Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 109–116
için Rabbil-âlemiyne dua ederler. Onlar, iyi bilirler ki, dua Allahu tealâ'ya, Resûl-ü müctebâ'ya ve âhiret gününe iyman edenlerin tek merci'i Cenab-ı vâcib-il vücud ve sahib-il kerem-i velcûd hazretleridir, bütün kullarının muhtaç bulundukları şeyleri lûtuf ve keremiyle ihsan ve inayet buyurur. Bu iyman ve iykanları dolayısiyle de, âlemlerin Rabbine daima hüsn-ü zannederler ve dileklerini ancak ve yalnız ondan isterler.
Ud'uniy estecib lekûm...
EI-Mû min: 60 (Bana ibadet edin, sizi sevaplandırayım, bana dua edin size icabet edeyim.)
Bu âyet-i kerimeden (Muhtaç olduğunuz herşeyi benden isteyiniz ki, size istediğinizi vereyim...) mâ'nasını da istihraç edebiliriz. Binaenaleyh, af isteyene affı mağfiret, dünya isteyene dünya, ukbâ isteyene ukbâ, cennet isteyene cennet, cemal isteyene cemal, riza isteyene de riza bahş ve ihsan buyurulur. O, Rahman ve Rahim'dir, lûtfuna ve keremine nihayet yoktur, dilerse dilediğine dilediğini verir murad-ı ilâhi şarttır. Kul, istemesini ve istemenin usûl ve âdabını bilmeli ve öğrenmelidir.
Bazı dualarımızın li-hikmetin kabul buyrulmaması karşısında, yukarıdaki âyet-i kerimeye itiraza yeltenmek, kulun Rabbine karşı terbiyesizliği olur. Allahu tealâ, mülkünde hâkim-i mutlâktır, dilerse verir, dilemezse vermez. Vermesine veya vermemesine itiraza kalkışmak, kulun hakkı ve haddi değildir.
Kul, varlıkta ve yoklukta, darlıkta ve bollukta daima Halikına hamd-ü senâ ve şükretmeli, kulluk görevinde kusurda bulunmamalıdır. Dünya hususunda istediğimiz şey hakkımızda hayırlı olmayabilir. Buna mukabil, çirkin ve kötü gibi gördüğümüz ve istemediğimiz şeyler de hakkımızda hayırlı olabilir. Insanoğlu, hayrı ve şerri çoğu zaman ayırdedebilmekten âcizdir.
Ve asâ en tekrehu şey'en ve hûve hayrûn lekûm ve asâ en tuhibbu şey'en ve hüve şerrün lekûm vallâhu yâ'lemû ve entûm lâ tâ'lemûn.
El-Bakara: 216 (Fakat olur ki, hoşlanmadığınız şey hakkınızda hayırlı olabilir. Sevdiğiniz şey de olur ki şer olur. Hak tealâ, size hayır olanı bilir, siz bilemezsiniz.)
Evet, bu hayatımızda bir çok defalar denenmiş ve sayısız örnekleri görülmüş bir gerçektir. Kul, gerçekten hayrını ve şerrini bilemez. Olabilir ki, dünya için istenilen şey burası için hayırlı olmadığından, âhirete te'hir olunmuştur. Olmadı zanniyle dualarımızın kabul buyurulmadığı hükmüne varırız. Dua, Allahu tealâ'nın emrine müstenid bir ibadet olduğundan, istenilen şey verilmese dahi dua edene muhakkak ecri ve sevabı bahşolunur. (DUA EDİNİZ, SİZE İCABET EDEYİM!) buyuran Allah celle celâlühu, dua edenin isteğini ihsan buyurmasa dahi, emrine imtisal ettiğinden dolayı kulunu mükâfatlandırması, lûtfunun icabıdır. Dua, tam bir itimad ile Allahu tealâ'ya güvenmek ve zât-1 ahadiyyetinden gayrısından ümidi kesmek demek olduğundan, ibadetlerin en yücesi ve hâlisidir.
Namazın arapça karşılığı SALAT'tır. Salât, dua demektir.
Dua, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinin rübübiyyetinin azametine iyman etmek, o yüce kuvvet, kudret ve azamet sahibini bilmek ve huzur-u izzetinde zillet ve meskenetinin idrak ve şu'uruna vararak yüce Rabbinin himayesine sığınmak, lûtuf ve ihsanına nail olmayı arzulamaktır. Bunun için, dua ederken tam bir tevazû içinde bulunulmalı, gözyaşı dökmeli, Allahu tealâ'ya hüsn-ü zannetmeli ve ne dilenecekse dilenmelidir. Mevlâyı müte'al hazretleri, lûtuf ve merhameti gereği olarak nasıl dua edilmesi gerektiğini de kitab-ı keriminde açıklamıştır:
Üd'ü Rabbekûm tadarru'an ve hufyeh...
