Ara
Menü

Sayfalar 81–87

1.825 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 81–87

içindedirler. Allahu sübhanebu ve tealâ hazretlerinin, Kitab-ı keriminde medh-ü senâ eylediği o zevât-ı âlişan ki, Allahu tealâ'nın kendilerinden ve kendilerinin de Allahu azim-üş-şândan razı oldukları Kur'an-ı azim-ül-bürhan vasıtasiyle açıkça beyan ve ilân buyurulan o kutlu ve mutlu kişilerden, Ehl-i-beyt-i Mustafa aleyhinde böyle bir büyük hataya düşebileceklerini düşünmek bile küfür ve hezeyandan başka bir şey değildir.

Hz. Ebu-Bekir gibi Sıddıyk'lere, Hz. Ömer gibi âdillere önder ve rehber olmuş ve Hz. Osman gibi Resûl-ü zişânın iki kerime-i muhteremesini nikâhı altında bulundurmak suretiyle ZİN-NÜREYN lâkabıyla anılmış, âr ve hayâsı darb-ı mesel olmuş zevât-1 âlişân nasıl olur da Ehl-i-beyt-i Mustafa aleyhinde böylesine çirkin bir tecavüzde bulunabilir hattâ böyle bir cür'ette bulunabilirler? Hâşâ ve kellâ!.. Cümlesini, bütün saffet ve samimiyetimizle tenzih ve tebriye ederiz. Fakat, farz-1 muhal bu yüce ve üstün kişilerin böyle bir hataya düşmüş olacakları düşünülse bile, Hz. Imam-ı Ali kerremallahu Vechehu ve radıyallahu anh efendimiz, dördüncü Halife-i Resûl olduğuna göre, böyle bir hataya iştirak eder miydi? Zira, kutsal dinimizde küfre riza küfür ve zulme riza ise zulümdür. Habib-i edib-i Kibriyâ'ya HALİFE olmak mazhariyyetine erişen ve iki cihan serverinin mihrap ve minberine geçen bu zevat-ı âlişânın, böyle bir kötü düşünceleri ve hareketleri olsaydı, buna Allahu tealâ razı olur muydu? Kelâm-ı kadimi olan Kitabullah ile oynayanları kahr-ü perişan etmez miydi? Kur'an-ı aziym'e hem Allah kelâmıdır diyeceksin, hem de korunup kollanmasının Allahu tealâ tarafından der'uhte buyurulduğunu söyleyeceksin, sonra da Ehl-i beyte ait bazı âyetlerin çıkarıldığını öne süreceksin. Bu nasıl iyman, nasıl iddia?!.. Kullar, Allahu talâ'nın bu metin kalesini yıkabilmek kudret ve kuvvetine sahip olabilirler mi, buna imkân ve ihtimal var mıdır?

Başka bir husus daha var: Yine farz-ı muhal böyle bir hata işlenmiş olsaydı, Hz. Imam-ı Ali buna göz mü yummuştur?

Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 6

Göz yummuşsa, yapılan hataya iştirak etmiş olmaz mı? O kutlu ve mutlu kişilere, Hz. Ali ve evlâtlarının muhabbetleri uğuruna dil uzattıklarını iddia edenler, bu tecavüzleriyle bizzat Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimizi de suçlamış olmuyorlar mı?

Imam-ı Cafer-is-Sadık radıyallahu anh efendimize sordular:

— Ehl-i beyt, takiyye yaptılar mı?

Hazret-i Imam, derhal cevap verdi:

— Ehl-i beyt, takiyye yapsaydı bu kadar şehit verir miydi?

