İrşad III · kaynak sayfaları 237–244
cüsü madenlerden, toplanan vergilerdir. (Padişahın bu sözünden anlaşılıyor ki, o devirde madenlerimiz işletilmekte imiş.)
Yoksa. milletim Karun kadar zengin olsa, ellerinden zulüm ile mallarını alamam. Harama el süremem. Askerlerime ve bendegânıma haram yediremem, dedi ve kendisine zulme ve haksızlıga, daha doğrusu padişahın tâbiriyle haram yemeğe sevk ve teşvik etmek isteyen Fazlı paşayı hemen oracıkta azletti.
Bu zevat-ı âli-kadr, böyle dürüst, böylesine âdil, iyman ve irfan sahibi olduklarından, Allah celle bunların oğullarını ve torunlarını dört kıt'ada hükmetmeye lâyık ve müstehak gördü ve bir çok milletlerin idarelerini onların namuskâr ellerine ve tertemiz vicdanlarına havale etti. Onları, cihana sultan eyledi. Iyi bilmelidir ki, Allahu teâlâ'ya kul olanlar ve kulluk görevlerini hakkıyle yerine getirenler, cihana sultan olurlar Nefislerine kul olanlar ise, önünde sonunda rezil ve bednâm olarak ebedi hüsrana uğrarlar.
Kıssadan hisse:
Işte. böyle daima helâl yiyen ve haramdan kaçınan babanın evlâdı da, Fatih Sultan Mehmed Han gibi, ulu ve cihanşümul bir sultan olur. Ulu sultan olmakla da kalmaz. O NE GÜZEL EMİRDİR diye Enbiyalar serverinin medh-ü sitayişine de lâyık ve mazhar olur.
Âşık paşa diyor ki:
(Bu âl-i Osman ki, bunların hasletleri tekva idi, bütün cihana sultan oldular. Şimdi, iş fetvaya döndü. Korkarım, mülk-i Osman yıkılır.)
Fetva, mukaddes bir hükümdür amma, Allahu teâlâ'dan korkmayıp, halkı susturmak için fâsık kişilerin ve zâlim uşağı olan âlimlerin hediyye şeklinde kabul ettikleri rüşvetler karşıligı verdikleri fetvalar, gerçekten mülk-i Osman'ı yıktı.
Üçüncü sultan Murad devri vezirlerinden ve isendiyar oğullarından olan ve Üsküdar sahillerinde kendi yaptırdığı camii şerifin yanındaki türbesinde medfun bulunan ve o semte adını veren Şemsi paşa, padişaha hediyye kılığında kırk bin altınlık
bir rüşvet kalul ettirdigi günün gecesi, konağında dügün bayram etmiş, sevinç ve neşesini de şu sözlerle açıklamıştır:
— Bugün, Kızıl-Ahmedlü (Isfendiyar oğulları) intikamını.
Al-i Osman'dan aldum. Anlar, bizim ocağımıza su koydukları gibi, ben dahi anların ocağın söndürecek bir mukaddime tertip ittüm. Irtişâya dadandırdum ve hattâ kırk bin altın bir böyücek lokma idi, yutturdum. Bundan sonra, bunlar irtişâ almaktan fâriğ olmazlar ve irtişâ ile devletleri sebat bulmaz.
Ne hazin ne ibret verici bir beyanat değıl mi?
O devrin seçkin velilerinden Seyyid Seyfullah (kuddise sirruhu) hazretleri, bütün bu kötülükleri keşfetmiş olmalıdır ki:
Yıkıldı Âl-i Osman, Ağlasın bütün cihan feryadı ile, Osmanlı devletinin inhidama doğru gittiğini bildirerek keramet izhar eylemiştir.