El-A'raf: 58.
(Rabbiniz celle şâneye huşû ve tezellülle, yalvarıp yakararak, gizlice dua edin...)
Dualarımızda, tevazû ve tezellülle, yalvarıp yakararak istemek gerektiğine bu âyet-i kerime delildir. Gizlice dua etmenin, açıkça dua etmekten daha üstün olduğuna da delâlet ve işaret vardır. Geceleri ve özellikle seher vakitlerinde, bütün mahlükat uykuda ve gaflette iken, bir bakıma tek ve tenha Rabbil-âlemiyne edilen dualar, işte bu neviden gizli dualardır.
Bu mübarek vakitlerde yapılan dualar, Allahu tealâ katında daha sevgili ve sevimli olurlar. Bu vakitlerde yapılan dualar da tezelden zuhura gelirler. Şunu da hatırdan çıkarmamalıdır ki, dua edenler, dualarının kabul veya reddolunmasını düşünürlerken Allahu tealâ'dan korkınakla beraber, ümidini de kesmemelidir:
Ved'uhu havîen ve tama'an...
El-A'raf: 56 (Ona, korkarak ve umarak dua edin...)
Âyet-i kerimesi de bunun lüzumunu ve önemini belirtmektedir.
Bâb-1 ihsan-1 Hüdâ fetholsu istersen sana, Dil kapusun beklemek hoş kâr olur vakt-ı seher...
El-Araf sûre-i celilesindeki bu iki âyet-i kerimeden istihraç edebileceğimiz mânayı şöyle özetleyebiliriz.
- Dua ederken tam bir tevazû ve tezellül içinde bulunmak
- Isteyeceğini gizlice istemek — Allahu talâ'nın azabından ve yapılan duanın reddolunmasından korkmak — Duanın kabul buyurulacağından kat'iyyen ümit kesmemek — Dualarda (Beyn-el havfi ver-recâ) korku ile reca arasında bulunmak — Rabbinin kendisinden istenileni ihsan buyurmağa kadir ve muktedir bulunduğuna inanmak ve güvenmek — Rabbinin kudret ve azametini ve buna mukabil kendisinin aczini ve meskenetini tam bir şu'urla idrak etmek İlâve etmek gerekir ki, dua ederken tam bir iyman ve itikat ile Hakka yönelmek, duasının kabul ve müstecab olmasının Hakkın lûtuf ve keremine bağlı olduğunu düşünmek, tam bir teslimiyyet ve tevekkülle Hakka güvenmek de şarttır.
Dersimizin başında okuduğumuz âyet-i kerimeyi hatırlayalım:
(ÜCİYBÜ DÂ'VET-ED-DÂ'I İZÂ DE'AN FELYESTECİYBÛ LIY VEL-YÜMİNÛ BİY LE'ALLEHÜM YERŞÜDÛN) âyet-i kerimesinde Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri me'alen şöyle buyurmaktadır:
— Zât-ı ülühiyyetime dua eden kimse, bu duasını yalnız bana hasreder ve benden gayrısından ümidini keserse, bana hüsn-ü zannederek niyazda bulunursa, dileğini ve ihtiyacını benden isterse, ben de onun bu dileğini yerine getirir, ihtiyaçlarını karşılarım. Eğer, istediği şey o kulum hakkında hayırlı değilse, Mahkeme-i kübrâda onu mahrum etmem. Dünya hayatında benden istediğine mukabil, onu sevaplandırır, mağfiretimle taltif eder ve cennet derecelerine nail kılarım.
HİKÂYE Abbasi halifelerinden Harun Reşid, günlerden bir gün yanında nedimi olduğu halde tebdil-i kıyafet ederek Bağdat şehri dışına çıkmıştı. Şehrin haricinde göçebe araplar çadırlarını
kurmuşlardı. Herbiri, servetine ve durumuna göre çadırlarını süslemişlerdi. Biraz dikkatle bakılınca kimin hali vakti yerinde ve kimin fakir olduğu anlaşılıyordu. Harun Reşid ve nedimi bu çadırlar arasında gezerlerken, eski ve yırtık bir çadırın önünde durdu ve içeriye seslenerek, Tanrı misafiri olarak kabul edilmelerini diledi. Çadırdan çıkan ihtiyar bir kadın, kendilerini güleryüzle ve büyük bir sevinçle karşıladı, onları içeriye aldı, halife ve nediminin altlarına hurma yaprağından örülmüş bir hasır serdi, dünya malı olarak elinin altında bulunan keçisini sağdı ve misafirlerine süt ikram etti ve özür diledi:
— Kusurımuza bakmayın, bu keçiden başka hiçbir şeyimiz yoktur. Onu sağarak size ikram ettim. Biz fakir kimseleriz, sizler gibi misafirleri ağırlayacak başka bir şeyimiz yok. Oğlum şehire gitti, neredeyse gelir. Siz şimdi biraz oturup dinlenin, inşâ'allah eli boş dönmez de bir şeyler getirir ve Allah ne vermişse birlikte yeriz, dedi.
