Ara
Menü

Sayfalar 117–124

1.889 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 117–124

lahu tealâ cûd ve kereminden dilediği kadar verir. O'nun fazl-u kereminin sonu yoktur, diye keyfiyyeti bütün halka duyurdu.

Akıl isen ne beye, ne şaha bak;

Nükte-i ER-RIZKU ALLAH'a bak, Olma sakın el kapısında zelil, Olmuş iken nzkına Mevlâ Kefil...

Evet aziz mü'minler!..

Kul, daima Rabbinden istemelidir ki, istediği daim olsun, bitmesin ve tükenmesin... Dua ile, bir çok şakiler said olmuştur. Dua ile, küfr iymana dönüşmüş ve kâfir islâma hâdim olmuştur. Dua et, hulûs-u kalp ile Allahu tealâ'dan iste, Rabbinden ümidini kesme, ona sığın, ona güven ve ne istersen ondan iste!.. Seni mahrum ve mahzun etmez, o cüd-u kerem, lûtf-u ihsan sahibidir, kapısına geleni aslâ boş çevirmez.

Arifler, şu üç haslet ve faziletin müslümanlar arasında günden güne azaldığını gördüklerini söylemişlerdir:

1) Insanlara güleryüzle yardım edenler...

2) Ilimleriyle âmil olarak gerçekten dindar olanlar ve dini konularda güzel öğütlerde bulunanlar...

3) Vefalı sadık arkadaşlar...

Rabbimize yalvarıp yakaralım, dua ve niyaz eyleyelim bu üç sınıf kimseyi müslümanlar arasında azaltmasın. Yerle gök dua ile durur. Belâ ve musibetler dua ile def'olur. Gönüller maksuduna dua ile erişir... Aşıklar mâ'şukuna dua ile kavuşur. Bütün dinlerde, ibadetlerden sonra dua edilir. Dua, kulun Allahu tealâ'ya mi'râcıdır. Dua, Allahu azim-üş-şân ile sohbettir.

Allahu tealâ'ya dua, kulun aczini Settâr-ı Kaviyye itirafı ve zât-1 ülühiyyetine olan ihtiyacının ilânıdır. Dua, kulun fakir Allahu sübhanehu ve tealâ'nın gani olduğunu kabul etmekir. Dua, kulda hiçbir kudret ve kuvveti bulunmadığını, Hakkın ise her şeye kadir olduğunu beyandır. Dua, ilticâ-i Rahman'dır. Dua, teb'id-i şeytandır. Dua, rahmet-i Rahman'ı cûş-ü huruşa getirir. Dua, en olmayacak görünen işleri bitirir.

Fazlına nihayet mi var, Kerim Allah, Rahiym Allah..

Ihsanına gayet mi var, Kerim Allah, Rahiym Allah...

Halka hayatı sen verdin, Cevher-i zâtı sen verdin, Bunca sıfatı sen verdin, Kerim Allah, Rahiym Allah...

Âlemi var eden sensin, Düşmanı yâr eden sensin, Fazlın ishar eden sensin, Kerim Allah, Rahiym Allah...

Senden inayet isteriz, Lûtf-u hidayet isteriz, Bâki saadet isteriz, Kerim Allah, Rahiym Allah...

Kullara ihsan senindir, Afvile gufran senindir, Dertlere derman senindir, Kerim Allah, Rahiyı Allah….

Hâkiki insan eden sensin, Ehl-i iyman eden sensin, Lütf-u ihsan eden sensin, Kerim Allah, Rahiym Allah...

HÜDÂYİ kulun ey Mevlâ Fazl-u lûtfun eyler recâ, Sen inayet et daima, Kerim Allah, Rahiym Allah...

Ey ehl-i iyman!..

Rabbimiz Kerim'dir ve keremine nihayet yoktur. Rahiym'dir, rahmetine son yoktur. Kul ister ve âlemlerin Rabbi ihsan buyurur. Onun, sonsuz ve sınırsız rahmet ve mağfiretinden sakın ümidini kesme... Ondan ve onun nihayetsiz kereminden iste ve beklc, birgün bütün istediklerini Allahu tealâ bahş ve ihsan buyuracaktır. Vakit, erken, veya geç olsa bile çala çala bir evin kapısının nasılsa açılacağı gibi, âlemlerin Rabbinin kapısını da çalanlara elbette birgün bâb-ı ihsan açılacak ve üzerine ihsan ve rahmet saçılacaktır.

