Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 88–94
ve radıyallahu anh efendimize sevgi gösterisinde bulunanların mekr-ü hiyleleri, bugün sadakat ve samimiyete ve Imam-i müşârünileyhe gerçek muhabbete dönüşmüştür. Vaktiyle, Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh efendimizin kan dâvasına kalkanlar, gerçekten Hazret-i imamı sevdikleri için değil, islâmı ikiye bölmek, parçalamak ve dağıtmak için kıyam etmişlerdi, maksatları nifak ve fesat tohumları ekmekti. Oysa, bugün Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh efendimizi gerçekten, candan ve yürekten seven nesiller yetişmiştir. Din ve islâm düşmanlarının, tasarladıkları bozgunculuk plânları ve hiyleler (VALLAHÜ HAYR-ÜL-MÂKİRÎYN) hükmüne tâbi olmuş ve islâma muhabbet haline tahavviil etmiştir.
Sırası gelmişken arzetmek isterim ki, Habib-i edib-i Kibriyâ efendimizi riyâlarında görebilmek bahtiyarlığına eren Hak velileri, refakat-i seniyyelerinde daima Hz. Ebu-Bekir, Hz.
Ömer-ül-Faruk, Hz. Osman-1 Zinnûreyn ve Hz. Imam-1 Ali rıdvanullahi tealâ aleyhim ema'ıyn efendilerimizi görmüşlerdir.
Mâlum olduğu veçhile, iki cihan serverini rü'yâsında gören, gerçekten Zât-ı risâletpenahilerini görmüşlerdir. Zira, şeytan aleyh-il lâ'ne her kılık ve hey'ette görünebilir ama, âlemlere rahmet olarak gönderilen Habib-i edib-i Kibriyâ şeklinde tecessüm ve temessül edemez.
Muhterem din kardeşlerim ve aziz Hak yoldaşlarım:
Bağışlayınız, sözü uzattık... Risâlemizin başında sunduğumuz âyet-i kerimenin me'alini arzetmeden önce bir hususu daha dikkatinize arzetmek isterim. Bilindiği gibi, âyet-i kerimelerde SEBEB-I NÜZUL ve Hadis-i şeriflerde de SEBEB-I VURUD aranır. El-Bakara sûre-i celilesinin 186. incı âyet-i kerimesinin nüzulü sebebi şöyle rivayet olunmaktadır:
Mescid-i Nebevi'de bulundukları sırada huzur-u fâ'iz-innuru cenâb-ı Fahr-i risâlete kabul buyurulmak bahtiyarlığına nail olan bir â'rabi:
— Yâ Resûlallah!.. Bizleri, zât-ı ülûhiyyetine dâvet eylediğin Allahu tealâ, bize yakın mıdır ki, onunla yavaş konuşalım.
Yoksa, bizlere uzak mıdır ki, ona yüksek sesle hitabedelim?
Allahu zül-celâl vel-cemal hazretleri, bu â'rabinin samimiyet ve sadakatine vakıf bulunduklarından Habib-i edibine Cibril-i emini göndermiş ve bu âyet-i celileyi vahiy buyurarak hem sadık ve samimi â'rabiyi, hem o meclis-i melâik eniste hazır bulunan ashap ve ensarı ve hem de kıyamete kadar gelecek bütün ehl-i iymanı cevaplandırmıştır:
VE IZA SE'ELEKE IBADIY ANNIY - Ey Nebiyyi zişân!
Ey ekmel-er-Resûl! Ey ümmetine karşı gayet şefkâtli, merhametli olan ve onların üzerine titreyen Muhammed'im, Mahbub'um, Makbul'üm, Mustafa'm!.. Kullarım, senden beni sordukları zaman, bana nasıl dua edeceklerini öğrenmek istedikleri zaman, onlara yakın mı, uzak mı olduğumu soruşturdukları zaman, kendilerine bildir, tebliğ et...
FE-İNNİY KARİB - Ben, onlara çok yakınım.
ÜCİYBÜ DÂ'VET-ED-DÂ'I İZÂ DE'ÂNI - Beni, dua ile dâvet edeni hemen duyarım ve bana dua edenin duasını kabul ederim.
FEL-YESTECİBÛ LIY - O halde, onlar da benim ibadet ve tâ'at dâvetime icabet etsinler ki, beni dua ile dâvet ettikleri zaman da ben onlara icabet edeyim.
