ARŞİVDE ARA
Ne arıyorsunuz?
24 sonuç · “Tahakkuk”
01Abâdile
Abâdile , Arapça “Abdullahlar” anlamına gelir. Başına abd kelimesi getirilerek yapılan Abdurrahman, Abdülkuddûs, Abdülkādir ve Abdülkerîm gibi birleşik isimler için de kullanılır. Tasavvufî anlamı Tasavvuf dilinde abâdile, ilâhî isimlerden birinin tecellisini kendisinde belirgin biçimde gerçekleştiren kimseleri ifade eder. Sâlik, hangi ilâhî ismin hakikatine daha güçlü biçimde mazhar olmuşsa o isme nispet edilen kulluk vasfıyla anılır. Meselâ el-Mün‘im, “nimet veren” demektir. Bu isme belirgin biçimde mazhar olan kul, Allah’ın nimet vericiliğini daha çok müşahede eder; kendisine ulaşan nimeti başkalarına yansıtması onun ahlâkında öne çıkar. Böylece isimle kul arasında rubûbiyet ve ubûdiyet ilişkisi kurulur. Abdülcebbâr, Abdülmüntakim, Abdülkādir, Abdülhâdî, Abdülhalîm ve Abdüssabûr gibi isimler de aynı adlandırma mantığı içinde değerlendirilir.
Aynu’l-cem
عين | لجبع) Tam cem hali. Bu halde bulunan sûfî her şeyi fani, yalnızca Allah'ı baki olarak görür. Bütün varlıkları ya Allah veya Allah'tan gören sûfî, bu hal için de tam olarak fani (aynu'l-fena) olduğundan her işi Allah’a nispet eder ve “Allah'tan başka fail yoktur,” der. Bâyezid Bistâmi bu haldeyken, “Kendimi tenzih ederim, şanım ne yüce!”; Hallâc ise, “Ene’l-Hak” demiştir. Hak'ta fani olduklarından bu sözleri onların diliyle söyleyen Allah'tır ( 549; SA 525; وه 628). Aynu'l-cem, tevhide verilen çeşitli isimlerden biridir. Aynu'l-cem halinde sûfî her şeyi Hak olarak görür. Ben bu suretten ileri adım Yünus değil iken Ben ol idim ol ben idi bu aşkı sunandaydım Yünus Emre gözün aç bak iki cihan dopdoludur Hak Gümanı sıdk oduna yak şöyle âşikâre nihandadır Yünus Yine bu hal içinde sûfî her şeyi kendi olarak görür, ama o Hak'ta fani olduğundan Hak'la aralarında ayrılık gayrılık değil, vahdet vardır. Bu fani, o bakidir. Benem ol ışk bahrisi denizler hayran bana Derya benim katremdir, zerreler umman bana Yünus Aynu’1-fena )' (عين | لفنا Tam fena hali. Fena içinde fena (fena ender fena); fenadan
Aynullah
Allah'ın gözü ve zatı. Allah'ın el-Basir ismiyle tahakkuk eden, bu ismin mazharı olan kimse, Kutsi bir hadiste, “Bu kulumun gören gözü olurum da, o kul benimle görür,” buyrulmuştur. Bu mertebedeki kimse âlem olan her şeyi Allah'la görür, Allah da âleme onun gözüyle nazar eder. 2. Büyük berzah, hakikati tahakkuk ettiren insan-ı kâmil, Mutasavvıflar âlemi, insana benzetir, âlemin gözbebeği ise insandır. Hoşça bak zatina kim zübde-i âlemsin sen Merdum-i dide-i ekvân olan âdemsin sen Şeyh Galib Büyük berzah, hakikati tahakkuk ettiren insan-ı kâmil, Mutasavvıflar âlemi, insana benzetir, âlemin gözbebeği ise insandır. Hoşça bak zatina kim zübde-i âlemsin sen Merdum-i dide-i ekvân olan âdemsin sen Şeyh Galib
Hil'at
Padişahlar ve diğer büyük devlet adamları tarafından giydirilen bir onur giysisi. Giydirenin giyene olan ilgi ve itibarının bir simgesidir. 2. tas. İlahi lütuflar, Hakk'ın sâlike olan ihsanı. | Hizip Hil'atı ubüdiyet Kulluk hil'atı. Allah'ın insana en büyük lütfu onu kendisine kul | olarak seçmesi, Hillet i ar, (45) veya Hullet 1. Dostluk. 2. tas. Sâlikin kendi beşeri sıfatlarından | fani olarak Hakk'ın sıfatlarıyla tam olarak tahakkuk etmesi, vasıflarıyla vasıflan- | ması, onun aynası olması (x1). Bkz. Aşk. | Dostluk. 2. tas. Sâlikin kendi beşeri sıfatlarından | fani olarak Hakk'ın sıfatlarıyla tam olarak tahakkuk etmesi, vasıflarıyla vasıflan- | ması, onun aynası olması (x1). Bkz. Aşk. |