Şu var ki, istenilen şeyin SÜNNETULAH'a muhalif olmaması da şarttır. Başı kopan birisinin başının yerine gelmesini istemek, ölenin dirilmesini talep etmek sünnetullah'a aykırı olduğundan buna son derece uymak ve muhalefetten sakınmak gerektir. Hz. Isa aleyhisselâm, bi-iznillâh ölüleri nasıl dirilt-

mişse, Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin vârisleri olan Evliyâ ullah da, kendilerine bahş ve ihsan buyurulan kerametle ölüleri diriltmişler, gazada kopan başı yerine koyarak hayata iade etmişlerdir. Meselâ, Abdülkadir Geylâni ve Kuşada'lı Ibrahim kadesallahu esrarehüm ve nefâ'na bi-berekâtı füyuzâtihim efendilerimizden bu nevi kerametler zuhura gelmiştir. Ne var ki, herkes haddini bilmeli ve çizmeden yukarı çıkmayarak Sünnetullah'a aykırı dualarda bulunmaktan son derece sakınmalı ve çekinmelidir. Gerçi, Enbiyâ'dan zuhura gelen mû'cizelerle, Evliyâ'dan zâhir olan bazı kerametleri, Sünnetullah'a muhalif gibi görenler olabilir. Bır aykırılık ancak ve yalnız avam içindir. Unutmamak gerekir ki, gerek Enbiyâ'nın mu'cizeleri ve gerekse Evliyâ'nın kerametleri, aslında yine Sünnetullah tan başka bir şey değildir.

Ayrıca, duanın zâhiri sebeplerine tevessü eylemek de önemli şartlardan birisidir. Dilekçe verilmeden, herhangi bir makamdan herhangi bir talepie bulunmak elbette mümkün de.

ğildir. Dilekçeyi yazacak veya yazdıracak, makam sahibine götürecek, havalesini alacak, sonra bunu ilgili şube veya merkeze götürerek teslim ettikten sonra, hakkında hayırlı olanın te.

celli eylemesi için Rabbine niyazda bulunacaksın.

Hak velilerinden zuhura gelen bazı kerametler, Allahu te.

alâ'nın izniyle zuhura gelmiş birer lûtf-u ilâhidir. Binaenaleyh, bunlar Sünnetullah'a muhalif değil, belki kudretullah'a ta'allak eden bir tecellidir. Onun için, bunları sıradan insanlarla karıştırmamak ve aldanmamak lâzımdır.

Ayet-i kerimede, duaların Allahu tealâ tarafından kabul buyurulacağı mutlâk olarak zikredilmişse de, her duayı mutlâka kabul buyurmak âlemlerin Rabbine vacip değildir. Ne var ki, şartlarına ve âdabına uygun olarak yapılan duaları reddetmek de Rabbinimizin şânından değildir. Allahu azim-üş-şân her emrinde galip, biz kullar ise daima ona muhtacız. Defalarca tekrar ettiğimiz gibi, dualar ya derhal kabul ve is'af buyurulur, ya te'hir ve te'cil olunur veya âhiret âleminde karşılığı ihsan buyurulmak üzere mahfuz tutulur. Her hâl-ü kârda, ümitsizli-

ğe kapılmamalı, ye'se düşmemeli ve neticesi ne olursa olsun, hakkında böylesinin daha hayırlı olacağını düşünmelidir.

Duaların zaranı ve mekânı da yoktur. Pis ve kirli olma yan heryerde dua edilebilir. Fakat, elbette efdal olan makamlar ve zamanlar da vardır. Kâ'be-i muazzama, Arafat, Medine-i münevvere, Kudüs gibi arz-l mukaddes sayılan yerlerde cuma geceleri, bayram geceleri gibi mübarek gecelerde yapılan dualar, Allahu tealâ katında tezelden kabul ve karşılığı ihsan ve inayet buyurulur.

Dua'nın her zaman yapılmasının caiz olduğuna bu âyet-i ke.

rime şahit ve delildir:

Ve izâ messel-insan-ed-durrû de'âna li-cenbihi ov ka'iden ey ka'imen felemmâ keşefnâ anhü durrehu merre keen lem yed üna ila durrin messehu kezâlike züyyine lil-mûsrifiyne ma kanu ye'melûn...

Yunus: 12 (Ne zaman insana hastalık, keder, sıkıntı ve benzeri bir zarar erişse, o zararı giderebilmek için yanı üzerine yatarken, otururken veya ayakta iken bize dua eder. Fakat, biz o zararı kendisinden kaldırdık mı, yine eski yolurz döner gider, ona erişen zararın def'i için sanki bize hiç yararmamış gibi olur.)

Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri buyuruyor ki; insanoğluna herhangi bir zarar eriştiği zaman, ister yanı üzere yatarken olsun, ister oturduğu yerde veya ayakta bulunsun, tevazû ve tezellül ile dua eder, yalvarır, yakarır, o zararın üzerinden kaldırılmasını diler. Biz, azim-üş-şân onun bu duasını ve dileğini kabul eder ve kendisini o zarardan kurtarırız. Zira, ancak yardımımızla kurtulacağının şu'ur ve idrakine varmış ve

zât-1 ahadiyyetimizden gayrısından ümidini kesmiştir. Ne var ki, üzerinden o zarar kalkınca, sanki bizi hiç tanımamış, hiç dua etmemiş, hiç yalvarıp yakarmamış gibi duadan vazgeçer. Yalvarıp yakardığı, gözyaşları döktüğü o kötü günlerini unutuverir, artık bize hiç ihtiyacı kalmamışcasına bigâne bir tavır takınır. Işte, böyle bigâne tavır takinan bu gibi müsriflere, biz de kötü amellerini beğendirir ve onları azaba duçar ederiz.

Muhterem kardeşlerim ve Hak yoldaşlarım:

Rabbim, kimseyi bu hallere düşürmesin ve bu gibi nankörlüklerden hepimizi korusun ve kurtarsın. İnsan, her hal ve kârda Rabbine dua ve niyazda bulunmalıdır. Varlıkta, darlıkta, bollukta, yoklukta, hastalikta, sağlıkta, zenginlikte, fakirlikte, gençlikte, ihtiyarlıkta, her zaman, her yerde ve her nefeste Rabbini unutmamalı, daima dua ile zikirle anmalı, onun sonsuz rabmet ve inayetine sığınmalıdır. Darlıkta, sık sık Rabbini anan bir kulun, varlıkta unutması iymana sığar mı? Hastalıkta, Rabbinden şifa niyaz eden bir kulun, iyileşir iyileşmez, Rabbinden yüz çevirmesi islâma yakışır mı? Fakirlikte daima Rabbini anan ve dünya malı ihsan buyurması için yalvarıp yakaran bir kulun, eline üç kuruş geçince Rabbine sanki hiç dua etmemiş gibi davranması yalnız müslümanlığa değil, hattâ insanlığa uyar mı? Bunlar ancak ve yalnız, nefislerine zulmeden zâlim müsriflerin işidir ve bunlar Allahu tealâ katında makbul kullar değillerdir.

Yâ Rab!.. Bizleri, lûtuf ve ihsanlarından tegafül ederek nankörlük yoluna sapan, nefsine ve dünyaya tapan zâlim müsriflerden eyleme... Zât-ı ülûhiyyetini saffet ve samimiyetle anan, zikir ve tevhidinle kalpleri yanan, dua ve niyazlarını kabul ve iş'af buyuracağına hâlisane inanan, gazabından ve azabından kemal-i haşyetle korkan, her nefes rahmet ve ihsanını uman muhlis kullarından eyle.. (Amin-Bi-hürmeti seyyid-ilmürseliyn)

Dar ve sıkışık zamanlarında Allah Teâlâya dua eden ve niyazının kabulünü dileyen kimselerin, âfiyet ve sürur içinde bulundukları bolluk ve ferahlık zamanında âlemlerin Rabbine é......-

daha çok dua etmesi ve Rabbini zikretmesi gerektiğini iki cihan serveri efendimiz bir Hadis-i şeriflerinde beyan buyurmuşlardir.

Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, bu âyet-i kerimede insanın iki haline işaret buyurmuştur:

1. Insanoğlu; âciz, zayıf, sabırsız, tahammülsüz, çelimsiz ve beceriksiz olduğundan darlık ve sıkışıklık zamanında bütün bunların farkına varır, başına gelen belâ, musibet veya zararın üzerinden kaldırılması için Rabbine dua eder, yalvarır ve yakarır.

2. Buna mukabil aynı insanoğlu, o zarar ve musibetten kurtulup refaha çıkınca gaflete düşer, sürura ve gurura kapılır ve kendisini o zararlardan kurtaran Rabbini unutuverir, hattâ bazan kibire ve inada düşer, günün birinde tekrar muhtaç olabileceğini hatırına bile getirmez, nefsine ve şeytana uyar ve kısa bir süre önce yalvarıp yakaran, ağlayıp sızlayan kendisi değilmiş gibi Rabbine gafil olur.

Çevrenize dikkat ve ibretle bakacak olursanız, bunun sayısız örneklerini kolayca bulabilirsiniz. Hasta yataklarında (AL LAH) diye inleyenlerin, sağlıklarına kavuşunca menhiyyâta avdet ettikleri az mı görülmüştür? Fakir ve kendi halinde müslümanların, gece ve gündüz zenginlik niyaz ettikleri Allahu tealâ'yı unutarak ve ellerine geçen paraya gururlanarak mescit kapısını terkettiklerine çoğumuz şahit olmadık mı? Bu örnekleri daha da çoğaltmak mumkündür ama, neye yarar? Arif olana bu kadarı da yeter de artar.

Evet, duanın kabul buyurulması şartlarından birisi de, dualarımızdan önce Allahu tealâ'nın razı olacağı hayırlı bir fiili işlemektir. Namaz kılmak, muhtaçlara sadaka vermek, Rabbini zikretmek nev'inden hayırlı işlerden sonra dua edilmelidir.