Lİ-YÜ'MİNÜ BİY - Bana iyman etsinler, iymanlarında, ibadet ve tâ'atlerinde daim ve kaim olsunlar ki...
LE'ALLEHÜM YERŞÜDÜN - Rüşt sahibi olsunlar, doğru yolu bulsunlar, bana gelen, rizayı ilâhiyye'me ulaşan sirat-1 müstakiymde bulunsunlar...
Derd-i dil-i uşşâka devâsın yâ Rab!
Dil-hastalara mahz-1 şifâsın yâ Rab!
Canım bulamaz feyz-i teselli sensiz, Matlûb-u dil-i ehl-i duasın yâ Rab...
Ey âşık-ı sadık!..
Açıkça görülüyor ve arılaşılıyor ki, bizler kul olarak iymanımızda sâbit ve daim, ibadet ve tâ'atimizde kaim olduğumuz takdirde, bütün dualarımız müstecab olacak ve Allahu azim-
üş-şândan bütün isteklerimiz kabul ve is'af buyurulacaktır.
Bizler, Allahu talâ'nın ibadet ve tâ'at dâvetine icabet edecek olursak, Rabbimiz de bizim bütün dualarımıza icabet buyuracalitır. Iyman ve ibadetimiz ve bunlardaki sebat ve devamımız, bütün matlûp ve maksudumuzun yerine gelmesine sebep teşkil edecektir. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, muhlis mü'minlerin, zât-1 ülûhiyyetine ibadet ve tâ'atte bulunanların isteklerini reddetmeyeceğini bu âyet-i kerime ile kesin olarak beyan ve ilân buyurmaktadır. Buna mukabil, iyman ve itaat etmeyen kâfirlerin de dualarının reddolunacağı yine bu âyet-i kerime ile açıklanmaktadır.
Ancak, gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus vardır: Zulme uğrayan kâfir dahi olsa, duası Allahu tealâ'ya vâsıl olur ve kendisine zulmeden zâlim mutlâka mahv-u helâk olmaktan kurtulamaz. Bunu da böylece bilmek ve hiç hatırdan çıkarmamak lâzımdır.
Şu halde, dua nedir?
Dua, Allahu tealâ'yı dâvet etmek, çağırmaktır. Dua, Allahu tealâ'dan istemektir. Dua, kulun her istek ve ihtiyacını, ancak ve yalnız Allahu tealâ'dan umması ve beklemesidir. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri Hz. Musa aleyhisselâma: (Koyunlarını yulahnı ve hayvanlarının yemini dahi benden iste!..) buyurmuştur.
Istek ve ihtiyaçlarını kullardan istersen, sana kızarlar. Oysa, Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerinden istemezsen sana gazap eder, öfkelenir. Onun için, kullardan istememelidir ki, kullar usanıp kızmasınlar ve daima Allahu tealâ'dan iste ki, sana kızmasın ve bütün ihtiyaçlarını ihsan ve bütün dileklerini kabul buyursun. Zira, Allahu tealâ hiçbir mü'min ve mûti kulunun isteğini reddetmez ve hiçbir kulunu bâb-ı ilâhiden boş çevirmez. Yalnız, şunu iyi bil ki, istediklerinden bazılarını dünya hayatında iken ihsan buyurur, bazılarını da âhiret hayatında bahşetmek üzere te'hir eder. Allahu talâ'nın, rahmet ve ihsan kapısından hiç kimsenin boş döndürüldüğü görülmüş, işitilmiş değildir. O Kerim'dir, Rahman'dır, Rahiym'dir, Lâtif'tir,
bizlere bizden yakındır. Gizlice söylesen bile duyar ve işitir, isteğini kalbinden bile geçirsen bilir ve ihsan buyurur. Çağırana icabet buyurur, zikredeni zikreder ve cevap verir. Onun için, bazan gizlice dua eder, ondan fazlını ve keremini niyaz eyleriz. Bazan da, yüksek sesle isteriz ki, zât-ı ülûhiyyetini tanımayan kâfirler ve münkirler uyansınlar, ayılsınlar ve isteğimizin lûtfen ve tenezzülen kabul buyurulduğuna bizzat şahit ol sunlar. Yoksa, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri gizli veya açık herşeyi bilir, herşeyi görür.
