Ara
Menü

Sayfalar 1–10

1.635 kelime

Zînetü’l-Kulûb · kaynak sayfaları 1–10

Elhac Muzaffer OZAK colli

ZİYNET-UL-KULÜB

KALPLERİN ZİYNETİ] Aşık sohbetleri ve evradı şerifeler

AYRICA

ASKÎ DİVANI

SALÂH BİLİCİ KİTABEVİ Ali BİLİCİ Büyük Reşitpaşa Cad. Yümni Işhanı Giriş Kat No: 24 Vezneciler - ISTANBUL Tel: (0212) 512 87 44

HITABEVIY

ÖNSÖZ Allah celle hazretlerinin izni ve inayetiyle, mâ'nevi fikir hayatımıza armağan ettiğimiz bu nâçiz risâlemiz; mahiyyet ve muhtevâsı bakımından büyük bir iddia mahsulü değildir. Zira, bu konuda büyüklerimiz ta rafından Arabi, Farisi ve diğer lisanlarda yazılmış, okunmuş ve okutulmuş veya yazılmış fakat halka sunulmamış bir çok değerli eserler mercuttur. Havas ve Havassül-havas tâbir olunan ve herbiri birer gönül sultanı olan bu zevat-r âli-kadrin telif buyurdukları çok kıymetli esereler yanında, bir hiç mesâbesinde olan bu risâleciği kaleme almaktan muradımız; nasipleri bizden olacak ihvan-r din-i mübiyne hizmet edebilmektir. Böylece, Cenab-Hakkın bize ilham ve ihsan buyurduğu kadar, dilimizin söyleme gayreti ve kalemimizin yazma kudreti ile, aziz milletimize ve muhterem din kardeşlerimize, Hak yoldaşlarımıza hayırlı ve jaydal olabileceğimizi düşündük.

Allahu azim-üş-şânın rizasını, Resül-ü zişânın şefaat-i uzmâsınz ve Evliyâullahın himem-i ruhaniyyetleri muktezasın tahsil niyyet-i hâlisanesiyle hazırladığımız bu risâlemizde; halkımızın çoğunlukla bu konulardaki müşkillerini, elimizden geldiği ve gücümüzün yettiği kadar halletmeğe ve meçhullerine işık tutmağa çalıştık. Bilindiği gibi, bu çok önemli bahis IÇ ALEMI ile ilgili bulunduğundan bu yol üzerinde yol kesenler, şeytan aleyh-ül-lâ'neye hizmet edenler ve Rahman suretinde görünen iblisler sayılamayacak kadar çoktur.

Bu risâle; Hakka tâlip ve rizaya râgıp olanlarla, kendi özünü bilmek murad edenlere ve insan doğup insan yaşamak ve insan olarak ölmek isteyenlere ve nasipleri bizden olanlara —Inşa'allah— iyi bir rehber olacaktır.

Bütün gayret ve hüsn-ü-niyyetimize rağmen kusurlarımız olmuşsa, hata ve noksanlarımızın samimiyetimize bağışlanmasını ehl-i irfanın iz'an ve vicdanlarından bekler, günahlar, affetmesini ve örtmesini seven Ablah celle hazretlerinden, kasten irtikâp etmedigimiz zuhul ve nisyanlarımızın af buyurulmasını tazarrû ve niyaz eyler, ruhaniyyet-i Muhammediyye ve himmet-i Evliyâullahtan bize yardımar olmalarını dileriz.

Bu risâlemizin; indi-ilâhiyyede, indi-Resülullahta ve indi-Evliyâuttahta mergup ve mahbup olmasın ve Ü'mmet-i Muhammed'e faydalar sağlamasını temenni ve ümit ederiz.

Tevfik, Allah'tandır..

Kutb-ül-ârifiyn, Gars-ül-vâsıliyn, Hâtemül-müctehidiyn Pir Sultan Muhammed Nureddin Cerrahi fahri türbedar, mukbil-i-akdâm-ül-Evliyâ El-Hac MUZAFFER OZAK

ven so55ö El-Hamd-ü lillahi Rabbil-âlemiyn. Ves-salâtü ves-selâmü alâ Resûlinâ ve Resûl-üs-sakaleyni Muhammedin ve âlihi ve evlâdihi ve ezvacihi ve eshabihi ve ensarihi ve muhibbihi ecmarn.

