İrşad III · kaynak sayfaları 80–87
-80 -ları helâke sürüklerler. Çiti, duvarı yani ilmi varsa, kısmen menfaat temini mümkündür.
Ilim sahibi olur; bâtını ve zâhiri cem'ederse; helâk olmaktan emin olur. Ilim duvarı sayesinde dışarıdan içeriye hiç bir zararlı şey giremez, içerideki yabanî otları ve hayvanları da temizler.
Bunlar, dinlerini ve imanlarını şeytanın mekrinden korur ve maksutlarına erişirler.
Bütün Pirân-ı izâm, dört mezhepten bir mezhebe sâliktirler.
Bütün tarikat-i aliyye de yine bu dört mezhepten bir mezhebi ihtiyar etmişlerdir. Gelmiş geçmiş tarikati aliyye büyüklerinden ve ulularından Mâ'ruf-u-Kerhi ve diğer veliler. Imam-i-â'zam hazretlerinin talebeleridirler.
Bugün, mürşitlik dâva ve iddiasında bulunan yalancı, sahtekâr sapıklara soruyorum:
Kutb-ül-aktâb olarak mübarek isimlerini saydığımız ve sevdiğimiz Hazreti Abdülkadir Geylâni, Ahmed Rüfâ'i, Ahmed Bedevi. Ibrahim Düssuki ve her biri bir tarikatin kurucusu ve müctehidi bulunan diğer Pirân-ı-izâm ki; Hasan Şazeli, Sadüddin Cibavi, Ebül-Medyeni Mağribi, Muhyiddin-i Arabi, Mevlânâ Celâleddin-i Rumi. Hacı Hünkâr Bektaş-ı Veli. Muhammed Baha üd-din-i Nakşibendi, Seyyid Yahya-i Şirvani, Hacı Şaban-)
veli. Aziz Mahmud Hüdâ'i, Sünbül Sinan-1 veli. Muhammed Nureddin-i Cerrahi kaddesallahu sırrahul-âli efendilerimiz hazeratı, dört amel ile mezhepten bir mezhebe vani ya Imam-ı Şâfi'i. ya İmam-ı Hanbeli, ya İmam-ı Maliki veya imamımız olan İmam-ı â'zam'a tâbi olmuşlar, inançta ise ya Imam-ı Eş'ari'ye veya Imam-ı Mâtüridi'ye bağlanmışlardır.
Mürşitlik dâvasında bulunan sahte mürşitler ise. mensup bulunduklarını iddia ettikleri pirlerinin yollarına ve inançlarına ihanet etmekte ve:
— Mezheplere ne lüzum var? diyerek, halkı kendi fâsid ve bâtıl mezheplerine dâvet etmekte ve kendilerini birer mezhep imamı zan ve farz eylemektedirler.
Öyle anlaşılıyor ki, bu gibi gafiller, E'IMME-I-MÜCTEHi- DIYN dediğimiz mezhep imamlarını, mahalle mescitlerinin imamları zannediyorlar.
Kıyas'ı nefsi, mizân eylemektir cahilin kârı;
Yanında daima divanenin, divanedir âlem..
Ilim ve irfan, vicdan ve iz'an yoksulu bu cahil ve nâdanların, Islâmı içinden yıkmak için, Islâm düşmanları tarafından vazifelendirildiklerine ve desteklendiklerine, Allah'ı bir bildiğim kadar iymanım var. Zira, ilmi ve irfanı olan böyle konuşmaz, konuşamaz. Vicdan ve iz'anı olan da, din kardeşlerine ve bir takım saf ve mâ'sum insanlara bu kötülükleri revâ göremez.
Dini ayrı, inancı bizden gayrı olan bir Hristiyan âlimine bile:
— Imam-ı â'zam kimdir? diye sorulsa, mutlâka şu cevabı verecektir:
— Benim, Imâm-i-â'zam hazretlerini tarif ve tavsife gücüm yetmez. Zira, islâm hukuku denilince, karşıma imam-ı â'zam çıkar.
