Ara
Menü

Sayfalar 102–108

1.798 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 102–108

zi tartıp ölçün bakalım, sizler gerçekten Allahu tealâ'ya lâyık kullar olabildiniz mi? Allahu tealâ, sizlere (KULUM) ve Resû-lü müctebâ (UMMETIM) diyor mu? Allahu tealâ, bir kimseye (KU- LUM) derse, o kula saadet, selâmet, cennet, cemal, hepsi bahş ve ihsan buyurulur. Allahu talâ'nın (KULUM) dediğine. Resûl-ü müctebâ da (UMMETIM) der. Böyle bir iltifata nail ve mazhar olan kulların da bütün duaları şayanı kabul olur. Oysa, sizlerde yedi kötü ve çirkin huy var ki, bunlar yüzünden dualarınız kabul buyurulmuyor. Bu kötü ve çirkin ahlâkınız, Al.

lahu tealâ ile aranızda perde oluyor ve dualarınız Hak tealâ hazretlerine arzolunmuyor, buyurdu.

Basra halkı, Hazret-i imamdan rica ettiler:

— Lûtfedip bize dualarımızın kabul buyrulmamasına sebebolan yedi kötü ve çirkin ahlâkın neler olduğunu da açıklar mısinız?

Hasan-ül-Basri hazretleri, bu sorularını da şöyle cevaplandırdı:

— Bu kötü huylarınızın birincisi, Allahu talâ'nın kesinlikle men'ettiği mâ'siyyetleri işleyerek Rabbinizi gazaplandırıyor ve darılıyorsunuz. Hergün, yeni bir günah işlediğiniz halde, birgün pişman olup tövbe ve istiğfar etmek aklınıza bile gelmiyor. Oysa, Allahu talâ'nın rizasını kazanabilmek için, yapılan kötülüklere ve günahlara pişman olmak ve hemen tövbe etmek lâzımdır. Perhize riayet etmeyen hastaya hiçbir ilâcın şifa verebilmesi mümkün olamayacağı gibi, pişman olmadan ve tövbe etmeden yapılan ibadetler de mâ'siyyet illetine devâ olamaz. Allahu tealâ'ya kurbiyyet etmek isteyen herşeyden önce yaptıkları masiyyete samimiyetle pişman olmalı, ağlayıp sızlanmalı, tövbe ve istiğfar etmeli, bir daha o kötülüğü işlememeğe söz vermeli ve bu arada ibadet ve tâ'atine de devamda kusur etmemelidir.

Üzülerek itiraf etmek zorundayız ki, günümüzde de durum maalesef aynıdır. Bir çok kardeşlerimiz, ibadet ediyorlar ama, kötülüklerden de kaçınamıyorlar. Bu sebeple de, perhiz etmeden ilâç alan ve bundan şifa uman gafiller gibi kendilerini he-

lâke sürüklüyorlar. Perhiz yapılmadan alınan bazı ilâçlar, yarar yerine zarar verebilirler. Meselâ, namaz dinin direği ve mü'minin mirâcıdır. Kulu, Rabbine yaklaştırır. Fakat, kötülükleri terketmeksizin kılınan namazların ise, kişiyi Rabbinden uzak aştıracağı Hadis-i şerif ile sabittir.

Bilindiği gibi; tevhidde önce LA ILÂHE kelimesi gelir ki, kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak mâ'bud yoktur, dedikten sonra İLLÂLLAH kelimesi söylenir ve böylece (Ancak Allahu tealâ vardır) tasdik ve isbatına geçilir. Daha açık bir deyimle, evvelâ tahliye ile kalp temizlenir ki, bu bir (PERHIZ)

dir ve daha sonra kalbe iyman tahmil olunur ki, bu da bir, (İLÂÇ) tir.

Bir kalpte, hem iyman, hem islâm ve hem de küfür aslâ bir araya gelemez. Gelir sanılırsa, iyi bilmek gerekir ki Allahu tealâ katında makbul ve mûteber olmaz. Bir yandan, günah ve isyanlara devam etmek ve diğer taraftan ibadet ve tâ'at göstermek, ne iyman ile ne de islâm ile bağdaştırılamaz. Tevhid, bunun delili ve isbatıdır. Binaenaleyh, iyman ve islâma girmiş kullara lâzım ve lâyık olan, önce günah ve isyanlara samimiyetle pişman olmak, bütün kötülüklerden vazgeçmek, bir daha işlememek üzere hepsini terketmek ve ondan sonra ibadet ve tâ'ate yönelmektir. Gusülsüz ve abdestsiz namaz olamayacağı gibi, nedametsiz ve tövbesiz itaat da olamaz. Namazın ve bütün ibadetlerin başı gusül olduğu gibi, Allahu tealâ'ya ibadet ve tâ'atin başı da isyan ve günahlara nedamet ve tövbedir. Tövbe ve nedamet bahtiyarlığına erişenler, ibadet ve t'atlerinden zevk duyarlar. Günah ve isyanlara devam ederek ibadet ve tâ'at gösterenler ise, ecir alabilirlerse dahi bunu haklarını yedikleri kimselere kaptırarak müflis kalırlar.

Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurmuşlardır ki:

— Bir çok namaz kılan kimseler vardır ki, kıldıkları namazların yorgunluğu yanlarına kâr kalır. Bir çok oruç tutanlar da vardır ki, tuttukları orucun açlığı ve susuzluğu yanlarına kâr kalır.

— Bunlar kimlerdir yâ Resûlallah! sorusuna da saadetle şu cevabı vermişlerdir:

— İşlediği suça nedamet ve günahlarına tövbe etmeden ibadet edenlerdir ki, ibadullah'ın hukukuna dikkat ve riayet etmezler. İnsanların hak ve menfaatlerine riayet etmezler, isyan ve günahlardan vazgeçemezler ve bir yandan da ibadet ederler. Bu ibadetlerinin sevabı yarın kıyamette haklarma tecavüz edilen, kendilerine zulüm ve haksızlık yapılan kimselere verilecektir. Eğer, bu ibadetlerinden hasıl olan ecir ve sevap, alacaklıların haklarına tekabül ederse ne alâ, karşılamazsa onların günahları da haklarına tecavüz edenlere yükletilir ve bu gibiler yüzüstü nâr-ı cahiyme atılırlar.

Günah ve isyanlara devam ettikleri halde ibadet edenlere böyle bir muamele tatbik olunursa, hiç ibadet ve tâ'at etmeyen ve buna rağmen insanların hak ve menfaatlerine tecavüzden.

de geri kalmayan bahtsızların çekecekleri azabı, mâruz kalacakları ızdırabı sizlerin irfanınıza terkederim.

Kendileri ibadet ve tâ'atte bulunmadıkları halde, ibadet ve tâ'at ehlini çekiştirenler neye benzerler bilir misiniz? Hani, bir dereden geçmek için sıçrarken kuyruğu kalkarak edep yeri görünen koyunlara, keçilerin kahkahalarla gülmesine benzer. Oysa, kendi kuyrukları daima dik durduğu için, edep yerleri de her zaman açıktır ama, kırk yılda bir dereden geçmek için atlarken kuyruğu kalkan koyuna gülen keçiler gibi onlar da kendi kötü ve çirkin taraflarına bakmazlarda, başkalarında ayıp ve kusur ararlar. Asıl mes'ele onların gülmesinde, çekiştirmesinde veya eğlenmesinde değil, keçi misali olan kişileri kendimize güldürmemektir.

Izninizle, burada bir gerçeği hatırlatmak isterim. Kötü ve çirkin alışkanlıklarından bir türlü vazgeçemeyen günahkârların nazarında dahi iyman ve islâm öylesine yüce ve yüksektir ki, kendi günahlarına bakmadan müslümanlara en basit bir hatayı dahi lâyık görmemekte ve bunu farkında olmadan tenkit veya tahkiri ile açıklamaktadır.

Ey günah ve isyanlardan vazgeçemediği halde ibadete öze-

nen gafil!.. Dinine taş attırma... Atanlar bizden, attıranlar bizden değildir. Gerçek mü'min ve müslüman olan hal ve gidişiyle, tekmil davranış ve işiyle, özüyle, sözüyle, kalbi ve kalıbıyla Muhammedi olduğunu çevresine anlatabilmelidir. Mü'min, alnında secde eseri, dilinde zikir, bütün fiil ve hareketlerinde doğruluk, başında tefekkür ni'meti ve gözlerinde ibreti bulunan kimse olmalı, bütün insanlar onun elinden ve dilinden emin ve sâlim bulunmalıdır.

(VE MÂ YENTIKU AN-İL-HEVÂ İN HÜVE İLLÂ VAHYÜN YUHÂ) sırrına mazhar bulunan Seyyid-ül-Ebrâr aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Gaffâr efendimiz hazretlerinden gayrı bütün insanlardan zelle, hata ve isyan zuhura gelebilir. Ancak, isyan ve günahlarda israr etmemek, tövbe ile Hakka rücû eylemek, Allahu tealâ'ya kendini sevdirmek ve rizasına ermek de her kulun ilk ve en önemli kulluk görevi ve borcudur. Allahu azim-, üş-şân TEVVAB-UR-RAHIYM'dir. Pişman olup suçunu terkeden, işlediği kötülüklerden vazgeçen kullarının tövbelerini kabul buyurur, o kulundan razi olur ve onun bütün istek ve dileklerini yerine getirir.