Ey aslını öğrenmek isteyen! Hakikatte sultan olup, bu aleme uryan gelen ve bu alemden uryan giden. Bu gidışinde, o uryan haliyle ya ebedî âleme sultan olacak veya ebediyyen uryan kalacak olan insanoğlu!

Bu âlemde, ilk ve en önemli vazifen; nereden geldigini, niçin geldiğini ve nereye gideceğini aramak ve öğrenmektir.

Geldiğin yer haktır. Vazifen ise, seni bu âleme insan olarak getiren ve kudsî ve muazzam varlığa, inanıp iyman getirmek ve ondan razı olmaktır. Her işinde, O'nun rizasını aramaktır. Teslim-i külli ile O'na teslim olmaktır. O'nun arzu ettiği şekilde yaşamaktır. O'nun arzu ettiği şekilde yaşamak için de, sana peygamberleri vasıtasıyle gönderdiği kitaba uymaktır. Bu kitabı anlamak ve bütün bu saydıklarımızı öğrenmek için de, ilim tahsili farzdır. Aleyhissalâtü ves-selâm efendimiz.

Utlûb-ül-ilme ve lev kâne bis-sıyn-i farizatün alâ külli müslimin ve müslimetin.

(ilim, Çin gibi uzak bir diyarda dahi olsa, erkek veya kadın her müslümana ilim tahsili farzdır.) buyurmuşlardır.

Bir diğer Hadis-i şerifte de: (HAYATTA, EN HAKIKİ MURŞW ILIMDIR.) buyurulmuştur.

Semavî kitapların en yücesi ve sonuncusu olan, Hakkır kelâmı, ahkâmı hiç bir zaman eskimeyecek, daima genç ve dinç kalacak olan ve on dört asırdanberi bütün hasımlarını mağlûp edegelmiş olduğu gibi, kıyamete kadar da hasımlarını münhezim edecek olan Kur'an-ı azim-ül-bürhanın birinci âyeti:

Ikrâ...

(Oku!)

değil midir?

ilim ve âlimler hakkında, nice âyat-ı beyyinat ve nice ehadis-i şerife mevcuttur ve bu âyet-i celilelerle Hadis-i şe riflerden alınan feyz-i berekât ile söylenmiş vecizeler ve kütüphaneler dolusu eserler vardır.

Demek oluyor ki, insanoğlunun birinci vazifesi okumaktır.

Zira, bilenlerle bilmeyenler müsavi değillerdir. Allah celle, Kur'an-ı kerimde:

Hel yestevilleziyne yâ'lemune velleziyne lâ yâ'lemun...

Ez-Zümer sûresi: 9 (Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?) buyurmuştur.

Ne var ki, iş yalnız okumakla da bitmez. Tefekkür etmek, düşünmek, okuduğunu anlamak ve anladığını hazmetmek gerekir. Tefekkürsüz, mücerret okumakla iktifa edenler, okuduklarını düşünmekten mahrum olanlar, okuduklarını hazmetmeyenler ve okudukları ile âmil olmayanlar hakkında da aşağıdaki âyeti-kerime nâzil olmuştur. Öyle kimseler vardır ki, çok okurlar amma okuduklarını anlayamaz ve anladıklarını hazmedemezler. Allahu sübhanehu ve tealâ, bu gibiler için de:

Mesel-ülleziyne hummil-üt-tevrâte sümme lem yahmilüha ke-mesel-il-hrmâri yahmilü esfârâ.

El-Cum'a sûresi: 5 (Kendilerine Tevrat yükletilip, öğretilerek hükümleri ile amel etmeleri teklif olunanlar, sonra onu taşımayanlar, hükümleri ile âmil olmayanlar, ondan faydalanamayanlar, büyük büyük kitaplar taşıyan merkeplere benzerler.)

buyurmuştur.

Evet, merkep o kitapları yüklenmekle yorgunluk ve meşakkat çeker amma, kendisine hiç bir faydası olmaz. Şu halde, okuduğunu anlamayanlarla, anladıkları ile âmil olmayanlar da, kitap taşıyan merkepten farksızdırlar.