Asırlar boyunca nice âlimler, nice veliler, nice cihangirler ve bunların yanı sıra milyonlarca müslümanlar, bu mübarek zat-l şerifin peşinden gitmişler veya bizim de hak bildigimiz diger imamlara tâbi olmuşlardır. Demek ki, bu milyonlarca insan topyekûn ahmaktı öyle mi? Bunca velileri, âlimleri, mü'minleri, cihangirleri ahmak mevkiine düşürmek gafletine düşen, eslâfını ahmaklıkla itham ederek aziz ruhlarını tâ'ciz ve tâ'zib eden bu katmerli ahmaklara teklif ediyoruz:
Hodri meydan.. Binbir dalavere, çeşitli safsata ve hezeyan ile kandırıp aldattığınız üç beş gafilden başka, peşinizden kim gelir? Cesaretiniz varsa, çıkın meydana bir seslenin bakalım.
Başını çevirip yüzünüze bakan olur mu?
Bunlar, ya sır-sıklam cahildirler veya düpedüz din ve vatan hainidirler. Başka bir şey olmalarına aklen ve fiilen imkân ve ihtimal yoktur. Ancak, hiyanet ile me'luf ve mevsuf olanlar, bu derece küstah bu kadar pervasız ve mukaddesata bu kadar saygısız olabilirler.
Ruhu şâdolsun, Koca Ragıp Paşa ne güzel söylemiştir:
İrgâd, Cilt: 3 - F: 6
Nâdir bulunur tıynet-i kâmilde kusur, Kem mâyeden eyler, her ne ki eylerse zuhur...
Hak mezheb dört degildir. Ashab-1-kiramdan sonra tâbiiyn ve tebe-i tâbi'iyn devirlerinde, bir çok hak ve bâtıl mezhebler zuhur etmiştir. Ancak, bu dört mezhepten gayrı hak mezheplerin kâffesi, bu dört mezhebe ilhak olunmuştur. Şu var ki, bu arada bâtıl mezhepler çagında, diger bâtıl mezhepler de onlara iltihak etmiş ve bunlar da zamanımıza kadar süregelmiştir. Bir şeyin hakikisi yanında, onun sahtesi de sâyeban olur. Netekim, bazı dolandırıcılar da, üzerine ince bir tabaka halinde altın yaldız vurdukları maden parçalarını, bazı safdillere som altın diye yutturmaktadırlar.
Kaldı ki, bâtıl mezheplerin de, kendilerine göre birer usulü ve tüzükleri vardır. Ey sahte mürşit: Senin neyin var, bilmem?
- Deveyim, dersin.. Uzerine yük vurmağa kalkarlar:
— Ben kuşum, diye sözünden dönersin.
— Uç derler, Lâfı çevirir:
- Deveyim, dersin.
Aslında ne oldugunu, kendin de bilmezsin.. Kendini bilmediğin için Rabbini de bilmezsin.. Rabbini bilmediğin halde (BEN ALLAH'IM..) dersin, kendini Hallac-1 Mansur'a nisbet edersin.
Düşünmezsin ki; Hallac:
- ENEL-HAK, dedi.
— Ben Allah'ım demedi.
ENEL-BÂTIL deseydi, bu dâvadan o zaman vaz geçer miydin?
Halbuki, her şey zâtında haktır. Sıfatı çirkindir. Senin ise, sıfatın çirkindir. Her şey Allah değil, Allah'tandır. Sen, bu sözü anlamaktan da âciz bir bahtsızsın.. A ilim ve irfan düşkünü:
İymanın yok islâma.. Iymanın var şeytana.. Namazın yok, guslun yok, orucun yok, insafın yok, iza'nın yok.. Yok, yok, yok...
Utanmadan, arlanmadan Hazret-i Imam-1 Cafer-is-Sadık'a
- &— nispet iddia ediyorsun... Nasıl ki, Şi'a taifesi de kendilerini Imâm-ı Cafer'e nisbet ederek:
— Biz Caferi'yiz, diyorlar.