Hubb-i dünya
د نيا) or. Dünya sevgisi ve hırsı. tas. Zahit ve süfiler dünyayı ve maddeyi Allah'ın düşmanı sayar. Onu sevmenin dostun düşmanını sevmek anlamına geleceğini vurgularlar (Gi 11:197). “Her türlü günahın kaynağı dünya sevgisidir,” “dünya bir leş, talipleri köpektir,” “dünya sevgisi öldürücü bir zehirdir,” sözleri süfilerin bu husustaki kanaatlarını ifade eder. Bkz. Dünya. Hubb-i riyaset Baş olma tutkusu, toplumu idare etme ihtirası, tasaddur (KR 185). Zahit ve süfiler: “Kuyruk ol, baş olma; çünkü baş gider, kuyruk kalır,” derler. Ariflerin kalbinden en son çıkan kötü huy ve his baş olma tutkusudur. “Şöhret afettir.” Hukuk — Huzuz i, ar. (b glo — â3>) Haklar-Hazlar. tas. Manevi ve ruhi hallere, makamlara, marifetlere, iradelere, maksatlara, muamelelere ve ibadetlere | hukuk; nefsin zevklerine ve beşeri arzularına huzuz denir. Hukuk ile huzuz birbirinin zıddıdır. Birinin bulunduğu yerde diğeri bulunmaz. Bir sâlikin gü- | cünü ve çabasını harcayarak hukuku ve hakkı kazanması, onları yaşaması ve ken- | di vasıfları haline getirmesi tahkik (gerçekleştirme) ve tahakkuk (gerçekleşme) | adını alır. Bu sebeble bu mertebedeki süfilere ehl-i tahkik, ehl-i tahakkuk, ehl-i hakikat ve ehl-i hakâik, ehl-i hak gibi isimler verilir. Hakk'a nispet edilen her şey, hukuk, nefse nispet edilen her şey huzuzdur. Hukuk ulvi, huzuz, süfli arzular ve hallerdir.
Münasafe
(ste (منا x, Insaf, eşitlik, nasafat. 2. tas. Hak'la, halkla güzel m لل İŞ m dn GERE dm NN e GM RR
Nükeba
1, Nakipler, denetçiler, gözetleyenler. 2. tas. Bâtın ismiyle tahakkuk edip bu ismin mazharı olduklarından halkın içlerine bakıp (ruhlarını okuyup) oradaki en gizli hususları açığa çıkaran üçyüzler. Sırları örten perdeler onlar için ortadan kalktığından bu gibi hususları bilirler (KI; cr). Bursevi bunların sayılarının 12 olduğunu söyler (ira 314; TK 11:1373; İFM). |
Taayyün
Belirme, belirlenme, belli olma, ortaya çıkma. 2. tas. Müşahhas hale gelme, birbirinden seçilme, ayırt edilme, ayn olarak ortaya çıkma. Ilk taayyün, vahdet mertebesi; ikinci taayyün ise vahidiyet mertebesidir. Süfilere göre Hakk'ın zatında her şey vardır, ama belirsiz olarak vardır. Şeylerin ondan zuhur ve tecelli yoluyla çıkışları bir taayyün (belirme) şeklinde kendini gösterir (ir (Affifi), 291). Taayyünler biri külli, diğeri cüzi olmak üzere iki türlüdür. Cins ve türlerin taayyünleri küllidir. Bunların ruhlar âleminde mücerret manevi mahiyetleri vardır. Cüzi taayyünler ise küllilere bağlı olan sonsuz sayıdaki ferdi taayyünlerdir. Sâlik için taayyünler birer perdedir. Hakk’a yükseliş halinde bulunan sâlik bu taayyünleri kaldırır, perdeleri açar, en sonunda hakiki varlığa ulaşıp yek olur, sır olur, yoklukta var olur. Ettik ol kadar ref'i taayyün ki Neşâti Ayine-i pür tâb-ı mücellâda nihaniz Tabib-i ruhani/Tabib-i kulüb Tabib-i dil, gönül doktoru, kalp doktoru, yani mürşit, pir, kâmil insan (x1). Taç — Tâc-ı serif i. fars (تاج - اتاج شر يف) 1. Serpus, külah; asalet, kudret, ihtişam ve saltanat simgesi olarak başa giyilen süslü ve değerli başlık. 