Evet, gaflet uykusundan bir türlü uyanamayan bazı gafiller ve islâm satvetine dayanamayarak yıkılan saltanatlarını ve zulüm üzerine kurdukları hükümdarlıklarını yeniden ele geçirebilmek bahasına her türlü mel'anete ve şeytaniyete başvurmuşlar, asırlar boyu yürüttükleri sinsi propagandalar ve gizli faaliyetlerle, bazı zevatın saffet ve samimiyetlerinden de yararlanmışlar ve islâm bünyesine açtıkları gedikten faydalanarak islâm ve ashap düşmanlığını Ehl-i beyt sevgisiyle kamufle edip örtmüşler, bu uğurda her türlü gayreti göstermişler ve bazı cahiller ve gafiller de bunların bu şeytani telkinlerine inanıp aldanarak hem islâm cami'asının bölünüp parçalanmasına, hem de nefret ve husumetin devamına sebep olmuşlardır.

MEZHEPLER TARIHI'ni, insaf ve idrak ölçüleri içinde tetkik ve tetebbü edecek olursak görürüz ki, bunların hıyanetleri gün gibi âşikârdır. Ictihad namı altında yürütülen kavgalar, aslında islâm devletinin başına geçebilmek uğrunda uydurulmuş olup, bu hainlerin ve zalimlerin işlerine yaramış, tâbir-i âmiyanesiyle ckmeklerine yağ sürmüştür. Halbuki, kendilerini ehl-i beyte bende gibi gösteren alçaklar, ehl-i beyt namına her türlü denaat ve rezaleti irtikâp etmekten çekinmemişlerdir. O çağlarda islâm devletinin başında bulunan zalimler de, bu hainlerin teşvik ve tahriklerine uyarak Ehl-i beyt-i Mustafa'yı şehit etmekten başlayarak yapmadıkları zulüm ve haksızlık kalmamıştır. Zira, bu sevgileri ve muhabbet gösterileri sahtedir, yapmacıktır. Onlar, Ehl-i beyti saymak ve sevmek şöyle dur-

sun, evlâd-ı Resûle kanlı gözyaşları döktürmüşler, inim inim inletmişlerdir. Bütün bu hıyanet ve cinayetlerini de muhibbi ehl-i beyt görünerek, yüzlerine böyle bir maske takarak irtikâp etmişlerdir.

Onun için, Hz. Imam-ı Ali keremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimize de hürmet ve muhabbetleri hâlis ve samimi değildir ve daha ziyade Hz. Ömer İbn-il Hattâb radıyallahu anha husumet ve davetlerini gizlemek ve örtmek içindir.

Zira, bilindiği gibi Hz. Ömer radıyallahu anh, onların küfür üzerine kurulmuş ateşperest saltanatlarına son vermiştir Enbiyayı izâmı haksız yere öldüren, dünyayı fesada veren, halkı biribirine düşürerek şahıslarının ve kökleri kuruyası hanedânlarının menfaatlerini devam ettiren o fesat ocağına incir ağacı dikmiştir. Hz. Imam-ı Ali radıyallahu anh, nasıl olur da böyle bir kahramanı sevmez? Sevmese, beğenmese, üstün ve yüce kişiliğini ve islâma olan hizmetlerini bilmese sevgili kızı Ümmü Gülsüm'ü ona nikâhlar mıydı? Hz. Ömer, muhterem kerimesini iki cihan serveriyle tezviç ederek Cenab-ı Fahr-i risâletin kayın pederi olduğu gibi, Evliyâ'ullah serveri Hz. Imam-1 Ali de kerime-i isınet vesimelerini Hz. Ömer'e nikâhlayarak onun kayınpederi olmuştur.

Dikkat buyurunuz müslümanlar, ibretle okuyunuz:

Daha önceki derslerimizden birisinde de tekrarlamıştık.