Ama, hiç olmazsa onların bir usulleri, dinleri, erkânları, iymanlan var, haram-helâl biliyorlar, senin gibi namazı inkâr etmiyorlar, oruçları var, hacları var, zekâtları var, usülleri taharetleri var... Ya, senin neyin var? Yalnız cehlin, küfrün ve inadın değil mi? Bilmiyor ve anlayamıyorsun ki, senin aka'id dediğin bâtıl itikadının ne sünnilikte, ne şi'ilikte, ne yahudilikte ne de hristiyanlıkta yeri vardır. Şi'iler, âhirette bile Rü'yetullah'ı yani Allahu teâlâ'yı görmeyi kabul etmezler. Sen ise, hem CA- FERI mezhebinden olduğunu söylüyorsun, hem ALLAH'IM diyorsun ve böylece Fira'unluğa özeniyorsun. Tekrar edelim Fira'un ENE RABBIKÜM-ÜL-Â'LÂ dedi amma, hiç olmassa bir hükümdar idi, ordusu vardı, parası vardı, tebaası vardı.. Senin neyin var? Karnın aç, pantolonunun gerisi yırtık.. Bu kadar sefil ve zelil bir halde iken kalkıştığın dâvaya bak... Eğer Fira'una verilen mühlet, sana verileydi, sen Fira'unu da geçer: (ALLAH'I BEN YARATTIM) derdin.
Şunu sana hatırlatmak isterim ki, ictihat kapısı kapalı değildir. Fakat, ictihat edecek kimse yoktur. Eğer, sen:
— Ben ictihat ederim, diyorsan var git ictihat eyle.. Ama, sakın ictihatlarına kimseyi çağırma.. Hem gelen olmaz, olsa bile yanılıp gelenleri, büsbütün yanıltırsın... Sen şahsen yanılırsan, bu yanılman nefsine münhasır kalır. Başkalarını yanıltırsan mes'ele değişir; günah hamuleni çoğaltmış olursun. Kendi evini yıkabilirsin ama, yakamazsın.. Başkalarının evini yakmana müsaade etmezler. Evi yanan dâvacı olmasa bile, savcılar yakana yapışırlar. Kendi evini yıkman, kendi itikadınla amel etmene benzer.
Başkalarını da aynı bâtıl itikadına dâvet etmen ise, herkesin evini yakman demektir ki, bütün mahalleyi bir harabeye çevirmene kimse müsaade etmez; anlatabildim mi?
Sırası gelmişken, söylemeden geçemiyeceğim:
Imam Cafer-is-Sadık hazretleri, mezhep imamı değildir.
Imam Cafer-is--Sadık hazretleri; Fahr-i ka'inat aleyhi ve
âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimizin, cemi Enbiyâ'ya imametinin ve ilm-i ledünnün sultanı olan Cenab-i Risaletme'âb efendimizden müntekil ilm-i ledünnün vârisidir.
Malûm olduğu üzere, Allahu teâlâ tarafından halife olan Hz.
Adem aleyhisselâma bahşolunan hil'at-i hilâfet, bir şecere halinde Cenab-1 Fahr-ül-enâm efendimize kadar gelmiş ve Fahr-ülmürseliyn efendimiz hazretlerinde nübüvvet tamam olmuştur.
Methar-i imamet efendimizin zâhirleri. HİLÂFET-İ-SÛ- RİYYE VE EMARET ve bâtınları ise HILÂFET-İ-HAKİKİYYE veya HİLÂFET-İ-İLM-İ-LEDÜN'dür.
Meselâ Hz. Cafer-is-Sadık zamanında halife bulunan zat HI- LÂFET-İ-SÜRiYYE'yi yani sultanlık ve siyaseti der'uhte etmiş HILÂFET-İ-HAKİKİYYE yani İLM-İ-LEDÜNNÜ SÜBHANİ, müteselsilen imam Cafer-is-Sadık efendimize intikal eylemiştir. Bu.
böylece ilâ yevmelkıyame teselsül ve intikale devam edecektir.
Şi'a tâ'ifesinin bir kısmı. bu hilafetin yedinci imamda mün katı' olduğunu söylerler. Diğer on iki imamdan beşini kabul etmezler. Isnâ aşeriyye ise, bu imametin on ikinci imam olan Hz.