2. tas. a Tarikat şeyhlerinin, ruhani saltanat ve manevi devlet simgesi olarak giydikleri külah. Her tarikat şeyhinin, diğerlerinden ayrı ve farklı bir tacı vardır (smT 517-19). Taç giymenin belli birtakım şartları ve usülü vardır. Bektaşilerde taç giyerken okunan bazı tercemanlar da vardır (AM 212, 219) Mevlevilikte taca sikke denir. b Sonsuzluk. Sonsuz olan Zatın mahiyeti. Bkz. Serir. Taçname Tacı tasvir eden ve taç geleneği hakkında bilgi veren nesir ve nazım yazilar, sözler. Tâc marifet tacıdır sanma gayri tâc ola Taklid ile tok olan hakikatte ac ola Gaybi eo Takdis Tac u destâr ile tefâhur eden Açamaz başını keli görünür Nef'i Ümmi Sinan yol iyan olubtur her şey beyan Dervişlik yolu heman tac u hırkası değil Tahakkuk / Serpus, külah; asalet, kudret, ihtişam ve saltanat simgesi olarak başa giyilen süslü ve değerli başlık. 2. tas. a Tarikat şeyhlerinin, ruhani saltanat ve manevi devlet simgesi olarak giydikleri külah. Her tarikat şeyhinin, diğerlerinden ayrı ve farklı bir tacı vardır (smT 517-19). Taç giymenin belli birtakım şartları ve usülü vardır. Bektaşilerde taç giyerken okunan bazı tercemanlar da vardır (AM 212, 219) Mevlevilikte taca sikke denir. b Sonsuzluk. Sonsuz olan Zatın mahiyeti. Bkz. Serir. Taçname Tacı tasvir eden ve taç geleneği hakkında bilgi veren nesir ve nazım yazilar, sözler. Tâc marifet tacıdır sanma gayri tâc ola Taklid ile tok olan hakikatte ac ola Gaybi eo Takdis Tac u destâr ile tefâhur eden Açamaz başını keli görünür Nef'i Ümmi Sinan yol iyan olubtur her şey beyan Dervişlik yolu heman tac u hırkası değil Tahakkuk /
Tevhit
Birlik. tas. a Allah'ın zatını, aklen tasavvur edilen ve zihnen tahayyül edilen her şeyden tecrit etmek (cr). “Allah'ı zihninizde dilediğiniz gibi tasavvur edin, ama bilin ki bu tasavvur Allah değildir.” b Tevhit üç türlüdür: Hakk'ın Hak için tevhidi, Allah'ın kendisinin bir ve eşsiz olduğunu bilmesi. Hakk'ın halk için tevhidi, Allah'ın bir ve eşsiz olduğunu insanlara bildirmesi. Halkın Hakk'ı tevhidi, insanların Allah'ın bir ve eşsiz olduğunu dile getirmeleri. En mükemmel tevhit Hakk'ın Hak için olan tevhididir. Bu tevhit anlatılamaz, burada diller lal olur; buna tevhid-i mücerret denir ki onu dille anlatmaya kalkışan mülhit c Tevhit bir görme, bir bilme halidir. Safi yalnızca Biri görür, yalnızca Bir'i bilir. O'ndan başka varlık olduğunu ne görür, ne bilir. Tevhidin hakikatine eren Bir'den başkasını unutur. d Halkın tevhidi Bir işitmek, aydınların tevhidi Bir bilmek, seçkinlerin tevhidi Bir görmektir. Tevhit iki türlüdür. Kusüdi tevhit, yalnızca Allah'ı kasdetmek ve irade etmek, daha doğrusu Allah'ın kasd ve irade ettiği şeyi kasdetmek. Bu tür tevhitte kul ile Rabb'in iradeleri aynı noktada birleşir, ikisi de aynı şeyi diler ve ister. Daha doğrusu kul kendi iradesinden fani, Rabb'inin iradesiyle bakidir; selefin tevhidi budur. “Lâ-maksüde (lâ-matlübe, lâ murâde) illâllah”. Şuhüdi tevhit, vecde gelen ve kendinden geçen sâlikin yalnızca Hakk'ı görmesi ve mâsivâyı görmemesidir. Bunlar istiğrak halindeyken mâsivâyı ve çokluğu görmezler, ama kendilerine geldikleri zaman mâsivânın