HIKÂYE Yıldırım Han, Niğbolu zaferinden sonra bir âbide-i zafer yaptırmıştı. Ecdadımız, Allahu tâlâ'nın nimetlerine karşı şükürle- Tini böyle ifa ederlerdi. Yıldırım Han, Niğbolu seferine giderken.
ellerini bârigâh-ı ahadiyyete kaldırmış:
— Yâ Rab, demişti. Eğer, bana zafer müyesser edersen, ahdim ve nezrim olsun, rizayı şerifin için yirmi adet cami-i-şerif yaptıracağım ve bu mâ'betlerde zâtını tevhit ve Resûlünü tazim ettirecegim.
Savaş, Türk ordularının nusret ve galibiyetleri ile sona ermiş, yedi kral ve ordulam mağlup ve perişan olmuşlardı. Elde edilen külliyetli miktarda ganimetlerle, Fransa'nın en meşhur şövalyeleri de Bursa'ya getirilmişti. Osmanlı padişahlarının asalet ve şecaatlerini gören bu şövalyeler, bir daha Türklere
karşı savaşa girmeyeceklerine yemin etmişlerdi. Yıldırım Hanonlara:
- Böyle yemin etmeyiniz, dedi. Bize karşı tekrar harbe geliniz ki, bize gazilik unvanı bahşedesiniz ve yeni yeni zaferler kazanmamıza sebep olasınız.
Savaşa giderken nezrettiği yirmi cami'e bedel olmak üzere..
yirmi kubbeli cami-i-kebiri (Ulu cami) inça ettirdi.
Şu hususu da açıklayalım:
Herhangi bir muradın, bir isteğin husulü için, Allahu teâlâ'ya ahd ve nezredilirse, o iş ve istek mutlaka yerine gelir.
Bütün padişahlar, harbe giderlerken, zafer müyesser olduğu takdirde bir cami, bir medrese ve mümasili bir hayırlı bina yaptırmayı nezrederlerdi.
Herhangi bir murad için, Allahu teâlâ'ya niyazda bulunan ve o isteğin tahakkuku halinde Hak rizası için bir hatim indirmeyi, yahut üç hatim indirmeyi veya yetmiş bin kelime-i tevhid okumayı veya okutmayı nezreden kimse; neyi niyyet etmişse o isteği muhakkak yerine gelir. Hastası varsa iyileşir, bir derdi varsa kurtulur, kötü huyundan halâs olur, hasılı nezrederken dilediği ne ise yerine gelir.
Bu gibi nezirler, okumak veya okutmakla olacağı gibi bir veya bir kaç yetimi giydirmek, bir talebe okutmak, kurban kesmek, yoksullara yardımda bulunmak gibi maddî sebeplerle de olabilir. Ancak, isteği hasıl olduktan sonra nezrini mutlaka yerine getirmelidir ki, vermesini bilen Allahu teâlâ tekrar almasını da bilir.
Biz' Yıldırım Han'ın hikâyesine devam edelim:
Ulemânın, yirmi kubbeli bir cami yaptırıldığı takdirde, yirmi cami yerine geçeceği yolundaki fikir ve kanaatlerine uyularak Ulu cami inşa olundu ve tamamlandı. Bursa'ya yolu düşenler, elbette bu mübarek camii şerifte namaz kılmışlar ve Hakka secde etmişlerdir. Bursa'ya hiç gitmeyenler de mutlaka gitmeli ve bu evliyâlar diyarını, gaziler ocağını ziyaret etmelidir. Bursa, Türklerin ilk hükûmet merkezidir. Gaziler, oradan Hak is-
mini anarak yola çıkmışlar, Rumeli'ne geçmişler, boydan boya bütün Avrupa kıtasına dehşet saçmışlar, bir çok fetihler ve zaferlerle bugün hâlâ iftihar vesilesi yaptığımız şanlı hatıralar bırakmışlardır. Hâlâ o koku orada duyulur, hâlâ o lûtuf orada sezilir.