Meşhur şâir Firdevsi-i Tûsi müslümandır. Fakat, ŞEHNÂME' sinde emr-i peygamberi ile yapılan Iran harekâtına HAMLE-I ARAP yani arap saldırısı ve islâm mücahitlerine de ÇIPLAK AYAKLI BIR KAVIM gibi âdi tâbirler kullandığı yetmiyormuş gibi, deve sütü ve kertenkele etiyle beslenen arapların Sasani devletini yıkmalarına hayıflanmakta ve (TUH….. TUH...) diye gûya feleğin yüzüne tükürmektedir. Oysa, aklınca hakarete yeltendiği kimseler, Allah Resülünün arkadaşları ve Kur'an-ı aziymin medh-ü senâ ettiği ashab-ı kiramdır. Daha açık bir tâbirle, Emir-il-mü'miniyn sıfatiyle Iran'ı fethetmek üzere ordu gönderen Hz. Omer Ibn il Hattâb, bu fethin gerçekleşmesi için islâm mücahitlerini mâ'nen ve maddeten destekleyen Hz. Imam-ı Ali

ve evlâd-ı Muhteremleri İmam-ı Hasan ve Imam-1 Hüseyin rıdvanullahi tealâ aleyhim ecma'iyn efendilerimiz hazretleridir. Bu düşmanlık ise doğrudan doğruya din-i mübiyn-i islâma ve cenab-ı Resûl-ü zişânadır. Hani Ehl-i beyt muhabbeti? Nerede kaldı islâm uhuvveti? Nice oldu islâm gayret ve hamiyyeti?

Uyan ey gafil bu hâbi gafletten!..

Islâma ve Resûl-ü zişâna düşmanlık çeşitli usullerle denenmiştir. Kimi, Ebu-Bekir ve Ömer sevgisiyle, kimi Hz. Osman'ın kan dâvasıyla, kimisi Hz. Ali ve evlâtlarına muhabbet perdesiyle yürütülmüş ve hâlâ da yürütülmektedir. Kur'an-ı kerimden Ehl-i beyt'e ait âyetlerin çıkarıldığı safsatasından tutunuz da Resûl-ü müctebâ'nın muhterem zevcesine dil uzatmağa varıncaya kadar her yol ve her usul denenmiştir. Vasıtalı veya vasıtasız iki türlü yürütülen bu menfur tecavüzlerden, vasıtasız yani doğrudan doğruya yapılanları pek fazla zarar verememiştir.

Fakat vasıtalı tecavüzler, kalplerinde hastalık bulunan, kıt ve kısır düşünce ve görüşlü bazı gafil ve cahilleri zehirlemiş ve sonunda helâke sürüklemiştir.

Islâma ve yüce islâm peygamberine yöneltilen vasıtasız tecavüz ve düşmanlıklar şunlardır:

Rahmeten lil-âlemiyn olan iki cihan serverine mecnun demişlerdir. Peygamber değildir, demişlerdir. Herkes gibi yiyen içen ve aile hayatı sürdüren peygamber olabilir mi? demişlerdir.

Okuması ve yazması bile yok, böyle peygamber olur mu? demişlerdir. Mektebe bile gitmedi, hoca yüzü görmedi, amcası Ebu-Talip tekeffül etmeseydi hali ne olurdu? demişlerdir. Ebu- Tâlib'in yetimi demişlerdir ve daha bir çok şeyler şöylemişlerdir, çırpınmışlar, didinmişlerdir. Islâm nurunu zehirli dilleri, kirli nefesleri, kanlı elleriyle söndürmeğe çalışmışlardır.

Fakat, başaramamışlardır ve onlar söndürmek için üfledikçe islâm nuru daha da parlamış ve yücelmiştir. Ortadan kaldırmak için uzattıkları kanlı elleri de kurumuş, islâma ve islâm dâvasına zarar verememişlerdir.