Bu hükme varınca, ortaya kendiliğinden bir hakikat çıkıyor:

İnsanoğlunun birinci vazifesi okumak ise, ikinci vazifesi de tefekkür etmek yani düşünmektir. Demek ki, okumakla iş bitmiyor, okuduğunu düşünmek ve onunla âmil olmak da gerekiyor. Hiç şüphesiz, bu kolay bir iş değildir. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bir Hadisi şeriflerinde:

Bir saat tefekkür etmenin, altmış yıl nafile ibadet etmekten, Allahu Teâlâya daha sevgili olduğunu... beyan buyurmuşlardır. Buna binaen, Hazreti Yunus (Kuddise sirruh):

ilim, ilim bilmektir;

ilim, kendin bilmektir;

Sen kendini bilmezsin, Ya nice okumaktır?

buyurmuştur.

Tefekkürsüz ilim, hazımsız gıdaya benzer. Yediğimizi hazmedemediğimiz takdirde, nasıl rahatsız oluyor ve o gıdadan faydalanamıyorsak; tefekkürsüz ilimden de insan aynı şekilde rahatsız olur ve yararlanamaz.

Okumak; okuyan kişinin, okuduğunu gördüğü kadardır.

Tefekkür ise; ona verilen anlama kudreti nisbetinde olur ki, bu bakımdan anlama, okumanın fevkindedir. Mücerrer

okumak, harflerin bir araya gelerek bir şeye rümuz olduğunu bilmek, mücerret o rümuzu görmek demektir. Anlamak ise, o rümuzun anlatmak istedigini anlayabilmektir.

Meselâ, INSAN kelimesini yazdığımız zaman, I N S A N harfleri mi insandır, yoksa bu harflerin delâlet ettiği mâna mı insandır?

Mücerret okuyan, INSAN kelimesine insan diyen kimsedir. Tefekkür eden ve anlayan ise, bu kelimenin delâlet ettigi mânayı anlayabilendir.

Nübüvvetlerini henüz ilân etmekle emrolunmadıkları devrede, Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize, Hira dağında tefekkür irade buyurulduğunu ve yalnızlığın kendilerine sevdirildigini Buhar-i-şerif beyan etmektedir. Bu uzun tefekkür devresinden sonra, kendilerine Cebrail aleyhisselâmın vahiy getirdiğinde, bütün islâm kaynakları ittifak etmektedirler.

Zira, kâ'inatta insandan yüce bir mahlûk halk olunmamıştır. Kâ'inatta görülen her şey, insan için halk buyurulmuştur. Buna biaen, Hadisi kudside Allah celle:

Ey insan! Her şeyi senin için yarattım. Seni de, zât-ı ülûhiyyetim için halk ettim, buyurmuştur.

insan HALİFE'TULLAH tir.

Ve iz kale rabbüke lil-melâ'iketi inni câilün fil-ardi halife...

El-Bakara sûresi: 30 (Hani, Rabbin meleklere Ben, muhakkak yeryüzünde bir halife yaratacagım demişti.)

Bundan da anlaşılıyor ki, TASAVVUF insana kendi kıymetini öğreten bir ilimdir. (Kendini bilen, rabbini bilir.) Hadis-i şerifi de, insan kendi aczini ve fâniliğini bilirse, Rabbinin kudret ve kuvvetini, azamet ve celâlini anlar ve o yüce varlıga, o kudret ve kuvvete, o celâl ve azamete karşı muhabbetin ve korkunun ne idügünü idrak eder gerçegini belirtmektedir. Insan, muhabbetle yaratıldığını ve hikmetin başı Hak korkusu olduğunu sezdiği gün gerçek insan olur.

Kişi, iki hâlet üzeredir. Uhdesine tevdi olunan vazifeyi, ya muhabbetle veya korku ile yapar. Hiç şüphe yoktur ki, muhabbetle yapılan herhangi bir iş, korku ile yapılandan daha üstün ve yücedir. Seven, sevdigini hem sever, hem sayar, hem de itaat eder. Bunun için de, sevdiğini kırmaktan, incitmekten ve darılmaktan çekinir. Kişi, sevdiğinin emrini seve seve, memnuniyet ve muhabbetle yerine getirir ve böylelikle ona olan aşk ve muhabbetini izhar etmiş olur. Kişi, sevdiğinin sevmediği ve men'ettiği şeyleri de, sevdiğini incitip kırabileceği mülâhazasıyle yapmaz ve bu gibi şeylerden kaçınır.

Gösterdiğimiz misaller, aynı cinsten olan insanlar içindir. Ya, kişinin sevdiği Hak olursa? Düşünen kimseler için bu muhabbet ve korkunun ne demek olduğu aşikârdır.