varlığını kabul ederler. İlk süfilerin tevhidi budur. Buna vicdani ve zevki tevhit de denir. Lameşhüde illâllah. Bunun da üç mertebesi vardır: Hak fiilleriyle sâlike tecelli edince, sâlik bütün fiilleri Allah'tan görür ve “lâ faile illallah” der. Hak sâlike sıfatlarla tecelli edince sâlik eşyayı ve O'nun sıfatlarını değil, yalnızca Allah'ı ve O'nun sıfatlarını görür, sıfatta mevsüfu temaşa eder. Hak sâlike Za ile tecelli edince sâlik eşyanın zatını değil, yalnızca mevcut olarak Allahı görür ve “lâmevcüde illallah” der. Vahdet-i vücut ehlinin tevhidi budur. Bunlara fiil tevhidi, sıfat tevhidi, Zat tevhidi denir ki, fiilde faili, isimde müsemmayı, sıfatta mevsüfu görmekten ibarettir. e Konusu Allah'ın birliği olan tasavvufi manzumeler; öm.: Tevhit edenler mest olur Allah’a erer dost olur Dirliği hem dürüst olur Gel bile tevhit edelim . Yünus ] Mi | Tiş-Ayş Tevhid-i hâli Tevhid-i süfiye Süfilerin, Allah'ın birliğini yaşayarak ve tadarak bilmelerine bu isim verilir. Allah'ın birliğini keşfen ve zevken bilmeye tahkik ve tahakkuk, bunu bu yoldan bilene de muhakkik ve mutehakkik denir. Bunlar manevi, ulvi ve ilâhî hakikati yaşayarak bilirler. Onun için ehli hakikat ve ehl-i tahakkukturlar. Bu anlamda muvahhit ve tevhit ehli, nefsinden fani ve Hak ile baki, ask, cezbe ve vecd ehlidir; istigrak ve mest olan sâliktir.
amentü
amentü a [< Ar. âmene fiilinin birinci teklik şahsı. ] (İnandım, iman getirdim) İslâm dininin ve imanın esaslarını özlüce ifade eden söz: “Âmentü billahi ve melâ'iketihi ve kütübihi ve rusulihi ve’lyevmi’l-âhiri ve bi’l-kaderi hayrihi ve şerrihi mine’llahi ta'âlâ ve’l-ba’sü ba’de’l-mevti hakk eşhedü en lâ ilahe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu v resulühü” (Allah’a, meleklerine kitaplarına, peygamberlerine ahret gününe, kadere, hayır v şerrin Allah’tan geldiğine; ölüm den sonra tekrar diriliş olacağın inandım ve iman getiridim; A lah’tan başka ilah olmadığına Muhammed’in O’nun kulu ve e çisi olduğuna şehadet ederim İmanın esaslarını sıralayan b sözlerin bütünü “amentü” ola rak bilinmektedir ve Ehl-i sün net inacına bağh her mümini İslâmın beş şartı yanmda ima nm şartları olarak bu esaslar inanması, İslâm’m temel ilkele rinden kabul edilmektedir. B ükeler, kadere iman hariç Kur’ân-ı Kerîm’in şu surelerin de geçmektedir: “Bakara sure si”, “Nisa su resi”, “Yûnus suresi, “Yâsin suresi”, “Şûra suresi”. âmil a. [Ar. ] İslâm tarihind ve devletlerinde genellikle verg tahsildarı veya memuru. Ayrıc muhtaç kimseler için zekât top layan görevlilere de bu ad ve rilmiştir. Osmanh devletinde is ganimet, cizye, fey, haraç gib birtakım gelir vergileriyle uğra şan, bunlarm tahakkuk, tahsil v taksim işlerini de bu görevlile yapmışlardır. Bu kimseleri Müslüman, emin, tam ehliyetl ve zekât hükümlerine vâkıf ve hür e, olmalanna özen gösterilmiştir. e,
Mütehallık
Arapça. Tahakkuk ehli ile tahalluk ehli arasındaki fark. Mütehallık, kötü huylardan kaçınan, iyi ve övülen huyları, güzel özellikleri kendini zorlayarak cehd ile elde eden kişiye denir. Bu kişide ilâhî isimlerden izler vardır. Mütehakkık ise, bu özellikleri tahakkuk ettiren kendini Allah’ın sıfatlarına, isimlerine mazhar kılıp, beşerî özelliklerini silmiş yok etmiştir.
