İrşad III · kaynak sayfaları 73–79
lâdına dehşetli bir düşmandır. Şeyh şeklinde görünür ve seni namazından, niyazından alıkoyar. Şeytan, mü'mine şu şekilde vesvese verir:
— Namaz da ne imiş? der.
— Yatıp, kalkmaktan ne çıkar? der.
— Sofuların namazı varsa, bizim de niyazımız var, der.
Ve seni Resûl-ü Kibriyâ'nın: GÖZÜMÜN NURU buyurduğu, mü'minlerin mi'râcı olan namazdan soğutmak ister.
Eger, alıkoyamaz ve sogutamazsa, bu defa insana vesvese verir:
— Senden sâlih kimse yok.. Herkes cehennemlik, sen cennetliksin, der ve seni ibadetlerine mağrur eder, kibire ve u'cuba düşürür. Buna da muktedir olamazsa, namazında gösteriş yaptırır, seni mürâ'ilerden kılar, ibadetine riyâ karıştırır. Bunu da beceremezse, namazın rükünlerinde eksiklik yaptırır, hiç degilse namazlarını kazaya bıraktırır.
Bunun çaresi; NAMAZDA NE VARMIŞ? diyenin Iblis olduğunu bilmek, Resûlün nurlu yolundan ayrılmamaya dikkat ve gayret etmektir. Çünkü, Resülüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizle, ali, evlâdı, ezvacı ve ashabı namazı daima kılmışlar ve hiç bırakmamışlardır. Bütün Evliyâ'ullah ve ehlullah da.
Peygamberi zişândan gördükleri gibi namazlarını devamlı olarak kılmışlar; farzlarını, vâciplerini, sünnetlerini, müstehaplarını hakkıyle yerine getirmişlerdir.
Namaz kıldığın zaman, halkı kendinden aşağı görme... Al lahu tâlâ'nın namaz kılmayı sana nasip ettiğini ve seni huzuruna kabul buyurduğunu bil.. Kendi nefsini, herkesten daha fazla günahkâr say, seni lûtfen ve tenezzülen huzuruna kabul buyuran Allah teâlâ'ya hamd-ü senâ ve şükreyle:
- Yâ Rab.. Sana, hakkıyle ibadet edemedim.
Noksanımı ve kusurumu itiraf ediyorum, diye niyazda bulun ve her namazdan sonra tövbe et.. Namazını, halka gösteriş için değil, Allahu teâlâ' 'ya kulluk etmek şerefine nail olmak için, vaktinde ve imkân oldukça cemaatle huşû ve hudû içinde kıl...
--74-
HİKÂYE Kutb-ül-aktâbdan, Gavs-ül-â'zam Abdülkadir Geylâni kuddise sirrahul-âli hazretleri, bir ramazan günü dervişleriyle birlikte bir bâdiyeden geçiyorlardı. Hava oldukça sıcaktı ve orucun verdiği susuzluk ve açlık onları bi-tâb hale getirmişti. Bitkin olmalarına ragmen, yollarına devam ediyorlardı. Bir aralık, Hazreti Şeyh bir hacet için dervişlerinden geri kalmıştı ki, karşılarında bir nur belirdi ve kendilerine şöyle hitap etti:
ENE RABBİKÜM-ÜL'Â'LÂ AHLELTÜL-YEVME MÂ HAR.
REMTE ALEYKÜM = Ben, sizin yüce Rabbinizim, bugünkü ramazanda yemek ve içmek size haramdır. Şimdi size bunları helâl kıldım. Yiyiniz ve içiniz, diyordu.
Maiyetlerinde bulunan dervişlerden bazıları, hemen oruçlarını bozmak maksadiyle, beraberlerinde bulunan su kaplarına ve yiyeceğe el atmışlardı ki, Hazreti Gavs-ül-â'zam:
— Sakın oruçlarınızı açmayınız, buyurdu ve sesin geldiği tarafa doğru:
E'ÜZÜ BİLLÂHI MIN-EŞ-ŞEYTAN-İR-RACİYM.. E'ÜZÜ BİLLÂHİ MİN ŞERRİ ZÂLİKE, der demez nur gibi görünen şey birden zulmete tebdil oldu.
Allah celle, Hazreti Abdülkadir'i sebep kılarak refakatlerinde bulunan mâ'sum insanları, Iblisin şerrinden ve mekrinden kurtarmış ve o melun bütün çirkinliği ile meydana çıkıvermişti.