Sonunda, taktik değiştirmişler ve islâm gibi görünerek islâm içine girmeğe muvaffak olmuşlar, Resûl-ü zişâna ve Kur'-

an-ı azim-üş-şâna iyınan ettiklerini iddia etmişler ve fakat Ehl-i beyt muhabbeti maskesi altında küfür ve şenâ'atlerini yürütmeğe başlamışlardır. Şu var ki, Resûl-ü zişâna iyman ettiklerini iddia ettikleri halde, onun muhterem ve namus-u mücessem eşine iffetsizlik isnadı suretiyle, tecavüzlerini vasıtalı olarak iki cihan serverine yöneltmek cür'etinden de geri kalmamışlardır. Bunların ve bunlar gibi olanların ne iymanla ne de islâm ve insanlıkla ilgi ve ilişkileri bulunmadığı kesinlikle meydandadır. Eğer, o şeni iftiralarına hedef ittihaz ettikleri Hz. A'işe-i Sıddıyka böyle bir suç işlemiş olsaydı, Resûl-ü zişân kendisini harim-i ismetinde tutar mıydı? Hâşâ, tuttuğunu iddia etmek cür'etinde bulunan bahtsızlar, Resûl-ü zişânı nasıl bir töhmet altında bırakmış olduklarını bilmiyor ve düşünemiyorlar mıydı? Kendi sefil ve sefih ruhlarının iğrenç bir tezahüründen başka bir şey olmayan böylesine bir iddia, görülüyor ki vasıtalı bir şekilde yüce islâm peygamberine ve islâm dinine yöneltilmiş çirkin, bayağı ve pespâye bir tecavüzden ibarettir. Maksatları ve gayeleri de, islâma hizmet değil kıt ve kısır akılları ile Resûl-ü zişânı insanlık âlemi önünde müşkil durumda bırakmak, onun risalet ve nübüvvetini küçümsetmek, vahy-i ilâhiyyi reddetmek ve netice olarak da din-i mübiyn-i islâmı ortadan kaldırmaktır. Düşünebilir misiniz ki, bir kimse hem mü'min ve muvahhid olduğunu, Allah ve Resûlüne iyınan ve itaatte bulunduğunu iddia edecek ve sonra Kelâmullah ile iffet ve ismeti te'min ve te'kid buyurulan Ümmül-Mü'miniyn Hz. Â'işe-i Sıddıyka radıyallahu anha ve ebiyhâ'ya dil uzatmak, ileri geri konuşmak cür'et ve cesaretinde bulunacaktır. Kaldı ki, Hz. Â'işe'nin şahidi yerlerin ve göklerin sahibi ve maliki olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleridir. Hem mü'min olduğunu iddia eden ve hem de Hakkın şehadet ettiği bir mes'elede fikir beyanına yeltenen kişi, Allahu tealâ'yı yalanlamış olmuyor mu? Görülüyor ki, bu güruh iftiracı ve münafık kâfirlerden başkası değildir.

Allah Teâlâya hamd-ü senâ ederiz ki, bu iddia ve iftiraları da tutmamış ve bu dolaylı tecavüz geri tepen bir silâh gibi

onu pervasızca ortaya atan mel'unları cerhetmiştir. Keyfiyet, Hazret-i Şeyheyn hakkında ayniyle vâriddir. Eğer, Hz. Ebu-Bekir-is-Sıddıyk ve Hz. Ömer-ül-Faruk rıdvanullahi aleyhim ecma'ıyn efendilerimiz, her mânada kâmil birer insan ve mütekâmil birer müslüman olmasalardı, Resûl-ü zişân efendimiz bu iki muhterem zatın kızlarını nikâhına alır ve kendilerine kayın pederlik makamını bahş ve tevcih buyurur muydu? Binaenaleyh, bu kutlu ve mutlu kişilere dil uzatanlar da aslında yine Resül-ü zişâna ve din-i mübiyni islâma tecavüz kasdındadırlar ve ap aşikâr dalâlettedirler.