Kullarının dualarını kabul ve arzularını is'af buyurur ama, bu ihsan ve itâsı bazan geç ve bazan da erken olabilir. Hemen olur, bir süre sonra olur, fakat muhakkak olur. Onun için dua ettikleri halde, dualarının kabul buyrulmadığını söyleyerek ümitlerini kesenler aldanırlar. Eğer, istediğin zât-1 ahadiyyetine isyan mahiyetinde değilse ve kul da kat'ı rahmetmemişse mutlâka kabul buyurulur ve müstecab olur.
Bazan, sevmediği kullarına kat'ı rahmeder ve istediği gayr-i meşrû bir şey olsa bile kendisine azap etmek için o istediğini verir. Sevdiği kullarına ise, kat'ı rahmetmişse istediğini aslâ vermez. Zira, sevdiği kulları gayr-ı meşrü bir şeye tâlip bile olsalar, onlara azâp etmemek için istediklerini dünya hayatında ihsan buyurmaz.
HİKÂYE Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinden telâkki ettikleri emirleri yerine getirmek üzere yeryüzüne inen iki melek konuşuyorlardı. Birisi diyordu ki:
— Allah celle hazretlerinden acayip bir emir aldım, onu ifa etmeğe gidiyorum. Bir şehirde bir kâfir varmış ve sayılı nefeslerini tüketmek üzere imiş. Canı bir balık istemiş ve fakat onun yaşadığı ülkenin denizlerinde o balık bulunmuyormuş.
Şimdi, ben gidip o balığın bulunduğu denizlerden alacak ve o kâfirin ülkesindeki denize bırakacağım. Balıkçılar o balığı tutacaklar, kâfirin yakınları da satın alıp pişerecekler ve bu son
arzusu yerine geldikten sonra da melek-ül-mevt onun canını alacak.
Diğer melek de şunları anlatıyordu:
— Benim aldığım emir de bunun kadar acayip!.. Bir sehirde, fakir ve âbid bir müslüman yaşıyormuş ve o da son nefesini vermek üzere imiş. Kırk küsur yıldır özlediği bir yemeği bir türlü bulup yiyememiş ve bu arzusunu da etrafindakilere açıklamış. Yakınlarından birisi gerekli malzemeyi temin ve tedarik ederek kendisine kırk yıldır özlediği o yemeği hazırlıyormuş. Ben de gideceğim, o hasta mü'mine arzuladığı yemeği yedirmemek için tenceresini devireceğim ve yiyemeden ruhunu teslim edecek...
Gerçekten her iki meleğin de aldıkları vazife acayip gibi görünüyordu. Öyle ya, bir kâfir arzuladığı balığı yiyebilmesi için, ülkesinin sınırları dışindaki denizlerden o balık tutulacak, onun bulunduğu ülke karasularına atılacak ve o kâfir o balığı yiyip öyle ölecek. Buna mukabil, bir mü'min de kırk yıldır arzuladığı ve özlediği bir yemeği hazırladıkları halde, tenceresi devrilecek ve o da bu ni'meti yiyemeden ölecek. Bu emr-i ilâhinin bir sırrı ve hikmeti vardı ama, neydi?
Üçüncü bir melek, onların bu müşkillerini şöylece halletti:
— Canı balık isteyen kâfirin hayırlı bir işi vardı. Oysa, kâfir olduğundan âhirette nasibi olamazdı. Adalet-i ilâhiyye tecelli ederek o kâfirin hayırlı işi, canı istediği balığı ikram edilmek suretiyle mükâfatlandırılacak ve dünya hayatından âhiret hayatına hiçbir alacağı kalmaksızın intikal edecek. O mü'mine gelince, onun da işlediği küçük bir hata vardı ve bu hatası da dünya hayatında kırk yıldır özlediği bir yemeği kendisine yedirmemek suretiyle cezalandırılacak ve o mü'min de âhirete affı ilâhiyye mazhar olarak intikal edecek ve orada ebedi ni'metlere nail olacak...
Çok hayır olur ki çekilirsin geri ondan, Her tab'ına hoş gelıneyeni şer mi sanırsın?
Ebu-Hureyre radıyallahu anh, Fahr-i âlem sallallahu aley-
hi ve sellem efendimizden rivayet etmişlerdir ki, Habib-i edib-i Kibriyâ şöyle buyurmuşlardır:
— Herhangi bir müslüman dua ederse, Allahu tealâ o mü'minin duasını kabul buyurur. Fakat, kabul buyurulan bu dua, ya dünyada zuhura gelir veya âhirete te'hir edilir. Bazan da, bu dua berekâtiyle dua edenin günahlarmdan bir miktarı - Duasından nasibi kadar - affolunur. Eğer, dua eden günah ve isyana müteallik bir şey diler veya sılâ'i rahmi terkederse, duası reddolunur. Günahlardan ve kötülüklerden kaçınmak ve sılâ-i rahme riayet etmek şartlyle duaları muhakkak kabul buyurulur.
