaben:
(Velinimetim efendim, sizin emrinizin zerresine muhalefet etmek, şöyle dursun, size canımı bile feda ederim. Fakat, siz, bizi gönderirken şart koştunuz ki, sizi kimse görmeden bu işi yapın. Ama, ben nereye gitti isem, nereye gizlenip kesmek istedi isem Allah'ın beni gördüğünü bildim. Artık daha elim varmadı ki keseyim...)
Hocası bunun üzerine diğer talebelerine doğru nazar eder.
Hepsinin başı öne doğru eğilir. Daha söz söylemeye hacet kal mamıştır zira.
Işte bu talebe, şimdi Usküdar semtinde mübarek kabirle ri bulunan ve büyük evliyaullahtan olan Usküdarlı Aziz Mahmud Hüdai (Kuddise Sırruh) hazretleridir. Hocası ise rahmetullahi aleyh Hz. Üftade (Kuddise Sırruh) dur. Aynı kıssayı Hz.
Ebû Hanife'ye de izâfe ederler.
Allah, onların ve cümle evliyaullahın sırlarını takdis etsin.
Amin! Bi-hürmeti seyyidil-mürselin.
Hz. Üftade, bu olaydan epeyce bir zaman sonra da, yeri-
ne onu halef tâyin ederek ona irşâd salâhiyeti vermiştir. Hz.
Hüdai, o muvaffakiyetli imtihanını şöyle vermişti:
Hz. Uftade ağır bir soğuk algınlığı geçirmiş olduğundan, kış günleri sabah namazına kalktığında soğuk su ile abdest alamazmış ve talebesi, yani Hz. Hüdai; efendisinden daima bir müddet evvel kalkarak abdest suyunu ateşte ısıtırmış. Yine bir sabah ayazında bakar ki, bu sefer kendisini hocası uyandırıyor.
Eyvah diyerek fırlar ve derhal ibriği kaparak göğsüne bastırır.
Kollarını sıvayıp da abdest için leğen başına gelen Hz. Üftade' nin, ibrikten dökülen su ile birden eli haşlanır. Hayret içersinde sevgili talebesinin yüzüne bakarak: (Hüdai nerede kaynattın bunu?) dediğinde, aldığı cevap şu olur:
«Gönül ateşinde sultanım!...»
Bunun üzerine, Hz. Uftade ona: «Inşallah rikâbında sultanlar yürüsün benim sevgili evlâdım» diye mukabele ve dua eder.
Bu hâdiseden sonradır ki, «Artık burada durman, senin hebâ olman demektir. Git, meydan-ı irşâda, adam yetiştir» diyerek onu Üsküdar'a yollamıştır.
Osmanlı padişahlarından Sultan I. Ahmed zamanını idrâk etmiş olan Hz. Hüdai, şimdi Ayasofya camiinin karşısında ve Sultan Ahmet meydanındaki aynı ismi taşıyan ve I. Ahmed'in yaptırdığı Sultan Ahmed Camiinin yapılmasına ve o yerin tâvin edilmesine sebeb olan zattır. I. Ahmed'in: (Peki, camii hangi vakıfla yapacağız?) sorusunu, «Avusturya seferi ile» diye cevaplandırmıştır. Ve yine, işte bu zattır ki, Sultan Ahmed maiyeti erkânı ile yolda Hz. Hüdai'ye rastladıklarında, padişah Sultan Ahmed Han, muhterem hocasına hürmetinin bir ifadesi olarak onu kendi atına binmeğe dâvet ve israr etmiş, onu atına bindirerek Hz. Hüdai'nin rikâbında dizginleri tutarak yürü.
müştür. Biraz sonra Hüdai hazretleri inmek taleb etmiş ve de vamla: (Sübhanallah, rahmetli hocam, «rikâbında sultanlar yürüsün» diye dua etmişti, o da zuhur etti. «Hocamın ruhu şâd olsun» diye bu israrınızı kabul ettim cihan padişahı) diyerek attan inmiştir.
Tarihten verdiğimiz bu menkıbe gibi daha binlerce gönül sultanlarının, mânâ padişahlarının, evliyaullahın muhteşem ib.
ret ve ders veren hâdiseleri vardır.
Bizlerin, bu menkıbelerden almamız gereken ders şudur:
Her yerde ve her mekânda, her türlü hareketlerimizi hattâ, icrâ etmeyip de, icrâ etmeyi düşündüğümüz şeyleri dahi, Allahın görüp, işittiğini ve bildiğini düşünerek, Hakkın rızası olmayan işlere elimizi uzatmamaya gayret etmemiz lâzımdır. Hz. Resûl (sallalahü aleyhi ve sellem) bakın bu hususta ne kadar ümit verici ve ne kadar sevindirici bir müjde veriyorlar. Hadis-i şerif şöyle: «Bir kimsenin zerre miktarı îmanı olsa, (Allaha ve onun Resûlüne olan îman) ona hesap günü şefaat etmeyi ve belki affolunması ihtimâlini vaadediyorum.»
Zerre kadar îman'dan murad nedir dendiğinde, «bir kimse bir vakit namazını unutarak kazaya bıraksa, vakit geçtiğinde hatırına gelerek, eyvah namaz kazaya kaldı diye kalbi burkulsa işte o kimse, zerre miktarı îmanı olan kişidir.» diye buyurumuştur.
Buna göre; Allah'tan korkmak da iki türlü oluyor. Birisi:
Onun âzabindan, cehenneminden korkma... Bu avamın korkusudur. Diğeri ise Rabbim bana «Kulum!» diye hitabetmez de, beni kulluğundan kovar ve bana cemâlini, vuslâtını göstermez.
se... Korkusu çekenlerdir ki, bu korku Allahın dostlarının, velilerin korkusudur. Dost nedir, veli nedir; bahsetmiştik.
Işte, bu çeşit Allah korkusuna sahip olanların zikrullah ile kalbleri cilâlanır, gerek âyet, gerekse hadis-i şerif ve gerekse Hak kelâmını dinledikleri, duydukları zaman kalbleri nûrla.
nır, îmânlarının nûru artar. Bu nûr arttıkça namazlarında tecelliyat olur. Kıldıkları namaz onların miracı olur. Kalbleri yumuşar, açların ve açıktakilerin halini düşünür. Düşünmekle de kalmaz, onlara, şefkat, merhamet ve yardım elini uzatır. Koıur; gözetirler. Kendilerine verilen bu nimetlerin yalnız Hak tarafından verildiğini, kasa, kese, rütbe, mal ve parasının, emaneten, âdeta bir bekçisi olduğunu ve bir gün hepsinin alınacağını düşünerek, hiçbir karşılık ve teşekkür veya hizmet beklemeden gariblere, kimsesiz yetim ve ihtiyarlara, muhtaçlara, (Ben fakirim) deyip de istiyemiyen, mahalle kenarlarında kalmış mazlûmlara, kendilerinin de o hallere düşebileceğini gözönüne alarak mümkün olan şekilde yardımlarını kimseye belli etmeden, riya, güsteriş yapmadan nâdanlar gibi (Bak sa-
na yardım ediyorum) demeden bu söylediğimiz şekildeki, Allahın en çok sevdiği ve indi ilâhîde en makbul tuttuğu sâlih amelleri temiz kalble icrâ ederler ve hâk rızasına ererler.
Enes ibni Mâlik Radıyallahu anh hazretleri, üzerinde durmadığımız, bu sadakanın dahi yetmiş türlü belâya devâ teşkil ettiğini Hz. Mahbubu Hüda efendimizden naklederek haber vermişlerdir.
Zekât yalnız müslim olanlara verildiği gibi sadaka kimı olursa olsun verilebilir. Sadaka, gayrimüslim olsa bile vermek câizdir. Menfaatı hem dünyada, hem ukbada mutlaka görülür.
Sadakanın ehemmiyetini, şu kıssadaki hâdise kâfi derecede bize anlatır zannederim.
HİKÂYE Fakir bir köylü kadın, müracaat eden bir fakiri elinde kalan son lokması ile remnun eder. Fakir ona: «Allah, bu verdiğin lokmayı dünya ve âhirette önüne çıkarsın, sana hayırlar ihsan buyursun.» diye dua eder.
Bir zaman sonra, o köylü kadın tarlada kocasına yardıma vardığında, nur topu gibi evlâdını bir ağacın altında yatırıp uyutur.
Karı -koca işlerine daldıklarından, o sırada çocuğun bulunduğu vere yaklaşan azılı bir kurdun, çocuğu kundağından dişine takarak ormana gütürdüğünü neden sonra farkederler.
Çocuklarını kurtarmak üzere kurdun peşine düşerler. Epey bir takipten sonra kurt kendilerinden çok ileri gidince evlâdlarından ümidini kesen ana - baba feryadü figân ile dövünürlerken;
bir zatın kurdu yakalayıp, ağzından çocuğu aldığını, kurtanıp yere koyduğunu ve kurdu da kuvvetle yere çalıp öldürdükten sonra, çocuğu göstererek:
«Fukaraya verdiğin o lokma, bu lokmaya bedel oldu.» diye seslenerek oradan kaybolduğunu hayret ve dehşetle görürler.
Hal ve hakikat böyle iken «Iyi Ahlâk Derneği»nin güzel dersleri arasında «Fukaraya yardım etmeyiniz, onları dilenciliğe alıştırıyorsunuz» sözünü radyodan işitiyoruz. Bu zihinlerde birer soru uyandırabilir. Nitekim beni de düşündürdü. Eğer,