MEHDI ile son bulacağını ve imamın gıybete gittiğini söylerler.
Biz. sünnî sofileri ise, her devirde Fahr-i Risalet efendimiz hazretlerinin İmamet-i hakikiyyesine vâris ve sahip olan gönü!
sultanları bulunduğunu kabul ederiz.
Şeri'at bir kanada. tarikat de bir kanada benzerler. Netekim, zâhir bir kanat, bâtın da bir kanattır. Tek kanatla uçulamavacağı gibi, iki kanat olmazsa hiç bir zaman menzil alamazsın.
Menzil almak isteyenler, hem zâhirlerini maddi necislerden temizlerler, hem de batınlarını Allahu tâlâ'nın sevmediği riyâ.
u'cüb, kibir, yalan, kin, gadap, mal sevgisi, makam ve mansab muhabbeti gibi manevi kirlerden tathir ederler. Zahiri temiz olmayıp ta, içi temiz olan kenef ibriğine: zahiri temiz olup bâtını kirli olan da lâzımlığa benzerler. Kişiye lâzım olan. bu ikisine de benzememeğe çalışmaktır. Zahirini, şeri'at-ı Ahmediyve ve me veddet-i Muharnmedivye ve bâtınını aşk ve muhabbet-i ilâhi. mu habbet-i Resûlüllah ve muhabbet-i ehl-i beyt-i Resûlüllah ile, şey-
heyn yani Hz. Ebâ Bekir-is-Sıddıyk ve Ömer-ül-Farûk radiyallahu anhüma efendilerimize sevgi ve saygı, Hz. Osman-1 Zinnureyn ve Aliyyül-Mürteza radıyallahu anhüma efendilerimize de aynı şekilde muhabbet, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabına, ensarına ve ahbabına ikram, Evliyâ'ullaha ve Ehlullah'a muhabbet ile tezyin etmelidir. Allahu tâlâ'nın ve Resûlünün sevdiklerini sevmeli, sevmediklerini de sevmemelidir. Dil, lânetten beri ve temiz kalmalıdır. Hiç kimsenin kalbi bilinmez ve ne olduğu anlaşılmaz. Evlâd-ı Muhammed'e eziyyet ve onlara zulüm edenlere tahammül edemeyecek olursan, lânete müstahak olan zâlimlerin zulümlerine ancak Allahu tâlâ'nın âyeti ile cevap verebilirsin:
all Elâ lâ'netullahi alez-zâlimiyn.
Hûd: 18 (Biliniz ki, Allahu teâlâ' nın lâneti, nefislerine zulmedenler üzerinedir.)
Daima nefs ile mücadele etmeli, nefsin arzularını yerine getirmemeli, nefsi Allahu tâlâ'nın emirlerine zorlamalı ve itaate alıştırmalı, Allahu teâlânın menettiği şeylerden de onu zorla uzak laştırılmalıdır. Kınayanlara cevap vermemeli, zulme sabır ve metanet göstermeli, her şeyin Allah'tan olduğuna iyman etmeli ve suçu kendinde bularak:
- Lâyık ve müstehak olmasaydım, bu zulme uğramazdım, demelidır.
Her güzel işin, ibadet ve tâ'atın, bütün hayırların ve iyiliklerin Hakkın tevfiki ile olduğunu ve bunları Allah'tan bilmeli ve her kötülügün nefsinden olduğuna inanmalıdır. Bir elde Kur'an âyetleri, diğer elde Resûlüllah'ın sünnetleri olduğu halde, kitaptan ve sünnetten ayrılmamalı; velilere, sâlihlere, âbid ve âşıklara ittiba etmeli, mürşit kılığına girmiş cahil, nâdan, iymansız ve
ibadetsizlerden, ağzından çıkanı bilmeyen, sapıklardan ve Iblislerden ta 'un gibi kaçmalıdır. Rahmanın sevdiklerinden ayrılmamalı, şeytanın sevdiklerinden uzaklaşmalıdır.
Şeytanın sevdikleri kimlerdir? Sevmedikleri kimlerdir?