Bed
Arapça başlamak demektir. Tasavvufta isim ve sıfatların tahakkuku demek olup bu, insan berzahlarının ilkidir.
SÛFİLERİN İLİMLERİNİN KAYNAĞI
Avârifü’l-Maârif · 1. bölüm · Mürşidimiz, Şeyhu’l-İslâm Ebu’n-Necîb Abdulkâhir es-Sühreverdî, hicrî 560, milâdî 1165 senesinin Şevval ayında, bize, imlâ yoluyla (bizzat yazdırarak) şunu rivâyet etti: Ebû Mûsâ e
MÂNEVÎ FETİHLER VE İLÂHÎ İHSANLAR
Avârifü’l-Maârif · 20. bölüm · Sûfinin, Allahu Teâlâ ile meşguliyeti kemâle erince ve içinde bulunduğu vaktin hukukuna tam riâyetle takvâda ilerleyip zühdü tamam olunca, sebeplere sarılmayı terk eder. Kendisine
Sayfalar 1–10
Muzaffer Ozak Külliyatı · Elhac Muzaffer OZAK colli ZİYNET-UL-KULÜB KALPLERİN ZİYNETİ] Aşık sohbetleri ve evradı şerifeler AYRICA ASKÎ DİVANI SALÂH BİLİCİ KİTABEVİ Ali BİLİCİ Büyük Reşitpaşa Cad. Yümni Işha
Sayfalar 95–101
Muzaffer Ozak Külliyatı · Zira, sevdiği o kulunun âh-ü eniyni Allahu tealâ'ya hoş gelir ve niyazına devam etmesi için de talebini geciktirir. Allahu tealâ'nın, sevdiği kullarına nâzı ehline malûmdur. Dualar
Sayfalar 96–102
Muzaffer Ozak Külliyatı · peygamberler o güneşten nur alan ay ve yıldızlar gibidirler. Nebiyyi ins-ü can aleyhi ve âlihi salâvatullah-ir-Rahman, ruh mesâbesinde ve bütün diger peygamberler vücuttaki diger u
Sayfalar 114–119
Muzaffer Ozak Külliyatı · lim, çünkü, hiçbir şey yoktur ki, dünyâda, âhiretin bir nümuncsi olmasın. Yâni, âhirette ne varsa onun bir ifadesi, bir nümunesi, bir örneği ve bir işareti mutlaka ve mutlaka dünya
Sayfalar 120–125
Muzaffer Ozak Külliyatı · Iyi Ahlâk Derneği; ayrıca «Fukaraya Yardım Cemiyeti» adı altında bir cemiyet kurarak, buraya verilecek olan, hayırperver zatların yardım ve sadakalarını başka maksat veya menfaatle
Sayfalar 168–176
Muzaffer Ozak Külliyatı · ümmetimin Yahudileridirler. Bunlar, kafalarını traş ettirirler, seslerini yükselterek bağırır gibi Allah'ı zikrederler ve kendilerini ebrâr tarikinden zannederler. Halbuki, bunlar
Sayfalar 206–213
Muzaffer Ozak Külliyatı · Diğer bir âyet-i kerimede de, cennet ve cennet ni'metleri şöyle tarif ve tavsif buyurulmaktadır: Mesel-ül-cennet-illetiy v'idel-müttekun tecriy min tahtihel enhârü külühâ dâ'imün t
Sayfalar 218–224
Muzaffer Ozak Külliyatı · Ab-ı rûy-i Habib-i ekrem için, Kerbelâ'da dökülen dem için, Şeb-i firkatte ağlayan göz için, Râh-i aşkında sürülen yüz için, Eyle yâ Rab!.. lûtfunu hem-râh... Bakma yâ Rab!.. bizim
Sayfalar 230–236
Muzaffer Ozak Külliyatı · hazinesinden çıkmış değildir, dedi. Pederimden kalan çiftliğin gelirindendir. Şeyh hazretleri, keseyi aldı ve içinden bir kaç akçe çıkararak dervişlerden birisine uzattı: — Bu para
Sayfalar 237–244
Muzaffer Ozak Külliyatı · cüsü madenlerden, toplanan vergilerdir. (Padişahın bu sözünden anlaşılıyor ki, o devirde madenlerimiz işletilmekte imiş.) Yoksa. milletim Karun kadar zengin olsa, ellerinden zulüm