Ey Hak yoluna sülûk ederek Hak rizasını talep eden âşıklar:
Sizleri, kulun mi'râcı olan namazdan, oruçtan, hacdan, ibadet ve zikirden men'edenlerin, bizzat şeytan oldugunu veya şeytanın ordusundan dalâlette kalmış ve halkı dalâlete sürüklemekle görevlendirilmiş bir Iblis yardakçısı bulunduğunu sakın aklından çıkarmayınız. Dikkat edilirse, bu gibiler zekâtı ve sadakayı men'etmezler, yalnız namazı, orucu ve haccı men'ederler. Sebebi gayet açıktır: Zekâttan ve sadakadan kendileri faydalanırlar ve saf mü'minleri aldatıp kandırarak habis ne-
fislerini besletirler, mülevves vücutlarını kabirde kurtlara, böceklere, yılan ve çıyanlara ziyafete hazırlamak için semizleştirirler.
Hakiki Hak dâvetçilerine, nefs ile mücadele ve mücahede ederek halkı Hakka yönelten âşık, sadık, sâlih ve âbid Hak mürşidlerine can kurban.. Onların mübarek ayaklarının tozlarını.
sürme diye gözlerime çekerim.
Bizim; Allahu tâlâ'nın izni ve inayeti ile Ümmet-i Muham.
med'i şerlerinden korumak ve kurtarmak istediğimiz ve bu maksatla bütün hiyle ve fesatlarını ortaya koyup açıklayarak gerçek kimliklerini, içyüzlerini belirtmege çalıştığımız kimseler.
ŞEYH suretinde görünerek halkı idlâl eden, Allahü tâlâ'nın rizasını arayan saf ve mâ'sum mü'minleri câmilerden ve cemaatten çalarak, onların namaz, niyaz, ilim, iyman ve hattâ ırz ve namuslarını sıyırıp alan hâinlerdir.
Böyleleri, kendilerine:
— Şeyhim, mürşidim, diyebilirler mi? diyeceksiniz.
Hemen cevap vereyim ki, Iblisin insanları Hak yolundan:
—Ben Allah'ım, diye ayırdığı ve uzaklaştırdığı nice talihsizler mevcuttur. Buna bir çok misal verilebilir. Fakat, en canlısı ve güzeli Hz. Abdülkadir Geylâni'nin yoluna çıkmasıdır.
Eger. Hazreti Şeyh olmasaydı, müridleri Iblis'i Allah zannederek pekâlâ oruçlarını bozacaklardı. Hazreti Gavs-ül-â'zam, güneş gibi doğuverince, İblis'in hiylesi bir ânda meydana çıkıver.
miştir Iblis: (ALLAH'IM..) der de (ŞEYHİM..) diyemez mi? Kaldı ki. Allahlık iddia etmesi, şeyhlik iddia etmesinden daha az zararlıdır. Ikincisi daha tehlikelidir. Çünki, insanın cin şeytanından korunması kolay, insan şeytanından korunması ise gayet güçtür. Cin şeytanı ruh gibi, insan şeytanı ise cesed gibidir Ikisi bir araya gelince, ma'âzallah büyük bir tehlike olurlar.
Ikisinin işbirliği ile başa çıkmak zordur ve herkesin kârı değildir.
Allah celle, mü'minlerin yardımcısı olsun..
Mürşidlik dâvasına yeltenen öyle sapıklar var ki. hallı
hem Allah'a ibadetten men'ediyorlar, hem de emirlerine uymaktan ve nehiylerinden kaçınmaktan alıkoyuyorlar ve üstelik Allahu tâlâ'nın men'ettiklerini de hiç çekinmeden sâliklerine emrediyorlar. Sâliklerinin karılarına, kızlarına ve çocuklarına musallat olduklarına, her zaman ve her yerde şâhit oluyoruz. Oyle çirkin, öyle utanç verici şeyler duyuluyor ki, çoğu zaman insan insanlıgından utanıyor:
- Filân şeyh, falânca müridinin hanımı ile... diye başla yan tüyler ürpertici. vakalar, hep bu sahte şeyhlerin, yalancı mürşitlerin isimleri etrafında dönüp dolaşıyor. Bunlar, yarın mahkeme-i kübrâda huzurullah'a ve huzur-u Resûlüllah'a nasıl ve ne yüzle çıkacaklar, Pirân-ı izâmın mübarek yüzlerine nasıl bakacaklar?.
Kul, elbette günahlardan beri değildir. Fakat, din namına, şeri at adına, tarikat hesabına yapılan kötülükler, hiç şüphe yoktur ki günahların en büyüğü ve en ağırıdır. Kendilerini Rüfâ'i, Kadirî, Nakşî, Halvetî, Aşkî, Mi'râci gibi gösterip her biri Allah ve Resûlüllah indinde büyük mâ'nevi rütbe ve derecelere mazhar olmuş bu muhterem zevata, hiç bir surette bağlantı ve münasebetleri olmadığı halde, bağlı ve mensup bulunduklarını ileri sürenlere, IBLIS demek şeytana hakarettir.