Harun Reşid, kadının bu konukseverliği kadar açıkyürekliliğine de hayran kalmıştı:
— Işimiz gücümüz var, şehire gitmek zorundayız, akşam olup şehrin kapılanı kapanmadan girmeliyiz. Bahusus, senden ve ikramından çok memnunuz, bize müsaade et hemen yola çıkalım, dedi.
Kadıncağız, bu habere pek üzülmüştü:
- Olmaz, aslâ olmaz!.. diye diretti. Ben sizi doyurmadan kal'iyyen bırakmam. İşinizin acele olduğunu görüyorum, şimdi bir şeycikler hazırlar ve getiririm, dedi ve dünya malı bakımından gerçekten fakir ve fakat gönlü gani olan o yaşlı hatun hemen çadırın dışına çıkarak, aman zaman demeğe kalmadan dünyada yegâne mâlik olduğu o bir keçiyi hemen kesti, pişirdi ve misafirlerinin önüne koydu. Bir yandan sofra hazırlarken, bir yandan da:
— Misafire ikram etmek, Allahu tealâ'ya ve âhiret gününe iyman edenler içindir, me'alindeki Hadis-i şerifi tekrarlıyordu.
Harun Reşid, kendi cömertliğine mağrur idi. Fakat, o yaş- Envâr-ül-Kulub, Cilt 3 - F: 8
lı kadının bu emsalsiz cömertliği karşısında hayran kalmıştı.
Öyle ya, kendi cömertliği bu kadının cömertliği yanında hiç kahırdı. Kendisi, şanlı şöhretli bir padişah idi. Yüz bin altın dağıtsa, geride ve hazinelerinde daha milyonlarca altını vardı. Oysa, şu fakir kadıncağızın varı yoğu bir keçisi olduğu halde, yegâne geçim vasıtası olan oncağızı da misafirleri uğuruna feda etmişti.
Halife, vedâ ve teşekkür ederek ayrılırken, yaşlı kadına bir kâğıt uzattı ve:
— Ziyareti iade etmek vâciptir, dedi. Sen veya oğlun şehire geldiğiniz zaman sizler de bana misafir olunuz, mutlâka beklerim...
Yaşlı kadın, onları uğurladıktan sonra yine işiyle gücüyle uğraştı ve halifenin kendisine bıraktığı kâğıdı unuttu. Birgün, çadırı temizlerken o kâğıt nasılsa eline geçti ve oğluna:
— Sana sözünü ettiğim o iki misafir vardı ya, işte bu kâgıt parçasını bırakmışlardı. Şehre gittiğin zaman, sen de onlara bir uğra da üzerimizden hak sakıt olsun, diyerek Harun Reşid'in bıraktığı kâğıdı verdi. Kâğıtta şu cümleler yazılmıştı:
(Bu emrimi getiren kimse, hiç bekletilmeden huzuruma getirilecektir.)
Delikanlı, kâğıdı aldı ve Bağdat'a vardığında muhafızlardan birisine bunu gösterdi. Kale muhafızları derhal kendisini aldılar ve halifenin huzuruna götürdüler. Genç adam, çadırlarına gelen misafirin halife olduğunu o zaman anladı.
Saraya girdiklerinde, Harun Reşid de namaz kılmak üzere huzur-u izzette bulunuyordu. Genç adam, sessizce bir kenara ilişti ve halifenin namazını tamamlamasını bekledi. Namazını kılan Harun Reşid, ellerini bârigâh-1 ahaddiyyete açmış dünyevi ve uhrevi, sûri ve mâ'nevi dileklerini âlemlerin Rabbine arzediyordu, arz-ı hâcet eyliyordu.
Genç adam, kendi kendisine düşüncelere dalmıştı:
— Halife hazretleri, anacığımın kendilerine yaptığı ikrama mukabele etmek, aklınca bizi mükâfatlandırmak için davet etmiştir. Oysa, kendisi koskoca bir hükümdar olmasına rağ-
men, görüyorum ki Allahu tealâ'ya muhtaçtır ve şu ânda da arz-1 hâcet etmektedir. Namazdan kalkınca bana bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soracak, ben de muhtaç olduğumuz şeyleri kendisine bildireceğim, bir bakıma isteyeceğim. Halbuki, kendisi Hakka muhtaç olandan istemekten ve beklemektense, doğrudan doğruya onun da muhtaç olduğu Allahu tealâ'dan istemem hakkımda jüz bin defa daha hayırlıdır, dedi ve ne halifeye ne de muhafızlarına görünmeden saraydan uzaklaşarak şehri terketti ve çadırına döndü. Annesine, kendilerine misafir gelenlerin kimler olduğunu ve başından geçenleri anlattı.