Aşağıya yazacağım kıssayı ibretle oku ve öğren:
HİKÂYE Enes bin Mâlik radıyallahu anh hazretleri hikâye ediyorlar:
Bir gün, Ebâ Eyyub'ün hanesinde, Resülüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizle sohbet ediyorduk. Bir aralık, dışarıdan gayet çirkin bir ses duyuldu:
— Ya Resûlallah.. Içeriye girmeme izininiz var mıdır?
Efendimiz, hazır bulunan bizlere sordular:
— Bu sesin sahibini tanıdınız mı?
— Allah ve Resûlü bilir, dedik. Efendimiz:
— Bu sesin sahibi Iblistir, buyurdular. Hz. Ömer. ayağa kalkarak:
— Yâ Resûlallah.. Müsaade buyur, şu hainin kafasını koparayım, halkı onun şerrinden kurtarayım, dedi. Efendimiz, kendisine:
— Bunu yapmaya kadir değilsin yâ Ömer. buyurdular. Zira, kıyâmete kadar mühleti vardır. Ona hiç kimse bir şey yapamaz, buyurdular.
Hepimiz susmuş, ne olacağını bekliyorduk. Efendimiz:
— Bu, buraya gelmezdi. Her halde bir sırra mebnidir, buyurdular ve şeytanın huzurlarına gelmesine izin verdiler. Şeytan içeriye girdi. Yüzü gayet çirkindi, bir gözü kördü ve çenesinde birkaç kıl vardı. Söze başlarken. emr-i Hak ile geldiğini beyan etti ve:
— Gelmeseydim. Allahu teâlâ bana dünyada iken azab eder.
di. Bana sualler soracaksınız, ben de cevap vereceğim. dedi.
Aleyhissalâtü vesselam efendimiz. Iblis'e sordular:
— Düşmanın kimlerdir? Iblis, cevap verdi:
— Benim düşmanım, on beş sınıf kimsedir. Evvelâ, baş düşmanım sensin ve bütün Enbiyâ'dır, dedi. Resûl aleyhisselâm:
— Doğru söyledin, buyurdular. Ben de seni sevmem ve bütün nebiler de seni sevmezler. Benim de, Enbiyânın da en büyük düşmanımız sensin.
— Şeytan, düşmanlarını saymaya devam etti:
— Ikinci düşmanlarım, ilimleriyle âmil olan alimlerdir, dedi. Onlar, hem ögrenirler, hem ögretirler, hem de ögrendikleriyle amel ederler.
Üçüncü düşmanım. Kur'an okuyan ve okuduğu Kur'an ile ahlâklanan sâlihlerdir.
Dördüncü düşmanım. Allah için müezzinlik edenlerdir.
Beşinci düşmanım, hallerine razı olan fakirlerdir.
Altıncı düşmanım, merhametli olanlardır.
Yedinci düşmanım, cömert olanlardır.
Sekizinci düşmanım, sabah namazını vaktinde kılanlardır.
Dokuzuncu düşmanım, halka nasihat edenler ve halkı Allah'a çağıranlardır. Halkı islâh edenlerdir.
Onuncu düşmanım, haram yemekten sakınan ve zinâdan kaçınanlardır.
On birinci düşmanım, daima abdestli ve ibadete hazır bulunanlardır.
On ikinci düşmanım, ehl-i haya' dır.
On üçüncü düşmanım, Allah'a tevekkül edenlerdir.
On dördüncü düşmanım, fakirleri ve yoksulları sevindirenlerdir.
On beşinci düşmanım, daima Allahu teâlâ'ya ibadetle meşgul olanlardır ki onlara ZUHHÂD ve UBBÂD derler.
Bir âşıkta; terk-i Edhem. zühd-ü Cüneyd, irfan-ı Bayezid.
aşk-ı Mevlânâ olmazsa, o sâlik hedef-i maksuda nail olamaz.
Efendimiz, Iblisten tekrar sordular:
— Yâ İblis.. Ümmetimden, senin dostların var mıdır? Hangi sıfatlara sahip olanlar, senin dostlarındır? Iblis şu cevabı verdi: