Ara
Menü

Sayfalar 95–101

1.772 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 95–101

Zira, sevdiği o kulunun âh-ü eniyni Allahu tealâ'ya hoş gelir ve niyazına devam etmesi için de talebini geciktirir. Allahu tealâ'nın, sevdiği kullarına nâzı ehline malûmdur.

Duaların tez kabul buyrulmasında bir hâlet ve geciktirilmesinde ise ayrı bir sır ve hikmet vardır. Mü'mine lâyık olan, duasının tezden kabul buyrulmasından ötürü gururlanmamasıdır. Keza, duasına icabet buyurulmadığı ve neticesinin zuhura gelmediğinden dolayı da aslâ mahzun olmamalı ve Rabbinden ümidini kesmemelidir.

Bütün ibadet ve amellerimizde olduğu gibi, duanın da kendisine mahsus âdabı vardır:

- Abdestli olarak dua etmek — Dizüstüne oturarak dua etmek — Dua ederken sesini ne pek fazla yükseltmek ne de yavaş söylemek — Yalvarıp yakararak dua etmek - Bazan secde halinde iken dua etmek — Dua ederken temiz ve tenha bir yer seçmek — Dua eden, haram lokma yememek, haramdan giyinmemek hususunda dikkatli ve titiz hareket etmek, duaların tezden kabulüne vesile olur.

Seher vakti, cuma gecesi, pazartesi gecesi, yağmur yağarken, ezan okunurken, ezanla kamet arasında, iki Hay yâ alelfelâh arasında, iki hutbe arasında, Kâ'bei muazzama göründüğünde, Arafat'a çıkıldığında, Ravza-i Mutahhara görüldüğünde edilen dualarla, herkes Allahu tealâ'ya isyanda ve gaflette iken yapılan duaların tezelden kabul buyurulacağı, mû'teber bazı eserlerde belirtilmiştir.

HİKÂYE Sultan Mahmud-u Adli devri tanınmış âlimlerinden Palabıyık hoca namiyle mâ'ruf zat-1 şerif, derse çıktığı zaman bir ishık çalar ve:

— Çoban düdüğünü çaldı!.. dedikten sonra, takrire baş-

larmış. Bunun sebebini bir çok defalar kendisinden sormuşlar ve fakat:

— Zamanı gelince anlatırım, cevabından başka bir şey alamamışlar.

Nihayet, hoca efendinin zevkli bir gününde, meşhur ıslığı ile tekerlemesinin sırrını açıklamasını rica etmişler ve hoca da o gün Fatih Cami-i şerifinde yapacağı derste bu mes'eleyi anatacağını vâ'detmiş. Vakit namazını kıldıktan sonra hoca efendi kürsüye çıkarak mû'tâd mukaddimeden sonra anlatmağa başlamış:

(Biz, medrese tahsilinde iken iki molla arkadaşımla bir ramazanda cerre çıkmıştık.)

Müsaadenizle, hocanın kıssasına biraz ara vererek CER ne demek olduğunu anlatayım. Eskiden, üç aylar girince tatil edilen medreselerde okuyan talebeler, ki onlara MOLLA denilirdi, çevre illerdeki kasaba ve köylere dağılırlar, halka dini öğütler verirler, onların dinleri, dünyaları ve âhiretleri konularındaki müşkillerini hallederler, bulundukları yerlerde teravih namazı kıldırırlar, Kur'an-ı kerim okurlar, hâsılı her bakımdan gittikleri yerler halkını aydınlatırlardı. Nihayet, bayram namazını da kıldırdıktan sonra, köy veya kasaba halkının gönlünden kopan tarhana, bulgur, pekmez, peynir ve saire gibi yiyecek maddeleriyle paraları toplar ve bunları yalnız kendileri için değil, fakir ve muhtaç medrese arkadaşlarının beslenmeleri ve tahsillerine devam etmeleri için getirirlerdi. Îşte buna CER ve bu çıkışa da CERRE ÇIKMA denilirdi. Bugün, bazılarına kötü ve çirkin gibi görünen cer usulü, aslında mükemmel bir yardımlaşma şekli olarak cidden fevkâlade bir buluştu. Iyi idare edilmesi şartiyle, her iki taraf için de, yani veren kadar alan için de, hayırlı ve faydalı olur, fakir ve muhtaç gençler bu sayede tahsillerine devam imkânı bulur ve diğer taraftan da gittikleri bölgelere gerçekten ilim ve aydınlık götürerek te'min ettikleri maddi rızka mukabil, köy ve kasaba halkına mâ'nevi rızık dağıtırlardı. Bugün dahi yüksek tahsil yapan gençlerimiz fakültelerde gördükleri ve okudukları ilmi gerçekleri yaz tatillerinde

yurdun en ücrâ bölgelerine götürerek halkı ormancılık tanım, hayvancılık, sulama, elektrik, sağlık hizmetlerinde aydınlatsalar ne kadar hayırlı ve yararlı bir teşebbüs olurdu değil mi?

Tıpkı, bunlar gibi yüksek islâm enstitüsü veya ilâhiyyât fakültesinde okuyan gençlerimiz de yaz tatillerinde yurdun çeşitli bölgelerine dağılarak halka hakikat-i islâmiyye ve hakikat-i Muhammediyye'yi anlatsalar, onları bir takım bâtıllardan ve bid'atlerden kurtarsalar, dinin, Kur'an'ın ve Resûl-ü zişânın nurlu yoluna dâvet etseler fena mı olurdu? Özellikle, içinde yaşadığımız ağır ve müşkil şartlarda, milli birlik ve beraberliğe, birbirimizi sevip saymağa, birbirimizi tanıyıp tamamlamağa cidden ve hakikaten muhtaç bulunduğumuz bu devrede ne kadar faydalı ve hayırlı olurdu. Affınıza sığınarak sözü uzattım, Palabıyık hocanın hikâyesine devam edebiliriz:

(Yolda giderken, yağmura tutulduk ve geniş dallarıyla etrafa kanat germiş bir ağacın altına girerek ıslanmaktan kurtulduk. Bu sırada yanımıza, o civarda sürüsünü otlatan bir de çoban geldi ve bizlere selâm verdi. Biz, üç arkadaş yağmurun devam edip etmeyeceğini, ederse fazla ıslanmadan geri dönmemizin uygun olacağını tartışıyorduk. Bir türlü karar veremiyorduk ve yağmur da devam ediyordu. Bu sırada, bizi hayretle dinleyen çoban söze karıştı, başımızdaki sarıklardan ve sırtımızdaki cübbelerden anlamış olacak ki, kendisine has sâfiyetle şunları söyledi:

— Hoca efendiler, size bir şey söyleyeceğim ama, sakın bana gücenmeyin. Geçen yıl bizim köye gelen bir hocaefendi cami-i şerifte vâ zetti, yağmur yağarken edilen dualar kabul olurmuş, bilmem doğru mudur? dedi. Üçümüz de tasdik ettik:

— Evet doğrudur!..

— Peki mademki doğrudur diyorsunuz, üçünüz de hoca olduğunuz halde neden dua etmiyorsunuz? Baksanıza rahmet yağıyor, deyince hepimiz başlarımızı önümüze eğdik ve çobanın haklı teklifine uyarak çoban da dahil olmak üzere dua et- Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 7

tik ve Allahu tealâ'dan muratlarımızı ihsan buyurmasını niyaz ettik.

Duadan sonra çoban tekrar söz aldı ve:

— Rabbim hepimizin dualarımızı kabul buyursun! dedi.

Yalnız, bu dualarımızın kabul buyurulup buyurulmadığını anlamak için hepiniz Allahu azim-üş-şân'dan neler niyaz ettiğinizi bana söyleyiniz bakalım.

Arkadaşlarımdan birisi hemen cevap verdi:

— Ben, Rabbimdan dünya malı ve zenginlik istedim. Hattâ, öylesine bir servet bahş ve ihsan buyurmasını niyaz ettim ki, zamanın padişahına bile ödünç verebileyim, dedi.

ikinci arkadaşım da duasını şöyle anlattı:

— Ben de Rabbimden ilmiye mesleğinde yükselmeği ve şeyh-ül-islâmlığa kadar terfi etmeği niyaz ettim, dedi.

Ben de çobana duamı bildirdim:

— Ben de Rabbimden öyle bir ilim istedim ki, zamanımda benden daha alim bir kimse bulunmasın ve ilmimle din kardeşlerime her mânada faydalı ve yararlı olayım, dedim.