Evet, delikanlı tam bir ihlâs ile böyle düşünmekte haklıydı. Harun Reşid halife idi ama, o da kendileri gibi Allahu tealâ'dan isteyen ve bekleyen bir dilenci değil miydi? Ona avuç açarak, ondan yardım beklemektense, onun da avuç açıp istediği zât-i kerimden, padişahlar padişahından istemek elbette daha hayırlı idi.
Yâ Rab!.. Ne esir-ü taht-ü tâc olayım;
Ne de muhtacına muhtaç olayım, Muhtacına muhtaç etme beni yâ Rab!..
Muhtaç isem ancak sana muhtaç olayım...
Kulun verdiği tükenir, Allahu talâ'nın bahş ve ihsan buvurduğu ise aslâ tükenmezdi. Oğlunu büyük bir dikkat ve alâka ile dinleyen kadıncağız, ciğerpâre evlâdını bağrına basarak yerinde ve isabetli bir karar vermiş olduğunu, bu hareketini çok beğendiğini söylemek suretiyle yavrusunu takdir, tebrik ve teşçi etti.
Genç adamın, kalben Allahu azim-üş-şâna olan bu bağlılığı ve hüsn-ü zannı, Hak'tan gayrı kimseye el açıp bir şey istememesi, Rabbil âlemiynin rizasına sebep oldu. O gece rü'yâsinda:
— Mademki, benden istemeği kulumdan istemeğe tercih ettin, işte sana ihsan ediyorum. Tarif olunan yeri kaz, orada bir define bulacaksın. O define, bize ait bir definedir. Benden isteyen kulumu, aslâ mahrum ve mahzun etmem. Sana öyle
bir zenginlik ihsan ediyorum ki, servet-ü sâman bakımından halife Harun Reşid'den daha zengin olacaksın, denildi.
Delikanlı ve annesi uyandılar, kendilerine tarif olunan yeri kazdılar ve gerçekten harcamakla tükenmeyecek kadar zengin bir define buldular. Yumruk büyüklüğünde zümrütler, pırlantalar, yakutlar ve daha sayılamayacak kadar çok kıymetli eşya ve altın gümüşle dolu olan bu define, onların sıdk-u ihlâslarının mükâfatıydı. Devletin hakkını ödediler, kendilerine saray misali büyük bir çadır yaptırdılar, içerisini nâdide eşyalar ve ziynetlerle donattilar, köle ve cariyeler satın aldılar, sultanlara lâyık şâhane bir hayat sürmeğe başladılar.
Onlar, refah ve saadet içinde yaşaya dursunlar, Harun Reşid'in de aklından o yaşlı hatunun cömertliği çıkmıyordu. Acaba, keçilerini kesip kendisine ikram ettikten sonra büsbütün yoksul mu düşmüşlerdi? Kadın veya oğlıı, dâvetine rağmen neden gelip kendisini aramamışlardı? Yoksa, o iki zavallı açlıktan helâk olup gitmişler miydi?
Nihayet, kendisi gidip onları arayıp sormayı tasarladı ve yine yanına nedimini alarak çadırların bulunduğu yere gitti.
Elindeki tek keçisini keserek kendilerin: ikram eden yaşlı kadının çadırını bir türlü bulamadı. Sordı, soruşturdu. Komşuları kendisine:
— Onlar şimdi çok zengin oldular. Kabilenin bütün serve-, ti bir araya gelse, onların servetine erişemez. Hattâ, halifeden daha zengin olduklarını söyleyenler var. Sürülerle koyun ve keçileri, öküz ve inekleri, develeri, bağ ve bahçeleri, cins ve nâdide atları, cariye ve köleleri var. O yaşlı kadının oğlu, kabile şeyhinin kızıyla evlendi ve servetleri kadar nüfusları da artti, dediler.
Harun Reşid, kadınla oğlunu buldu ve onlara tekrar misafir oldu. Olup bitenleri kendilerinden sorarak mes'elenin aslına vakıf oldu ve şehre dönüşünde tellâllar çıkararak:
- Harun'dan isteyene, Harun kendisine bahşolunan cömertlik kadar verebilir. Harun'un Rabbinden isteyene ise, Al-