Namazlardan sonra, nasıl tesbih ve zikrediyor ve akabinde duaya başlıyorsak, dualarımızdan önce de zât-ı ülûhiyyetini zikretmemiz gerektiğini şu âyet-i kerime ile beyan ve ilân buyurmaktadır:

Ve lillah-il esma-ül hüsnâ fed'uhû bibâ...

El-A'raP: 189 (Allahu talâ'nun esmâ-i hüsnâsı vardır. Onu, o isimlerle anun...)

Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerine edilen duaların kabulü için, Esmâ-i ilâhiyyeden mâ'na ve medlûlü bakımından talep ve ihtiyacınıza uygun düşen mukaddes isimlerle Cenab-1 Hakkı zikrederek dileklerinizi arz ve is'afını niyaz eyleyiniz. Zira, Allahu azim-üş-şândan herhangi bir niyazda bulunacak olan kimsenin, Rabbinden ne isteyeceğini bilmesi gerekir. Dileğine uygun düşecek Esmâ'yı da bilmesi ve onu zikrederek dilemesi maksada muvafik olur. Meselâ, Allahu tealâ'dan RIZIK isteyecek kimsenin mutlâka REZZÂK ism-i celiline tevessül etmesi ve bu mübarek isimle istemesi lâzımdır. Mağfiret niyaz edenin GAFFÂR, ayıplarının açıklanmamasını niyaz. edenin SETTAR, kendisine hayır kapılarının açılmasını niyaz edenin FETTAH, lûtuf ve ihsanını niyaz edenin de LATIF ism-i celilini zikretmesi gerekir. Bunun için de, Esmâ-i hüsnânın mâ'na ve medlûllerini öğrenmesi ve bilmesi hakkında daha hayırlı olur.

Fakat, dilediği şeyi vermeğe ancak Allahu talâ'nın kudreti olduğunu can ve gönülden tasdik etmek, kendi aczini, meskenetini ve hiçliğini iyi bilmek ve böyle bir inanç ve şu'urla Rabbine sığınmak da şarttır. Yoksa yalnız ağızla istemekle hiçbir şey hasıl olmaz ve hiçbir netice alınmaz. Ağızla birlikte kalbin, kalple birlikte gözün ve özün de inanmalı, güvenmeli ve dilemelidir ki, Hak tealâ da kulunun hacetini kaza buyursun ve kendisini meramına vasıl kılsın.

Tekvâ'nın, yani Allahu tealâ'dan korkup sakınmanın beş mertebesi vardır:

1. Şirkten sakınmaktır. (Allahu tealâ'yı daima tevhid etmek, ona ortak koşmamaktır. Zira, ortak koşanlara müşrik denilir.)

2. Allahu tealâ'ya karşı isyanlardan, günahlardan ve bütün kötülüklerden kaçınmak ve sakınmaktır. (Allahu tealâ'dan korkanlar, isyan ve günahları mutlâka terketmelidirler.)

3. Şüpheli olan veya görülen herşeyden sakınmalıdır.

(Emirler ve nehiyler kesinlikle açıklanmıştır.)

4. Zaruret ve ihtiyaçtan fazlasını istemekten sakınmaktır. (Mübah dahi olsa, ihtiyaçtan fazlasından daima sakınmalıdır.)

5. Allahu tealâ'dan gayrı hiç kimseden korkmamaktır.

(Gerçekten, tekvâ bakımından Allahu tealâ katında en makbul korku Allah korkusudur. Ehlullah, taklit korkusu, cehennem korkusu, mâ'siyyet korkusu, riza korkusu ve Allah korkusu olarak korkunun nevilerini saydıktan sonra Allah korkusunun kemal korkusu olduğunda ittifak etmişlerdir.)

Onun için, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri katında mertebelerin en yücesi olarak yukarıda beşinci maddede zikrettiğimiz korkuyu makbul ve mû'teber saymamız gerekmektedir. Böyle bir tekvâ'ya nail olan, yani Allah korkusundan gayrı hiçbir korkuya kalplerinde yer vermeyen müttakilerin, mazhar olacakları mevki ve dereceleri ne dille, ne de kalemle tarif ve tavsif edebilmek mümkün ve muhtemel değildir.

Bakınız, Kur'an-ı azim-üş-şân bu mertebeye erişen zevat hakkında ne buyuruyor:

01o28 Innel-müttekıyne fi cennâtin ve uyûnin âhiziyne mâ atâhüm Rabbühüm innehüm kânu kable zâlike muhsiniyn...

Ez-Zariyat: 15 (Şüphesiz ki, müttakiler cennetlerde pınar başlarındadırlar. Rabbinin kendilerine verdiklerini sevinçle alır, kabul eder-

Sayfalar 117–124 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org