Ulu cami adı ile tanınan cami-i-kebirin inşaatı tamam olunca, padişah memnun ve mesrur mürşidi olan Emir Veli sultan ile, bu mukaddes mâ'bedi geziyordu. (Bursa'da yedisinden yetmişine kadar herkesin tanıdığı ve mübarek türbesini ziyaret ettiği EMIR SULTAN hazretlerini de behemehal ziyaret etmeği ihmal etmemelidir. Böyle makamlarda edilen dualar, indallah müstecâb olur.) Yıldırım Han Emir Veli'ye hitaben:
— Şeyhim, dedi. Nasıl olmuş? Acaba sizce bir eksiği var mı?
Hazret-i Şeyh, kendisine cevap verdi:
- Evet, dedi. Dört eksiği kalmış. Onları da yaptırırsan tamam olur….
Padişah, bu eksikleri öğrenmek istedi ve:
— Aman, lûtfediniz söyleyiniz ki hemen y'aptırayım, dedi.
Şeyh hazretleri, büyük bir sükûnetle eksikleri bildirdi:
— Cami-i-şerifin dört kapısına. dört fıçı şarap koydur da, eksikleri tamam olsun. Yıldırım Han, şeyhinin bu sözüne fena halde kızdı:
— Bu ne acaip söz efendi? dedi. Cami-i-şerifin kapılarına şarap fıçıları konulur mu?
Hazreti Şeyh, mübarek parmağını, padişahın kalbi üzerine koyarak ve onun gözlerinin içine bakarak:
— Neden olmasın? cevabını verdi. Cami dedigin, taştan.
çamurdan, tahtadan yapılan bir yapıdır. Böyle olduğu halde, kapılarına şarap koydurmayı çirkin buluyorsun da, bina-i ilâhî ve nazargâh-ı sübhani olan şu kalbinin yanına şarap koymayı nasıl lâyık görüyorsun? Evet, doğru söylüyorsun… Cami-i-şerifin kapılarına şarap fıçıları konulmaz, amma bu nihayet kul yapısıdır. Kul yapısına konulmayan şarap, Allah yapısına konulsa revâ mıdır?
Hazret-i Şeyh, bu acı ve haklı sözleri ile, Yıldırım Han'ı ağlatmış, fakat irşâd etmiştir.
O devirlerde, irşâd makamını işgal eden meşayih ve ulema, hak söz söylemekten korkmazlardı. Başlarında taşıdıkları sarığın. neyi ifade ettiğini bilirler ve:
-- Ben, hak söz söylemekten korkmam. Işte kefenim de başımda, demek olan sarığın mânasını bilir ve hakkını verirlerdi.
Padişahlara, hattâ en müstebit ve zâlim hükümdarlara karşı koyarlar, onları hakka ve hakikate davet ederlerdi. Onların:
- Ey şeyh efendi.. Ey hoca efendi.. Ben, sana ne yaparım bilir misin? tehditlerine mukabil:
- Evet bilirim.. Senin bana ne yapacağını ben sana söyleyeyim. Bana dört türlü ceza verebilirsin: Birincisi, beni öldürtürsün ki bu takdirde mazlûmen şehit olurum. Sırrı Hüseyin zuhura gelir. Ben şehit, sen de Yezid gibi zâlim olursun. Ikinci si, beni sürgüne gönderirsin. Ahbab-ü yâranımdan, evlâd-ü iyalimden, yerimden yurdumdan cüdâ edersin. O zaman da sırri Muhammed zuhura gelir. Ben, enbiyalar serveri gibi muhacir, sen de Eba-Cehil gibi hakkı inkâr eden kâfir gibi olursun. Üçüncüsü, bana işkence yaptırır, dövdürürsün, kemiklerimi kırdırır, yara bere içinde bırakırsın ki. bu takdirde de sırrı Circis meydana gelir. Ben. hazreti Circis derecesi alırım, sen ise o nebiyye eziyyet eden kâfirler derekesine inersin. Dördüncüsü, beni hapsettirirsin. Ben, Yusuf gibi günahsız zindanda yatarım sen ise bana yaptığın bu zulüm ile tarih boyu lânetle anılırsın, derler.
