Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 125–132
ler. Zira, onlar daha önce dünya hayatında güzel işler işlemişler, iyilik etmişlerdi.)
Hasan-ül-Basri hazretlerinin Basra halkına irâd buyurdukları hitabeye devam edelim:
— Ey Basra halkı!.. Sizler, ümmet-i Muhammed'den olduğunuzu ileri sürüyorsunuz. Oysa, Usve't-ün-hasene olan Allab resülüne iktida ve ittibâ'ınız yok, onun sünnet-i seniyye-i Ahmeddiyyesine riayet etmiyorsunuz. Onun çizdiği ve gösterdiği yoldan gitmiyorsunuz, onun yüce ahlâkı ile ahlâklanmıyorsunuz. Bu sebeple de menzil-i maksudunuza varamıyor, ortalıkta bocalıyorsunuz...
Ey Allahu talâ'nın rizasına talip olan ihvân-ı kirâm:
Sebeb-i hilkat-i kâ'inat olan Nebi'ler serverinin bütün harekât ve sekenâtı, Allahu talâ'nın irade ve isteği üzere olup, onun gittiği ve bizlere de gitmemizi öğütlediği yol Kur'an-ı aziymin tarif buyurduğu sırat-ı müstakiymdir. Sırat-1 müstakiym ise, kulu Rabbinin rizasına götürür. Düşününüz, günde beş vakit namaz kılanlar cem'an kırk defa kıyâm ve rükû ve seksen defa da secde ederler. Her kıyam ettikçe, bir Fatiha okurlar. Her Fatiha okurken de (İHDİNA'S-SIRAT-EL MÜSTA- KIYM) yani bizi rizayı ilâhiyyene iletecek dosdoğru yola hidayet buyur, diye niyazda bulunurlar. Başka bir deyimle, SIRAT-I MÜSTAKİYM'in SIRAT-I KUR'AN olduğunu te'yid ve tekrar ederler ve o SIRAT-I MÜSTAKİYM'de sâbit-kadem olmalarını Hak'tan niyaz eylerler.
Demek oluyor ki, günde en az kırk defa sırat-1 müstakiyıde sabit-kadem olmamız için niyazda bulunmamızı, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri bizlerden istemekte ve böylece zât-ı ülûhiyyetine dua etmemizi de emr-ü ferman buyurmaktadır.
Çünkü, Kur'an-ı kerim FATIHA sûre-i celilesinde, Fatiha sûre-i celilesinin mâ'nası da BESMELE-İ ŞERİFE'de, Besmele-i Şerifenin mânası da (BE) harfinde cem'olunmuştur, denilmiştir.
Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz de bir Hadis-i şeriflerinde:
Efdel-üd-du'ai EL-HAMDÜ LILLAHİ ve efdal-üz-zikri LÂ ILAHE ILLALLAH (Dua'ların en üstün ve yücesi EL-HAMDÜ LILLAH ve zikirlerin en üstün ve yücesi LÂ İLÂHE İLLÂLLAH'tır.)
buyurmuşlardır.
Resül-ü zişânın, gittiği yol olan sırat-ı müstakiyıne bizleri de dâvet etmesi i, her hususta Sahib-i şeri'at aleyhi ve âlihi pfdal-üt-tahiyyet efendimize ittibâ ve iktidâ etmemiz gerektiğini açıkça göstermekte ve sünnet-i seniyye-i Ahmediyyelerine her bakımdan uymanın vacip olduğunu kesinlikle belirtmektedir.
Kaldı ki, her hal ve kârda iki cihan serverine tâbi olmamız, dünya ve âhiret saadet ve selâmetimiz için elzemdir. Unutmamalıdır ki, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bütün peygamberlerin imamıdır. Gelmiş geçmiş bütün peygamberler dahi, kendisine iktidâ ve ittibâ etmekle şereflenmişlerdir. Peygamber olacaklarına, onun ümmetinden bir fert olmayı Mevlâyı müte'al hazretlerinden temenni ve niyaz etmişlerdir.
Hâtem-ül-Enbiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâyâ efendimiz.
den önce gönderilen Peygamberân-ı izâm, hem halkı Allahu tealâ'ya dâvet etmekle ve hem de iki cihan serverinin teşriflerini müjdelemekle emrolunmuş ve görevlendirilmişlerdir. Tahriften masun kalan Tevrat ve İncil, bunun şahididir. Netekim, Hz. Isa aleyhisselâmın da:
Inniy Resülüllahi ileyküm musaddikan limâ beyne yedeyye min-ot Tevrati ve mübeşsiren bi-Resûlin ye'ti min bâ'dis mübu Ahmed...
Es Sal: B
(Ben size Allahu talâ'nın Resülüyüm. Benden önce nâzl)
olan Tevrat'ı tasdik ve benden sonra gelecek Ahmed isimli bir peygamberi de sizlere müjdeler olduğum halde size geldim.)
Bu âyet-i kerime ile sâbit olan beyanı, Tevrat ve Incil'in asıllarını te'yid etmektedir.
Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri tarafından müjdeleyici, korkutucu ve işlenmiş veya işlenecek bütün fiillere şahit olarak gönderilen Habib-i edib-i Kibriyâ müttakiyleri, salihleri, âbidleri, zâhidleri ve âşıkları cennet ve cemal ile müjdelerken, Hakkı inkâr eden münkirleri, kâfirleri ve zâlimleri de nâr-ı cahiym ile korkutmuştur. Bütün âlemlere ve bu âlemlerde olup biten herşeye şahit olup, ümmetine Hak yolunu gösteren o Sİ- RÂC-I MÜNİR'e iktidâ ve ittibâ etmek vacip iken, ona sırt çeviren ve onun getirdiği kitaba uymayan, onun sünnet ve siyretinden uzak kalan gafiller için tehdit ve tehlike gayet büyüktur:
Keyle yehdillâhü kavmen keferi ba'de iymânihim ve şehidû enner-Resule Hakkun ve câ'ehûm-ül-beyyinât vallahu lâ yehd-il-kavm-ez-zalimlyn ulâ'ike cezâ'ühüm enne aleyhim la'netallahi vel-mel'iketi ven-nâsi e'i..
Al-1 Imran: 86 - 88° (Allahu tealâ, lyman ettikten ve peygamberin hak olduğuna şehadet eyledikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra kâfir olanlara nasıl hidayet eder? Allahu tealâ, dinlerinden dönerek nefislerine zulmeden kavme hidayet etmez ve o dinden dönenlerin cezaları Allah Teâlâ'dan, meleklerden ve-
bütün insanlardan üzerlerine lânet yağdırmak ve rahmet-i ilâhiyyeden kovulmaktır.)
Zamanımızdaki müslümanlardan sünnet-i Ahmediyye ve siyret-i Muhammediyye'ye tâbi olanlar vardır ama, işlenen bu sünnetler sünnet-i şahsiyye-i Muhammediyye'dir. Oysa, Resûl-ü zişânın içtimai sünnetleri de vardır. Ne yazık ki, bu sünnetlere tâbi olan müslümanlar (Ekallün min-el-kalil) pek azdır. Bununla beraber, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:
(FİTNE ZAMANINDA, BENİM EN KÜÇÜK SÜNNETİME
UYAN VE YERİNE GETIRENLERE, ALLAH CELLE YÜZ ŞE- HİD SEVABI BAHŞ VE İHSAN BUYURACAKTIR.) müjdesiyle bizleri sevindirmişlerdir.
Resûl-ü zişânın şahsi sünnetlerinden bazıları şunlardır:
- Sakal bırakmak — Misvak kullanmak — Sofraya oturup kalkarken el yıkamak — Yemeğin başinda Besmele çekmek ve sonunda El-Hamdü lillâh demek — Tabakta yemek bırakmamak Mü'minlerin sâlihleri şimdi ancak bu sünnetleri yerine getirmektedir. Hepsi güzel, hepsi de hayırlı ve faydalı mübarek adetlerdir. Kaldı ki, şahsi sünnetleri de bu kadarcık değildir.
Daha sayılamayacak kadar çok sünnet-i şahsiyyeleri vardır ama, salih mü'minlerin bugün yapabildikleri ancak bunlardır.
Resûl-ü müctebâ'nın içtimai sünnetleri de şunlardır:
— Köle azad etmek (Hz. Bilâl-i Habeşi radıyallahu anhı kâfir elinden azad ettirdikleri gibi...)
— Kendisine karşı işlenen kötülükleri, haksızlıkları affetmek — Kendisine ve kendisine iyman edenlere, Mekke müşriklerinin yaptıkları sayısız hakaret, zulüm ve haksızlığa rağmen, intikam almağa gücü yettiği ve fırsat da zuhur ettiği halde hepsini bağışlamak ve affetmek ve onlara ikramda bulunmak gibi davranışların da sünnet-i ictimaiyyelerinden bazıları olduğu muhakkaktır.
Bir Nebiyyi âlişân ki: (Beni terkedeni, ben terketmem...
Bana zulmedeni ben affederim... Beni mahrum edeni, ben mahrum etmem...) buyurmak suretiyle ahlâk ve faziletin en yücesini, en erişilmezini göstermiştir. Uhud'da şehit edilenlerin kuaklarını ve burunlarını kesenleri, ESED-IR-RESÛL (Resûlüllah'ın arslanı) olan Hz. Hamza radıyallahu anhın ciğerlerini yiyenleri dahi affetmek büyüklüğünü isbat etmiştir. Bunlar, sünnet-i seniyye-i Ahmediyye siyret-i safiyye-i Muhammediyye değil midir? Mü'min olan, müslüman olan, Ummet-i Muhammed'den olduğunu iddia eden; o zât-ı akdesin üstün ahlâk seviyyesine özenmez mi? Onu taklide heveslenmez mi? Kendisine yapılan haksızlıkları ve kötülükleri affetmez mi?