Kaldı ki MI'RÂCİ ve AŞKİ diye bir tarik yoktur. Gelin gürün ki, bir Iblis çıkıyor ve:
— Ben, Rüfâ'i tarikatinin Mi'râci koluyum diyor.
Bir digeri çıkıyor ve:
— Ben, Nakşi tarikatinin Aşki koluvum, diyerek ibadullahı kandırıyor ve dinden, iymandan, ibadetten, şeri'atten hattâ ırz ve namustan sıyırıp üryan bırakıyor.
Ey, bizim şu nâçiz risâlemizi okuyan ve dinleyen âşıklar:
Bu beyanlarımızdan ötürü bize kızmayınız, bugzetmeyiniz..
Pütün bu kötülükleri, çirkin ve kabih hareketleri görür ve fırsat elde iken sizleri irşâd etmez, sizlere hak ile bâtılı göstermez ve sizleri Hakka ve hakikate dâvet etmezsek, indallah mes'ul oluruz.. Yarın, divan-ı ilâhide sizler de bizden dâvacı olur ve bu irşâd vazifemizi yapmadığımız için mahkûm ettirirsiniz.
Bu gibi Iblislerle kârşılaşanınız varsa, hemen tövbe ederek Allah yoluna, Muhammed nuruna, Evliyâ'ullah siyret ve süruruna yönelsin.. Şeri'ati garra-i Ahmediyyeye, sünnet-i-seniyye-i Muhammediyyeye ve siyret-i Mustafaviyeye sıkı sıkı yapışsın..
Bu gibilere uzak olan, Allahu teâlâ'ya yakın olur, bunlara yakın olanlar da Allahu teâlâ'dan uzaklaşırlar vesselâm...
Evet; biz gelelim Hz. Gavs-ül-A'zamın hikâyesine:
Foyası meydana çıkan şeytan zâhir olmuş ve sormuş:
— Yâ Şeyh... Benim şeytan olduğumu, nereden ve nasıl bildin?
Hazreti Şeyh, yine:
— E'ûzü billahi min-eş-şeytan ir-raciym, buyurmuşlar. Şeytan ısrar etmiş:
- Yâ Şeyh, demiş. Bildiğinden hoşlandın değil mi?
Hz. Abdülkadir Geylâni, onun şerrinden tekrar Allahu teâlâ'ya sığındığını söyledikten sonra. şeytan şeyhe mağlûp olmuş ve def olup gitmiş..
Dervişleri şaşırıp kalmışlar ve şeyhlerine sormuşlar:
— Efendimiz.. Biz, bu sadayı gerçekten Hak bilip oruçlarımızı bozacaktık. Bu suretle de, Allahü tealâ'ya âsi olacaktık.
Siz, bunun bir şeytan hiylesi olduğunu nasıl anladınız?
Hazreti Pir, sükûnetle şöyle buyurmuşlar:
- Evlâtlarım.. Allahu tâlâ'nın hidayeti ve bana olan ilhamı ile bildim. Rabbim, bana üç ilim ihsan buyurmuştur. Bu ilimlere agâh ve bu ilimlerle âmil olanlar, Rahman ile şeytanı tanırlar.
Netekim, haram ile helâli, ak ile karayı bilir ve seçerler. Bu üç ilimden birisi, ilm-i fıkıhtır ki, bir kimse oruçlu iken ölüm haline gelmeden orucunu açamaz. Biz, bitkin idik amma, henüz ölüm derecesine gelmemiştik ki oruçlarımızı bozabilelim. O halde, bu emir şeri'ate muhalif idi ve şeri'ate muhalif emirleri de ancak şeytan verebilirdi. Bundan anladım ki, tecelli eden nur, bir zulmetten ibarettir.
Ikincisi, ilm-i kelâm ile bildim. Allahu teâlâ, mekândan münezzehtir ve mekâna ihtiyacı yoktur. Halbuki, bu sada bizlere
bir cihetten geldi. Her yönden ve her yandan olmadığına göre.
bu olsa olsa şeytandır, dedim ve dediğim gibi de çıktı.
Üçüncüsü, ilm-i tasavvuf ile bildim. Meşayih-i kirâm, bir hakikat üzerinde ittifak etmişlerdir. Şayet, Allahü teâlâ tecelli buyursaydı, beşeriyyet bir anda mahva varır, fenâ bulurdu.