Bu zevat-1 zevil-ihtiram. sultanları dahi böylece insafa ve hakka davet ederlerdi. Netekim, Emir Veli Sultan da. Yıldırım Han'ı böylece ikaz ve irşâd eylemiş ve Padişah bu tarihten sonra içkiye tövbe etmişti.
Söz, buraya gelmişken Yavuz Sultan Selim Han ile, meşhur Zenbilli Ali efendi arasında geçen bir muhavereyi nakletmeden geçemeyeceğim:
Irgad, cild 3 - F: 16
Yavuz Sultan Selim Han, şeyh-ül-islâmın her işine karışmasına sinirlenmiş olmalı ki, bir gün ona:
- Hoca, demiş.. Artık sen bizim umur-u saltanatımıza da karışmağa başladın.
Zenbilli Ali efendi, vakur ve mütevazi şu cevabı vermiş:
- Elbette padişahım. Eğer, umur-u uhreviyyenizden mes'ul olmasaydık umur-u dünyeviyyenize karışmazdık!
Hepsi de nur içinde yatsınlar..
Tarihlerin yazdıklarına göre, Yıldırım Han ara sıra içki meclisleri kurdurur, gizli gizli içki içermiş ve içki içtiğinin de kimse tarafından farkedilmediğini sanırmış. (Allah taksiratını affetsin.) Ancak, Evliyaullahtan gizli bir şey olamayacağını her halde düşünemezmiş. Halbuki, bundan evvelki dersimizde de söylediğimiz gibi. Allah'ın velileri arslan gibidirler. Halkın kalbi de, onların seyrangâhı olan ormana benzer. Arslanın ormanda pervasızca dolaştığı gibi, veliler de insanların kalblerinde ve damarlarında diledikleri gibi dolaşırlar.
Keramet-i kevniyye, keramet-i ilmiyye ve keramet-i vücudiyye vardır. Kerametin evveli keşf-i kubur ve nihayeti de keşf-i kulûb'dur.
Peygamberi zişânımız, bir Hadis-i şeriflerinde: (MÜ'MIN-
LERİN FERASETINDEN SAKININIZ.. ZIRA, ONLAR ALLA- HU TÂLÂ'NIN NURU iLE NAZAR EDERLER) buyurmuşlardır.
Ne Emir Sultan'ın Yıldırım Han'a ne de Zenbilli Ali efendinin Yavuz Sultan Selim Han'a çıkışmalarını yadırgamamak lâzımdır. Tarihlerimizde buna benzer daha bir çok hadiseler vardır. En meşhurlarından birisi de şudur:
HIKÂYE Tarik-i-Halvetiyye'nin piri olan Seyyid Yahya Şirvani kaddesallahu sırrahul-âli efendimiz hazretlerinin halifesi Şeyh Şücâ üddin kuddise sirruh hazretleri, ki merkad-i mübarekleri Fatih Çarşambasındaki zaviye ve mescidi yanındadır. Kovacı
Baba olarak iştihar etmiştir. Maalesef mescidi ve zaviyesi yıkılmış, viraneliktir. Medresesi de harap olmuştur. Türbeleri de yıkıldıgından, kabr-i şerifleri kabristan içinde ve tam orta yerde ve açıkta kalmıştır. Mutlaka ziyaret edilmelidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu ve mümasili makamlarda dualar kabul olunur, ihmal etmemelidir.
Evet; Şeyh Şücâ'üddin hazretlerinin zaviyelerine, devrin padişahı da gelir ve zikrullaha iştirak edermiş. Bir gece. sultan yine gelmiş, evrâd ve ezkâr okunduktan sonra dervişler ile devrana dahi kalkmış ve o kadar memnun olmuş ki, duadan sonra şeyh hazretlerine:
— Ey şeyh-i aziz, demiş. Bir emriniz bir arzunuz var mı?