Bizler, basit ve alelâde insanlar iken kızlarını alacağımız zevatın şahsi ve ailevi durumlarını, hasep ve neselerini, kimliklerini inceden inceye araştırıyor ve soruşturuyoruz da, âlemlere rahmet olarak gönderilen zât-ı akdes bu kadarcığını olsun düşünmez miydi? Ulûm-u evveliyn vel-âhiriyne vakıf ve âşinâ bulunan ve her hali, her sözü, her fiili vahy-i ilâhi ile olan Resûl-ü zişân, Hz. Ebu-Bekir ve Ömer'i kayın pederliğe ve Hz.

Osman ile Imam-ı Ali efendimizi damatlığına kabul buyururken, lâalettayin insanların bile ihmal etmedikleri hususları gözden kaçırır mıydı? Iki cihan serveri hakkında, düstur-u mükerrememiz olan Kur'an-ı azim-ül-bürhanda:

...

Ve mâ yentıku an-il hevâ in hüve illâ vahyğn yuha...

En-Necm: 9-4 (O, kendi arzu ve hevesine göre söz söylemez. Onun sözleri ancak bir vahiydir ki, Allahu tealâ tarafından vahyolun.

muştur.)

Buyurulmamış mıdır? Binaenaleyh, Hz. Ebu-Bekir ve Hz.

Ömer'in muhterem kızlarını vahiyle nikâhladığı gibi, Hz. Osman'a birbirleri ardı sıra iki sevgili kızını nikâhlayarak ona ZİN-NÜREYN mahlâsını bahşetmesi de yine vahiyledir. Hz.

İmam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimize de ENTİ BID'ATIN MİNNİ (Sen, benim parçamsın) buyur-

duğu Seyyide't-ün-nisâ Hz. Fatıma't-üz-Zehrâ radıyallahu anha'yı da yine vahiyle nikâhladığı Kur'an-ı aziym ile sâbittir.

Hal ve hakikat böyle olunca, bu zevât-ı âlişâna dil uzatmak, dogrudan dogruya Resûl-ü zişâna dil uzatmak ve ona düşmanlık etmek ve dolayısiyle islâm dinine tecavüz ve Allaha ihanet etmek degil de nedir?

Neden böyle yapmışlardır?

Müsaadenizle onu da açıklamağa çalışayım: Eğer, bu mü.

nafıklar doğrudan doğruya Sahib-i şeri'at aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyet efendimize dil uzatmağa ve düşmanlık etmeğe kalkışsalar, saf ve mâ'sum müslümanlardan olduğu kadar bütün ehl-i iymanın da sert tepkileri ile karşılaşacaklarını biliyorlar, gerçek niyyet ve hüviyetlerinin anlaşılacağından, küfürlerinin derhal ve kolaylıkla meydana çıkacağından kaygulanı yorlardı. Onun için, böyle dolaylı ve dolambaçlı tecavüz sistemini maksatlarına daha uygun bulmuşlardır. Islâm gayret ve hamiyyeti ile ve Ehl-i beyt muhabbetiyle hareket ettiklerini ileri sürerek yapacakları bu vasıtalı tecavüzler, gerçekten bazı kıt ve kısır düşünceli müslümanlar tarafından daha kolay benimsenecekti ve maalesef öyle de olmuştur.

Ancak, islâm güneşinin insanlık ufuklarında parıldamağa başladığı günden itibaren gizli veya âşikâr, vasıtalı veya vasıtasız yürütülen sinsi faaliyetlerde, yani Resûl-ü zişân ve islâm düşmanlığında bulunanlar:

Ve mekerû ve mekerallâhü vallâhü hayr-ül-makiriyn...

Al-i Imran: 54 (Allahu tealâ, hiylekârlara karşı ceza verenlerin en hayırlısıdır.)

Âyet-i kerimesi medlûlünce ya cezayı sezâlarını bulmuşlar veya adavetleri muhabbete ve husumetleri uhuvvete tebeddül etmiştir. Netekim, vaktiyle Hz. Ömer-il-Faruk radıyallahu anh'a düşmanlık edebilmek için Hz. Ali kerremallahu vechehu