Ehl-i beyt-i Mustafa'dan on sekiz kişi, ertesi gün için kendilerine yiyecek ve içecek bir şey bırakmadan evlerinde bulunan herşeyi fakirlere ve yoksullara tasadduk ederlerken sünnet-i seniyye-i Muhammediyye'ye tâbi olmuyorlar mıydı?
Sorarım sizlere? Bugün, bu saydıklarımızdan kaçıyla müsümanlar amel edebilmektedirler? Sünnet-i Resûl diye sakal bırakan kardeşlerimizden çoğunun kalpleri kin ile dolu değil mi? Hem de, bu kinleri kendileri gibi Muhammedi olan bir kardeşlerine yönelmemiş midir? Sofraya oturur kalkarken, sünnet diye ellerini yıkayan kardeşlerimizden çoğunun, dirseklerine kadar günah kirleri ile kolları kirli değil mi? Müslümanlar, kendilerine fiski ile dokunana yumruk sallamıyor mu, kafasını gözünü parçalamak istemiyor mu?
Birbirimizi aldatmayalım efendiler! Kaldı ki aldanan da yok ya!..
Müslümanlk nerde bizde, kalmamış insanlık bile;
Âdem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile!..
Namaz kılan, oruç tutan ve aklı sıra sünnete uyanların halleri bu, ya islâm ile âmil olmayanlara ne demeli bilmem? Böyelerinin duaları şayan-ı kabul olur mu? Böylelerine, yerlerin ve göklerin sahibi icabet buyurur mu?
Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 - F: 8
Hem, ben size bir şey söyleyim mi? Biz müslümanların en büyük kayıplarımızdan birisi, Resûl-ü zişânın şahsi sünnetlerine gösterdiğimiz itinâ ve iltifatın onda birisini, sünnet-i ictimaiyyelerine göstermemiş olmamızdır. Dedelerimizin ve babalarımızın muvaffakiyetlerinin sırrı budur. Onlar, iki cihan serverinin hem şahsi ve hem de ictimai sünnetlerine titizlikle, sadakat ve samimiyetle bağlı kalmışlar, her işlerinde ve her davranışlarında onunla âmil olmuşlar ve başarıdan başarıya koşmuşlardır. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, onları aziz kılmış ve cihanın idaresini kendilerine bahş ve ihsan buyurmuştur. Aziz olan Nebi'lerine uyarak aziz olmuşlardır. Ne hazindir ki, daha sonraları müslümanlar gaflet ve cehaletleri yüzünden yalnız şekle ve dış görünüşe önem vermişler ve elbette bu derekelere düşmüşlerdir. Bu yüzden de bir takım densizlere ve dinsizlere gülünç olmuşlardır. Allahu tealâ, Habib-i edibi hürmetine beterinden hıfz-ü emin eylesin...
Derdimendim derdime tedbir-l derman isterim;
Günahkârım, illet-i isyana gufran isterim...
Zâhidâ sen anlamazsın küfr-ü iyman nidüğün, Küfrile iymanı farkeyler müslüman isterlm...
Hasan-ül-Basri hazretleri öğütlerine devam buyurdu:
— Ey Basra halkı!.. Sizler, dünya fâni ve âhiret bâkidir dersiniz. Oysa, söylediğiniz sözle yaptığınız iş birbirini tutmaz.
Fâni olduğunu kabul ve itiraf ettiğiniz dünyaya meyliniz ve hizmetiniz çok, bâki ve ebedi âhiret âlemi için hiçbir hazırlık ve hizmetiniz yok...
Dünya nedir?
Dünya mal, mülk, evlât, ıyâl, rütbe, makam, kadın, kumaş değildir. Kulu, Allah yolundan alıkoyan ne varsa dünya işte odur. Eğer, bu sayılanlardan veya sayılmayanlardan herhangi birisi seni Allah yolundan alıkoyuyor ve oyalıyorsa senin dünyan da odur. Bunlardan hangisi için (Işte, bu benimdir!..) dersen, o senin için fitne olur.
Innema emvelüküm ve evlâdülrim fitneh...
Et-Tegabûn: 15 (Muhakkak ki, mallarınız ve evlâtlarınız sizin için bir fitne ve imtihandır, bir minnettir. Sizi Allahu talâ'nın zikir ve t'atinden alıkoyabilirler.)