Lûtfen emrediniz, derhal yerine getireyim.
Hazreti- şeyh, kendisine cevap vermiş:
- Estağfurullah.. Ama, mademki arzumu öğrenmek istediniz. Istirhamım odur ki, bir daha bu tekkeye gelmeyiniz.
Padişah fevkalâde mahcup olmuş ve sormuş:
— Acaba bir hatâm, bir suçum mu var? Size hürmette kusur mu ettim.
Şeyh hazretleri, padişahı temin etmiş ve maksadını açıklamış:
— Hâşâ, demiş.. Istirhamımın sebebi bu değil. Zât-ı şâhâneleri buraya teşrif ettikçe, dervişlerime ihsanlarda bulunuyorsunuz. Bu sebeple sultanımın teşriflerini görür görmez: (Padişah hazretleri, bu defa ne ihsan buyuracaklar?) kaygusuna düşüyor ve zikrullahı unutuyorlar. Halbuki, başka günler, böyle bir kaygıları bulunmadığından, Allahu teâlâ'yı hakkiyle zikrediyorlar.
Bursa'da Yıldırım Han tarafından yaptırılan Cami-i-kebirin açılış merasimini de naklederek bu bahse nihayet verelim:
Cami-i-şerifin inşaatı tamamlanmış, tezyinat ve iç tefrişatı da mükemmelen yapılmış, ibadete açılacağı gün yapılan merasimde, Padişah bu resm-i küşâdın Emir Sultan tarafından icrasını tensip buyurmuş. Hazret, arz-i itizar etmiş ve Somuncu Baba'yı göstererek, kendisinden yüksek zevat bulundugunu be-
yanla, bu şerefin o zat-1 muhtereme bahşolunmasını niyaz eylemiş. Filhakika, Somuncu Baba Cami-i-kebirin resm-i küşâdını yapmış hazır bulunanlara vâ'z-ü nasihatte bulunmuş ve dört kapıdan da aynı ânda çıkarak. her kapıda kendisinin çıkışını bekleyen hürmetkârlarına mübarek ellerini ayrı ayrı öptürmüş ve hiç kimseyi mahrum bırakmamıştır.
Bu hâdiseden sonra, Somuncu, Baba: (Biz, artık bu şehirde tanındık. Ipliğimiz pazara çıktı..) diyerek, Bursa'dan hicret etmişlerdir.
Bir veli, bir beldeden çıktı veya çıkarıldı mı, yahut katlolundu mu o beldeye mutlaka bir belâ gelir. Zira, veliyullah siper-i sa'ika gibidirler. Kendilerine sığınanları kalkan gibi korurlar. Allahu sübhanehu ve teâlâ, Habib-i edibine hitaben:
(Aralarında sen de bulunduğun için, Allahu zül-celâl onlara azap etmez.) buyurmuşlardır:
. 1° 01049.
ıı lâs Ve mâ kânallahü li-yu'azzibehüm ve ente fiyhim...
EI-Enjâl: 33 (Ya Muhammed! Sen aralarinda iken. Allahu teâlâ onlara azap edecek değildir.)
Evliyâ'ullah, aleyhissalâtü vesselâm efendimizin vârisleri bulunduklarından, onların bulundukları yere azap inmez. Onlar, o diyardan çekildiler mi, nasıl ki siper-i saika kaldırılınca yıldırımlar etrafa düşerler ve kalkan muharibin elinden alınınca da mızraklar vücuduna saplanırsa. belâlar ve musibetler de yağmağa başlar. Netekim, Somuncu Baba'nın ayrılmasından kısa bir müddet sonra, Bursa Timurlenk'in istilâsına uğramış ve halk azabın tadını tatmıştı.
Buna bir başka misal daha verelim: Sultan-ül-ulema da.
Belh şehrinden sultana gücenerek çekildikten sonra. henüz