Evet, aziz müminler!.. Kulunun istediğini vermemek Allahu talâ'nın şânından değildir. Fakat, Hadis-i şerifte de işaret buyurulduğu gibi, istenilen bazan dünyada ve bazan da âhirette ihsan buyurulur.
Hazret-i Rakkaşi buyurmuşlardır ki:
— Kıyamet günü, hesap ânında kulun dünya hayatında iken Allahu tealâ'dan istediği ve li-hikmetin kendisine ihsan buyurulmayan duaları ve istekleri kendisine hatırlatılır ve Allah celle hitap buyurur: (Ey kulum!.. Dünya hayatında benden bunları istemiştin ama ben o zaman sana ihsan buyurmamıştım. Şimdi, o istediklerinin yerine sana büyük bir sevap ve cennet makamları bahşediyorum, benden razı mısın?) ve kul bu sevap ve makamları görünce ne büyük bir iltifat-ı ilâhiyye'ye mazhar olduğunu anlayarak dünya hayatında Rabbinden istediklerinin ve kabul buyurularak kendisine bahş ve ihsan buyurulanların yanında, kabul edilip is'af buyurulmayan dualarından ötürü nail olduklarının haşmet ve azametini görünce, dünyada istediklerine nâdim olur ve (Nolaydı, Rabbim dünyada istediklerimin hiçbirisini vermeseydi de, âhirete te'hir buyursaydı...) diye hayıflanır.
Dua, Dergâh-ı ilâhiyye'ye niyazda bulunmak ve fazl-ı ilâhiden bir maksut talep etmektir. Ancak, istenilen şeyin imkân dairesinde olması da şarttır. Allahu tealâ'dan vebâl ve günah istememelidir. Allahu azim-üş-şân (Üd'uniy estecib leküm - Ba-
na kulluk ve ibacet edin, sizi sevaplandırayını, bana dua edin size icabet edeyim...) buyurmuştur. Kullar, kulluk görevlerini yerine getirmek ve dua etmekle emrolunmuşlardır. Allahu tealâ KAVİ ve kul ise ZAYIF'tır. Zayıfın her zaman kuvvetliye ihtiyacı vardır.
Dua, anahtar gibidir.
Kula, Allahu talâ'nın lûtuf ve merhamet, ihsan ve inayet kapılarını açar. Sultan-ı serir-i din-i mübiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Mu'iyn efendimiz hazretleri, duanın fazileti, kabul ve icabeti hakkında şöyle buyurmuşlardır:
— Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerinden bir şey istemek, Tevfik-i Rabbani'dir. Her kime o tevfik-i ilâht ihsan buyurulursa, o kimse Rabbine dua eder ve Rabbi de o kimsenin duasını kabul buyurur.
Diğer bir Hadis-i şeriflerinde de:
— Dua, mü'minin silâhıdır, buyurulmuştur.
Onun için, dua mü'mini bir çok musibetlerden, âfetlerden ve belâlardan korur ve kurtarır. Dua, islâmın direği, yerlerin ve göklerin temelidir.
Resûl-ü zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Mennân efendimiz:
— Size yönelecek belâ ve âfetleri dua ile def'ediniz. Zira, dua gelmiş belâyı ve gelecek kazayı def'eder. Gelmiş belâyı keşif ve gelecek kazayı hapseder. Allahu tealâ'dan Israrla istemekten acizlik getirmeyiniz. Dua eden kişi, dua ettiği sürece helâk olmamıştır ve olmayacaktır. Onun için, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinden cehd ile, ciddiyetle isteyiniz, hüsn-ü zan içinde bulununuz., duanızın kabul buyurulacağından emin olunuz ve ümidinizi kesmeyiniz ki, dualarınız kabul buyurulsun. Allahu tealâ için hiçbir güçlük yoktur. İstediğinl yapmakta ve dilediğini dilediğine vermekte kadir-i mutlâktır.
Dua edenler, dualarının kabulünde acele etmemelidirler.
Haberlerde gelmiştir ki; Allahu talâ'nın sevdiği bazı kullar herhangi bir muratları için niyazda bulununca, Hak celle ve alâ meleklerinden o duanın kabulünün geciktirilmesini ister.