Satayı vaktımı yâ Rab! Kederden eyle emin, Tarik-i havf-ü recada haterden eyle emin...

Hikâyemize devam edelim:

Hasan-ül-Basri hazretleri, Basra halkına ve dolayısiyle bütün ehl-i islâma hitaben şöyle buyurdu:

- Dualarınızın kabul buyrulmamasına sebebolan ikinci kötü huyunuz da şudur: Sizler, Allahu talâ'nın kulları olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Oysa, Allahu azim-üş-şânın emirlerine riayet etmiyorsunuz, nehiylerinden de hiç kaçınmıyorsunuz.

Bir kimse, kendi cinsinden bir başkasının emrinde ve hizme.

tinde bulunsa ve fakat kendisine verilen ve gösterilen işi ve hizmeti yapmasa, emirlerini dinlemese, yasakladığı hususlardan sakınmasa, elbette onu yanından uzaklaştırır. Sorarım sizlere;

iyman edenle etmeyen bir midir? Çalışanla çalışmayan aynı mıdır? Bilenle bilmeyen eşit midir? Öyle ise, Allahu tealâ'ya

isyan eden ve durmadan günah işleyenle, kulluk görevini hakkıyle ve lâyıkiyle yerine getiren de müsavi olabilir mi? Isyan ile ibadeti cem'edenle, ibadetle salih amelleri işleyen eşit olabilir mi? Buna, hiç kimse eşittir diyemez, diyebilen varsa ya inatçı bir kâfir veya delidir. Eğer, inatçı kâfir ise onunla hak ve hakikate gelinceye kadar mücadele etmek gerektir. Deli ise, kendisini bir akıl hastanesine yatırıp tedavi ettirmekten başka çare yoktur.

Ibadet ve tâ'atte bulunmadıkları halde, kendilerini ibadet ve tâ'at ehlinden üstün ve yüksek görenler veya eşit sayanlar bu güruha dahildirler. Bunlar, hasta iseler mutlâka tedavi edilmeli, inatçı iseler nasihatle yola getirmeğe çalışmalı, bunda da başarı sağlanamazsa kendisine hidayet niyaz etmeli ve onu inkâr ve inadıyla başbaşa bırakmalıdır. Bunlar için (LEKUM DİYNÜKÜM VELİYE DİN) câridir.

Evet, kendi cinsimizden olduğu halde emirlerini dinlemediğimiz ve hakkıyle hizmetini görmediğimiz kişi, bizi yanından uzaklaştırır ama, yüce Rabbimiz bizleri yine de rahmetinden uzaklaştırmaz. Zira, o ERHAM-ER-RAHIMIYN'dir ve kulundan aslâ vazgeçmez. Belki, bizi uyarmak, aklımızı başımıza getirmek için dualarımızı kabul ve dileklerimizi de yerine getirmez ama, âhirette yine de memnun eder.

Aziz kardeşim:

İnsaf ile, iz'an ile düşünelim ve hakkı teslim edelim. Bizim, Allahu tealâ'ya karşı işlediğimiz günah ve isyanları kendi cinsimizden olan insanlara yapsaydık, bizi bu topraklarda oturtmaz, bir lokma ekmek ve bir yudum su bile vermezlerdi. Elbette, insan olarak eksikliklerini böylece gösterirlerdi. Halbuki, Rabbimize karşı işlediğimiz bunca kötülüklere, günahlara ve isyanlara rağmen, Allahu tealâ lûtüf ve keremini, ni'met ve ihsanlarını aslâ esirgememekte, zât-ı ulûhiyyetine dönenleri affıyle karşılamakta ve biz âciz ve günahkâr kullarına sonsuz merhametini izhar buyurmaktadır.

Görenedir, görene!.. Köre nedir, köre ne?

Fakat, bir gerçeği de unutmamak lâzımdır. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri imhâl eder, yani mühlet verir ve geciktirir, fakat aslâ ihmal etmez. Imhâl-i ilâhisinin de bir nihayeti vardır. Tövbe ve rücû edenler rahmet-i ilâhiyye'ye nail ve mazhar oldukları gibi, isyan ve günah yolunda gafletle ömür tüketenler de mutlâka cezayı sezâlarını bulacaklardır.