Halbuki, bizlerde bu nur suretindeki zulmetin tecellisi ile hiç bir hâlet, hiç bir değişiklik olmadı. Beşeriyyetimiz zail olmadı, aklımız başımızda idi, hiç bir değişikliğe uğramadık ve eskiden nasıl isek öylece kaldık. Hiç birimizde tecelli-i-hakka ait bir belirti olmadı. Halbuki, Hak tecelli etseydi, ne ilim kalırdı ne de âlim.. Hiç birimizde ne akl-ı selim, ne idrak kalmaz kudret ve tahammülümüz bir ânda mahvolurdu. MEN TEGANNENE TEHALLESE, yani bu üç ilimden behredar olanlar, şeytanın mekrinden emin olurlar. Yoksa, şeytan Ademoğlu ile çocukların top oynadıkları gibi oynar, iymanını ellerinden alır, öylece nâra atılmalarına ve ebediyyen nârda kalmalarına sebep oluI.
Evet; insanoğlunun en amansız düşmanı olan şeytan, onu yoldan çıkarmak, tarik-i haktan uzaklaştırmak için akla gelen ve gelmeyen her şeyi yapar. Bazan da, yukarıdan beri anlattığımız gibi, bir sefihe ŞEYHLİK ve MÜRŞİDLİK vesvesesi vererek halkı idlâl ettirir. Gerçi, Hâk âşıkları ile fıkıh, tevhid (Kelâm) ve tasavvuf ilimlerine agâh ve âşinâ olanlar ve bu ilimleriyle amel edenler kurtulurlar. O halde, bu üç ilmi hakkıyle bilen ve amel eden bir zat-ı şerife tâbi olmak lâzımdır.
Bu üç ilimden nasibi olmayan câhil ve nâdana tâbi olmak ise, bile bile dalalete düşmektir. Her mürşidin, bu üç ilme vakıf olması şarttır, zarurîdir. Bu ilimlerden behresi olmayanların mürşitlik dâvasına kalkmaları, hiç şüphe etmemelidir ki, Iblis'in hiylesidir. Cahilden veli olmaz. Allahu teâlâ, bir cahili kendisine dost edinecekse, ona önce ilim ihsan eder, evvelâ alim ve sonra da veli olur.
Hadis-i kudsi de bu görüşü te'yit ve tespit etmektedir.
Hazret-i Imam-ı Gazali kuddise sırrahul-âli efendimiz buyurmuşlardır ki:
Bu üç ilme vakıf ve âşina olmayan kimsenin, mâ'rifete dair sözler söylemesinden ise, zinâ ve livata etmesi daha hayırlıdır.
Halbuki, yüz dört kitabın hepsinde, zinâ edenin âsi ve Lûti'nin de mel'un olduğu açıkça beyan buyurulmuştur. O halde, cahilin ilm-i mâ'rifetten söz etmesi, âsi olmaktan da mel'un olmaktan da beterdir. Çünki, zina ve livata eden, bu çirkin hareketini helâl görmedikçe kâfir olmaz. Fakat, cahilin ilm-i mâ'rifetten bahsetmesi küfriyle neticelenebilir ve sû'ihâtimesine sebep olabilir. Bu gibilere tâbi olanlar da, iymansız olarak çene kaparlar ve âhirete öyle giderler.
Yalnız şeri'atı bilen kimsenin bu ilmi, bir bahçeyi çevreleyen çite benzer. O bahçede bağ, bostan, ağaç ve çiçek vardır amma, yabani otlar, dikenler de eksik değildir. Bununla beraber, bahçe çitle çevrilmiş olduğundan, dışarıdan zarar verebilecek hayvanlar giremezler, çit bunlara engel olur. Netekim, kazara içeriye girebilseler dahi, dışarı çıkamazlar, yine çit mânidir.
Zâhiri ilim sahipleri de böyledir. Bunlar, kalplerini hırstan, tamahtan, çirkin işlerden, kötü sıfatlardan tam mâ'nasıyla kurtaramamışlarsa da, bir çit mesâbesinde olan ilimleri kötülüklerine az çok engel olur. Ne dışarıdan zarar verebilecek bir şey girebilir, ne de içeridekiler dışarı çıkabilirler. Zahiri ilimler, onlara bir nevi hisar vazifesi görürler. Onları bir çok vartalardan kurtarır ve korurlar.
Ilimsiz amel ise, etrafı tamamen açık, çiti ve duvarı bulunmayan bir bahçe gibidir. O bahçeye dikilen şeyler, belki meyve de verirler amma, çiti veya duvarı olmadığından, her cins hayvan rahat rahat içeri girerler, otlarını, meyvelerini ve mahsullerini kökünden söker ve yerler. Ilim duvarı ile çevrili olmadığından tahsil ettiği zühd-ü tekva ve bâtıni sırları tez helâk olur.
Böyle olanlar da ya riyaya, ya u'cuba veya kibire düşerler mezhepleri fâsık, itikatları yalan olur, mürşitlik dâvası ile hem kendileri iymansız çene kaparlar, hem de kendilerine tâbi olan-