Sonra, aklımıza geldi ve biz de çobandan sorduk:

— Ey çoban kardeş, Allahu tealâ senden razı olsun, bize hatırlattın hepimiz gönlümüze göre dua ettik ve neler niyaz eylediğimizi de sana bildirdik. Haydi, sen söyle bakalım, sen ne diye dua ettin?

Saf çoban, boynunu büktü ve önüne bakarak mırıldandı:

— Ben Rabbimden ne isteyebilirim? dedi. Cahil bir çobanım, okumam yok, yazmam yok... Yâ Rabbi, ben senden razı yım, sen de benden razı ol, diye yalvardım.

Aradan yıllar geçti, tahsili bitirdik ve hayata atıldık. O gün, yağmur yağarken ağacın altında Allahu tealâ'dan dünya malı ve zenginlik niyaz eden arkadaşım, öyle bir servete sahip oldu ki, gerçekten devlete ödünç verecek hale geldi. Ikinci arkadaşım da, dilediği gibi şeyh-ül-islâmlık makamına kadar ulaştı.

Ben ise, gördüğünüz gibi yıllardır cami cami dolaşıp din kardeşlerime faydalı olmağa çalışıyorum ama, her üçümüzün de sonumuzun ne olacağı belli değil... Oysa, o saf mü'min çoban alacağını bizim gibi yıllarca beklemeden hemen oracıkta aldı

ve Hakkın rizasına mazhar oldu. Onun için, derslerimden önce ıslık çalıyor ve sizlere ÇOBAN DÜDÜĞÜ ÇALDI diyorum, anladınız mı?)

Acayip hılat-i fâhirdir abd-i mü mine iyman, Bu mansıpla kat'ı merâtip eder ancak insan...

Evet kardeşlerim, yağmur yağarken edilen dualar şayanı kabul olur. Onun için, yağmur yağarken dua etmeği sakın ihmal etme!.. Kaldı ki, yalnız yağmur yağarken değil, kula her nefeste ve her fırsatta dua etmesi ve isteyeceğini Rabbinden istemesi lâzımdır. Gece-gündüz Rabbine yalvar, dualarının kabul edilmediği kuşkusuna kapılma, her hal-ü kârda Rabbine hüsn-ü zanda bulun. Zira, tekrar ediyorum haram yiyenlerin, haram giyinenlerin, sılâ-i rahmi kat'edenlerin ve Allah Teâlânın men'ettiği şeyleri yapanların dualarından gayri bütün dualar kabul ve istenilenler de is'af buyurulur. Allahu tealâ, kullarını mahzun etmez. Onun kerem ve âtıftine nihayet yoktur.

Muhtelif âyet-i kerimelerle: (Benden isteyiniz ki, istediklerinizi vereyim. Beni zikrediniz ki, ben de sizi zikredeyim. Bana yürüyerek gelene, ben koşarak gelirim. Beni çağırana, cevap veririm. Hiç bir kulumu mahzun ve mahrum etmem...) buyurulmaktadır.

Ancak, onu tanımak, onu sevmek, ona itaat etmek, ona tevekkül eylemek, teslim-i külli ile teslim olmak şarttır. Kula yakışan, Rabbine itaat ve muhabbet etmektir, kulluk makamının şeref ve haysiyetini koruyup kollamak, hakkıyle kul olmaktır. Hakkıyle kul olanları, Allahu tealâ her vesile ile taltif ve tatyip eder.

Bir de şu var: Bazan, dua eden zatın duası berekâtiyle dua şayanı kabul olur. Bazan da, edilen duaya AMIN diyen zevatın feyiz ve himmetiyle dualar kabul buyurulur. Bazı ahvalde de, kulun tek başına yapacağı dualar müstecab olur, ki kulun Rabbi ile sohbeti mahiyetinde olan bu dualara melekler ÂMİN derler. Onun için, hiçbir fırsatı kaçırmamalıdır, seher vakitlerinde, Ramazan-1 şerifte, cuma ve pazartesi sabahları, Kadir gecesi,

Berat gecesi, Rega'ib gecesi gibi mübarek gecelerde ve bu ge.

celerin seher vakitlerinde edilen dualar tezelden ve geciktirilmeksizin kabul buyurulur.

Gerdek geceleri, gelin ile güveyin kılacakları iki rekât namazdan sonra edecekleri dualar da kat'iyyen reddolunmaz. İki bayram, yani Ramazan ve Kurban bayramları gecesi seher vaktinde yapılan dualarda mutlaka müstecab olur. Derhal kabul buyurulnasında da, geç zuhur etmesinde de bir çok ilâhi sırlar ve hikmetler gizlidir.