Mevlâyı müte'al, bizleri gaflet ve dalâletten uyarsın, rahmet ve merhametine lâyık ve müstehak kılsın...

Hasan-ül-Basri hazretleri, hitabesine devam buyurdu:

— Ey insanlar!.. Sizler, Kur'an-ı kerimi okursunuz. Fakat, okuduğunuzu anlamaz, düşünmez ve gereğince amel etmezsiniz. Âmel etseniz bile ihlâs ile âmil olamazsınız.

Ey âşık-ı sadık!

Eğer bizler okuduğumuz Kur'an-ı kerimin hükümlerinden binde biriyle âmil olsaydık ve hele bu amellerimizi tam bir ihlâs ile yapsaydık, bu hallere düşer miydik? Kur'an-ı azim-üşşân'ın, yalnız ölülerimize rahmet ve mağfiret niyazı için gönderildiğini zannediyoruz. Gerçi, Kitabullah ölülere de dirilere de rahmet için inzâl buyrulmuştur. Ancak, ölülerimize rahmet ve mağfiret niyazı için okuyor veya okutuyoruz da, o nur-u aziymin dünya âleminde dirilere de bir çok emirler, hükümler, nehiyler getirdiğini düşünemiyor, YAP dediklerini yapamıyor, YAPMA dediklerinden de kaçınamıyoruz. Asıl önemli olan da, bu gerçeği bir türlü kabul edemiyor ve anlayamıyoruz.

Kur'an-ı aziym, öyle bir imamdır ki, uyanları cennete vasıl eder. Kitabullah, öyle sağlam ve mübarek bir iptir ki, bir ucu yerlerin ve göklerin sahibi Allahu azim-üş-şânın elinde ve diğer ucu da kulların tutunmaları içindir. Kul, bu ipe sıkı sıkı sarılırsa, mutlâka Allahu tealâ'ya mülâki olur, onun rizasını bulur. Ancak, tutanların tutuşlarına göre erecekleri dereceler de değişiktir. Bazıları Hakka, bazıları cennet-i ef'ale, bir kısmı cennet-i sifata ve bir kısmı da cennet-i zâta erer. Bazıları da

Cennet-ül-firdevs'e cennet-ül-me-vâ'ya ve cennet-ül-karara girer Kimi rizaya, kimi rıdvana, kimisi de mülk-ü kebire varır.

Bazıları, Mak'ad-ı sıdk'a erişir ve Rabbi ile nâz-ü niyaza girişir, Rabbi ile görüşür, Rabbi ile söyleşir.

Bütün bu makamlara ermek isteyenler, Kur'an-ı azim-ülbürhana sarılmalıdırlar. Yalnız kâğıdına, yazısına, kabına, tezhibine değil, emirlerine ve nehiylerine saygı gösterilmeli, kıssalarından ibret, t'atinden zevk, dualarından feyiz ve ilham almalıdır ki, hakkıyle Kitabullah'ı okumak hazzına varılabilsin.

Yalnız, harfleri okumakla iş bitmez, harflerini tecvid ile okumalı, tecvid ile okumakla da kalmamalı anlamağa çalışmalı, anlamağa çalışmakla da kalmamalı, anladıklarıyla âmil olmağa gayret etmeli, amel etmekle de kalmamalı bu amelleri tam bir ihlâs ile yapmağa cehdetmelidir. Bütün bunlar, ancak ve yalnız Hakka teslimiyyet ile olur. Allahu talâ'nın bütün emirlerini büyük bir ni'met ve cana minnet bilmek, aşk ve şevk ile yerine getirmek, mâ'nen ve maddeten haz ve feyiz almak ile bu teslimiyyet, kurbiyyet haline geliverir. Bu kemale erişenler, kitabullah'ın nehiylerinden son derece sakınır ve kaçınırlar, Allahu tealâ'dan korkarlar, celâlinden cemaline sığınırlar. Allahu tealâ'dan korkan ve çekinenler ise, en üstün ve en kerim olan kimselerdir:

ETUTST Inne ekremeküm indallahi etkaküm...

El-Hucurât: 13 (Muhakkak ki, Allahu tealâ katında en yüce ve şerefliniz, en ziyade muttaki olanınızdır.)

Allahu tealâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya iyman edenler, işledikleri kusur, günah ve isyanlarının bağışlanması ve affedilmeleri için bütün kâ'inat ve mümkinâtın yaratıcısı, mülkün müstakillen mâliki ve sahibi olan Allahu zül-celâl vel-cemal hazretlerine niyazda bulunurlar, bütün dileklerinin yerine gelmesi

Sayfalar 102–108 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org