Mal ve evlât benimdir, dedin miydi Hakkın sana bir ni'met olarak bahş ve ihsan buyurduğu o mal ve evlât senin için fitne olur ve helâkine zemin hazırlar. Yok, mal ve evlât Allahu tealâ'nındır diyebilir ve bu sözü kalpten inanarak söyleyebilirsen, o mal ve evlât senin için aslâ fitne olamaz ve seni mutlâka Hakkın rizasına vasıl eder.
Insaf ile düşününüz mü'minler!.. Gerçekten ne mal ne evlât, ne avrat, ne bağ ve bahçe, ne kasa, ne kese, ne makam, ne rütbe, ne vücut ve ne de ruh senin değildir, hepsi Allahu tealâ'nındır. Bunların idaresi sana muvakkaten verilmiştir. Birer emanettir ve günün birinde elinden alınacağını kimse inkâr edemez. Ne var ki, gaflete dalanlar, bunun farkında olamazlar.
Günün birinde öleceklerini düşünmez ve hattâ ölümü hatırlarına bile getirmek istemezler. Zira, bunlara düşünmek kabiliyet ve istidadı verilmemiştir, tefekkür ni metinden mahrumdurlar. Gözleriyle gördükleri, kulaklarıyla işittikleri ve hattâ kendi ana ve babalarını veya evlâtlarını kaybederek acıyı tattıkları halde, ibret alamazlar. Sanki, ölüm yalnız ölenlere mahsus ve münhasır imiş gibi, kendi başlarına da geleceğini hesaplamazlar. Ölenlerin arkasından ağlayanları duyar, fakat kendi öleni için ağlamak şöyle dursun, üzülmek dahi aklına gelmez ve hattâ eline geçecek üç beş kuruş para, üç beş kırık eşya için sevinirler. Bilmezler ki, her ölenin mirasına, öleceği muhakkak olan bir başkası vâris olmuştur, ama onlar öleceklerini ve malik oldukları malın da başkalarına miras kalacağını hiç mi hiç düşünmezler.
Ey âşık-ı sadık!..
Her sene, Şaban ayının onbeşinci Berat gecesi, taraf-1 ilâhiden Azrail aleyhisselâma bir defter verilir. Bu defterde bir sene sonra BERAT gecesine kadar kimlerin ruhlarının, nerelerde kabzolunacakları yazılıdır. Azrail aleyhissemlâma her birinin vakti gelince ruhlarını kabzetmesi emri verilir. Bu defterde isimleri bulunan kimseler, nerelerde ve ne zaman ölecek.
lerini bilemedikleri için, kimisi ticaret maksadiyle başka ülkeye gider, kimisi evlenmek, kimisi kocaya varmak üzere hazırlıklara başlar, kimisi evinin tamirine girişir, hâsılı herkes kendi durumuna göre bir işe koyulur ama, ecelinin yaklaştığından tamamiyle habersizdir, öleceklerini akıllarına bile getirmezler.
Melek-ül-mevt o yıl içinde ruhlarını kabzedeceği kimselerin defterini aldıktan sonra, hergün üçer kere kendilerini ziyaret eder, zamanı gelince de onun ruhunu kabzeder. Ruhu kabzolunanın çoluk çocuğu ağlayıp sızlamağa, döğünüp çırpınmağa başlarlar.
Azrail aleyhisselâm, kendilerine hal diliyle hitabeder:
— Neden ağlayıp sızlıyorsunuz? Niçin döğünüp çırpınıyorsunuz? Sizleri de, bunun gibi ölüm haline getirinceye kadar üçer defa ziyaret edeceğim, sonra da ruhlarınızı kabzedeceğim.
Ölümüne ağlayıp sızlandığınız bu yakınınızın rızkını ben kesmedim. Ruhunu, vaktinden önce kabzederek ömründen bir saatini, bir saniyesini bile yitirmedim. Emr-i ilâhi ile ecel saati gelince tam zamanında ruhunu kabzettim. Bilmiş olunuz ki, hiçbiriniz kalmayıncaya kadar bu eve gelecek ve sizleri de ziyaret edeceğim. Ağlayacaksanız, kendiniz için ağlayınız. O, sırasını savdı ve şimdi sıra size geldi. O günler için hazırlığınız var mı? Ahiret âlemine götürmek için neler yaptınız ve neler tedarik ettiniz? Rabbinize itaatınız ve ibadetiniz var mı? Hayır ve hasenâtınız var mı? Uzun bir yolculuğa çıkacaksınız, azığınız var mı? Işte; şu yakınınıza bakınız, daha düne kadar herşeyin kendisinin olduğunu ve elinden hiç çıkmayacağını sanıyordu. Oysa, gördüğünüz gibi hiçbir şeyciği yokmuş, vehimler ve hayaller içinde imiş, ne malını, ne parasını, ne makamını ve rütbesini beraberinde götüremiyor. Upuzun uzanmış