Allanu tealayı en çok seven ve muhabbet eden ve ondan en fazla korkan şüphesiz Resûl aleyhissalâtü ves-selâmdır. Hakka yakınlık, bunu ifade etmektedir. Hakkı, Hakkın istediği gibi bilen, O'nu seven ve O'ndan korkan yine Nebiyyi zişândır. Zira, sevmeğe lâyık ve korkmağa elyak Allah celle hazretleridir. Bu âlemde, her şeyin fâni olduğunu, her şeyin mahv-ü harap olacağını, ancak Allahu talâ'nın bâki kalacağını en iyi bilen de, şüphesiz mefhar-i kâ'inat aleyhi efdal-üttahiyyat efendimizdir. Hakikat-i Muhammediyyeye bir nebze vakif olanlar da, sevilmege, sayılmaga ve itaat olunmaga lâyık olanın ancak Allahu azim-üş-şân olduğunu bilir, görür ve tadarlar.

Allahu sübhanehu ve tealâ, yarattıgı bunca mahlükat içinde insana verdiği değeri ve önemi, hiçbir mahlûkuna vermemiştir. Görünen ve görünmeyen bütün âlemleri, gökleri ve göklerin içinde bulunan güneşi, ayı ve yıldızları, havayı, yerleri ve yerlerin altında ve üstünde bulunan gizli ve âşikâr bütün ni'metleri, denizleri ve denizlerin derinliklerinde bulunan her şeyi ancak ve yalnız insanoğlu için yaratmıştır. İnsanoğlunun kursağına bir lokma ekmeği indirmek için güneşi yaratmış, yağmurları yağdırmış, topragı beşerin yaşamasına elverişli hale getirmiştir. İnsana verdiği vücut, el, ayak, göz, kulak, ağız, burun, ruh, his, akıl, düşünce, irade, kabiliyyet hiçbir mahlûka verilmemiştir. İnsanın nail olduğu bir çok ni'metlere melekler dahi nail olamamışlardır. Hattâ, meleklerin bir kısmı dahi, insancğluna hizmet için halk olunmuş, cennet ve cehennem insanoğlu için halk ve icat buyurulmuştur. Kâfirlerin ruhlarını kabzetmek için dahi melek gönderilmesi ve

bu ameliyyenin melek-ül-mevt vasıtasıyle icra edilmesi ve kâfirlerin nâra yani cehenneme girmeleri de Allahu talâ'nın insana verdiği önemi göstermektedir.

İnsanın, Allahu sübhanehu ve tealâ'dan geldiğini ve yine O'na rücû edeceğini, Kur'an-1 azim haber vermektedir:

Innâ lillahi ve innâ ileyhi râciun.

El-Bakara sûresi: 156 (Biz, Allahu talâ'nın kullarıyız ve ancak O'na döneriz.)

Allah celle, insanı severek yaratmıştır. Bu sebeple, insanın da zât-ı ülühiyyetini sevmesini ister. Buna binaen, Kur'an-1 hakimde:

Kul in küntüm tuhibbunallahe fettebiuniy yuhbıbkümullahii...

Al-i-Imran sûresi: 31 (Yâ Muhammed! de ki: Eğer, siz Allahu Tealâ'yı seriyorsanız, hemen bana uyun ki, Alahu Tealâ da sizi sevsin..)

buyurulmuştur.

Alahu tealâ'yı sevmek, O'nun Habibine tâbi olmakla mümkündür. Kulun, O'nun sevgisini celbedebilmesi ise, ancak Habibinin yoluna sülûk etmekle kabildir ki, âyet-i celile bu gerçeği vüzuhla ortaya koymaktadır. O'nun Habibine ittibâ da, ancak Habibinin sıfatına bürünen, onun kokusunu ve muhabbetini bize duyuran, onun haline vakıf olan, onun gittiği yoldan giden bir zata ittibâ şartıyle tahakkuk eder. Zira, Allahu tealâ ile kul arasında vasıta, peygamberlerdir. Herşey fâni olduğuna göre, elbette Nebi'ler de eceli (Ölümü) tadıcıdır. Şu halde, Nebi'ler de ölümü tadıcı olduklarına göre, kula hakka giden ve hak rizasına ulaşan yolu kim gösterecektir?

Bu vazife, Nebi'lere vâris olan, Nebil'erin sıfatlarına bürünen ve herbiri birer insan-ı kâmil olan MÜRŞİD'lere düşmektedir:

Sayfalar 1–10 · Zînetü’l-Kulûb — tarikat.org