Unvân-ı atâ meşreb-i şâhanene mahsus, Bu vaz'u kerem şân-ı mülükâne mahsus...

HİKÂYE Hz. Musa aleyhisselâm, Fira'un ve kavminin helâki için dua etmiş ve Hz. Harun Aleyhisselâm da onun bu duasına (AMIN) demiştir. Yani, bir Nebiyyi zişân dua ettiği ve diğer bir Nebiyyi zişân da (ÂMİN) dediği halde, duaları ancak kırk yıl sonra kabul buyurulmuş, Fira'un ve kavmi ancak kırkıncı yılda malûm şekilde helâk olmuşlardır.

Hazret-i Kelimullah, niyazda bulunmuştu:

— Yâ Rab!.. Fira'un hakkındaki dualarımı kabul buvurdun. Kelim'in ve Nebin olan ben dua ettim, yine bir Nebi olan kardeşim Harun (Amin) dedi. Bu duamızın kırk yıl sonra müstecap olmasındaki sırrı ve hikmeti lûtfen ve keremen bizlere açıklar mısın?

Cenab-ı Vâcib-il Vücud şöyle buyurdu:

— Dualarınız, daha ilk gününden kabul ve müstecap olunmuştu. Fira'un ve kavmi, o ilk günü de helâk olunacaklardı.

Fakat, bildiğin gibi Fira'un gayet cömertti. Onun bu cömertliği, kendisi ve kavmi için hazırladığım azaba ve cezaya kalkan oldu, imhal ettim ama ihmal etmedim, yalnız cezayı sezâlarını te'hir ettim. Ne var ki, Fira'un, kendisinde yegâne güzel haslet olan cömertliği terkederek nekesliğe başladığından, azabım kendi-

lerini buldu. Cömertlik siper ve kalkanı, onu ancak kırk yıl korudu. Cimriliğe dönünce, o siper ve kalkanı kendisi aradan kaldırmış bulunduğu için gazabım ve azabım onlara erişti ve cümlesi helâk oldu. Sen ise, dualarının kabul olunduğunu ancak o zaman müşahede edebildin...

Duaların kabulünün kırk sene sonra da olsa, tahakkuk edebileceği bu kıssa ile sâbit bulunmaktadır. Her ikisi de birer peygamber-i âlişân oldukları halde, tâ'cil olunmadığı ve vakt-i merhununa tâ'lik ve te'hir edildiği de bu vesile ile gayet güzel anlaşılmaktadır.

Sa'ad ibn-i Vakkas radıyallahu anh rivayet etmişlerdir ki:

— Yâ Resûlallah! Nasıl ve ne şekilde dua edeyim ki, Allahu tealâ duamı kabul buyursun ve reddetmesin?

Server-i kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyât efendimiz saadetle şöyle buyurdular:

— Yâ Sa'ad! Dualarının kabul olunmasını ve reddedilmemesini istiyorsan, haramdan kaçın ve sakın harama meyletme...

Bir mideye, bir lokma haram girerse, o kimsenin duası kırk gün reddolunur ve kabul buyurulmaz.

Resûl-ü zişânın, bu ihtarını dikkat ve ibretinize sunarım.

Basra halkı, tâbiıynin ileri gelenlerinden Hasan-ül-Basri radıyallahu anh'den sordular:

— Yâ Imam! Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, Kur'an-ı aziyıninde biz kullarına dua etmemizi emr-ü ferman ve isteklerimizi yerine getireceğini vâd buyurduğu halde, dualarımız bir türlü şayan-ı kabul olmuyor. Allahu azim-üş-şân, vâ'dinden dönmeyeceğine göre dualarımızın ne hikmete binaen kabul buyurulmadığını bize açıklar mısınız?

Hasan-ül-Basri hazretleri, bu soruyu soranlara şöyle cevap verdi:

— Âyet-i kerimeyi dikkatle okusaydınız, bu suali sormanıza lüzum kalmazdı. Bakın, yerlerin ve göklerin ve yerlerle gökler arasında görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün âlemlerin mâliki, Rabbi ve mürebbisi: (Ey Nebiyyi zişân!

Kullarım, senden beni sorarlarsa...) buyuruyor. Kendi kendini-