Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 218–224
Ab-ı rûy-i Habib-i ekrem için, Kerbelâ'da dökülen dem için, Şeb-i firkatte ağlayan göz için, Râh-i aşkında sürülen yüz için, Eyle yâ Rab!.. lûtfunu hem-râh...
Bakma yâ Rab!.. bizim günahımıza, ( Nazar et can-ü dilden âhırniza, Etme yâ Rab!.. mücahidini telef, Tir-i â'daya bizi kılma hedef, Râh-1 din içre ben feda olayım...
Evet, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr'ın niyazı müstecab olmuş, Türk ordusu büyük bir zafer kazanmış ve bu büyük hükümdar da Miloş Kabiloviç adında bir sırbın hançer darbesiyle şehitlik rütbesine ulaşmıştı.
Mevlâyı müte'al, cümlesine garka-i garik rahmet eyleye!..
Bu örnekleri, yüzlerce ve binlerce vermek mümkündür.
Dersimiz tarih olmadığından en belirginlerini seçip sunuyoruz ve diyoruz ki, atalarımızın cihad anlayışı, Hak yolunda ve hakikat uğrıında malıyla, canıyla savaşanların mutlâka zafere ulaşacağı inanışı bizlere asırlardan beri öğündüğümüz ve özendiğimiz mertlik ve kahramanlık tarihleri yazdırmıştır.
Fakat, ne yazık ki sonraları bu gayret ve hamiyyet, zevk-u safa ve işrete, sefahate mağlûp olmuş, ilmin yerini cehalet, nurun makamını zulmet, çalışkanlığın yerini tenbellik, meskenet ve atalet almış, cihadın fazilet ve kudsiyyeti savsaklanmış, şahsi menfaatler ön plâna geçmiş, gücü yeten haksızlık ve rüşvet yolunu seçmiş, şer'i şerif unutulmuş, fedakârlık ve feragat duyguları uyutulmuş, devlet memuriyetleri para ile alınır satılır hale gelmiş, ne idüğü belirsiz kişiler bir çok önemli mevkilere getirilmiş, haksızlık ve kötülüklerden ötürü celâli isyanları başgöstermiş, bunu fırsat bilen din ve millet düşmanları içeride ve dışarıda alabildiğine yıkıcı ve bölücü faaliyetlere girişmiştir.
O zamana kadar birer ilim ve irfan yuvası olan ve bir çok meşhur ilim adamı yetiştiren medreselerimiz, birer cehalet ve asker kaçağı yuvası haline getirilmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han aleyh-ir-rahmeti vel-gufran hazretlerinin bizzat kurduğu medreselerinin vakfiyyesine, dilerseniz bir göz atalım:
(Payitahtları, dâr-ül-ilim olmak için havl-i cami-i şerifte sekiz medrese ve bu medreselerin arkasında Tetimme ismiyle adlandırılan sekiz medrese peçe ki, cem'an on altı medrese ve garba mail kapısı tarafında da bir dâr-üt-tâlim bina buyurdular.)
Görülüyor ki, asıl gaye başkent İstanbul'un bir ilim ve irfan merkezi olmasıdır. Fatih külliyesindeki Dâr-üt-talim bir nevi ilkokuldur, ki Tâc-üt-tevarih çocukların talim ve terbiyesi için yapıldığını yazmaktadır. Yüksek tahsil kısmını teşkil eden (Medâris-i semâniye — Sekiz medrese) ve ayrıca (Sahn-i Semân — Sekiz fakülte) vardır ki, başta dini ilimler olmak üzere felsefe, tıp, astronomi ve riyaziye bölümlerine ayrıldıktan başka Padişahın özellikle edebiyat ve coğrafyaya önem verdiği de bilinmektedir. Kuruluşu bakımından fevkalâde üstün olar bu medreseler, ne yazık ki zamanın ilerleyişine göre ayarlanamadığından gitgide önemini ve değerini kaybetmiş ve tevhid-i tedrisat dolayısiyle tamamen vazifesiz kalmış ve neticede birer harabe halini almıştır. Unutmamalıdır ki, bu külliyede bir de Dâr'üş-şifâ (Hastahane) bulunmaktaydı.
İlgisizlik ve bilgisizlik yüzünden mahvolan yalnız medreseler miydi? Hayır!.. İslâm ahlâkını, islâm kültürünü, islâm âdet ve an'anelerini şahsi ve ailevi sebeplerle tahsil edememiş gençlere talim ve tedris için kurulan ve bir nevi güzel san'atlar enstitüsü mahiyetinde olan ve mensuplarına vahdet şarabını sunan, aşk-ı ilâhi ile viran gönülleri onaran kâmil ve mütekâmil müslümanlar yetiştirmek uğrunda çok değerli hizmetler de bulunan tekkeler de, akideleri bozuk bir takım sefihlerin, hazır yiyicilerin, tufeylilerin ellerine geçmiş ve maalesef birer fitne ve fesat yuvası haline gelmiştir. Senlik, benlik, ayrılık gayrılık dâva ve iddiaları, herbiri birer irfan ve edep yuvası olan o canım kuruluşları bölüp parçalamış, din ve devlet düş-
manları ile elele veren fırsat ve menfaat düşkünleri medreseleri tekkelere, tekkeleri cami-i şeriflere düşman haline getirmiş, bu atışma ve sataşma yıllar yılı sürüp gitmiştir.
Bu tutumun sonucu olarak muhlis ve işbilir kişiler birer kenara itilmişler, yerlerini bir takım sahtekârlar, düzenbazlar almışlar, mahkemelerde kadı efendiler alenen rüşvet almağa, zâlimi mazlûm ve mazlûmu zâlim göstermeğe başlamışlar, Kur'an-ı aziymin yalnız kabına, cildine saygı gösterilir olmuş ve hükümleriyle amel edilmemiş, sünnet-i seniyye-i Ahmediyye ise tamamen terkedilmiştir.
Ilimleriyle âmil olan gerçek âlimler, kâmil şeyhler, salihler ve muhlisler bu hal karşısında kan ağlamışlar ama, gözyaşı dökmekten ve dua etmekten gayrı ellerinden bir şey gelmemiş, devleti idare edenler kışın helva sohbetlerinde ve yazın mehtap âlemlerinde gönül eğlendirmişler, padişahlar bile bazı zorbaların elinde kukla haline getirilmiş, herkes kendi derdine düşmüş, can, mal, ırz güvenliği kalmamış, Sultan Ikinci Osman Yedikule zindanlarında katledilmiş, Sultan Ibrahim deli diye kapısı ve penceresi örülen bir odaya hapsedilmiş ve orada boğdurulmuştur.
Bu fırsat ve menfaat düşkünü zorbalar, kendi hasis emelleri uğruna Yeniçeri ocaklarına fitne ve fesat tohumları ekmişler, Etmeydanından Atmeydanına: (Şeri'at isterük!) nâ'ralarıyle kazan kaldırıp yürüyen şerirlerin zulmünden günlerce dükkânlar ve çarşılar kapalı kalmış, yağma ve talân edilmiş, Yeniçerilerle sipahiler arasındaki anlaşmazlık körüklenmiş, iç ve dış düşmanlarımız elele vererek milleti bölüp parçalamak ve bizi zayıflatmak için her türlü kötülük ve hıyaneti irtikâp etmişlerdir. Bu karışıklık ve kargaşalık içinde, mütemadiyen kaleler ve ülkeler düşmanlarımızın ellerine geçmiş, hergün yeni bir bozgun haberi, hergün yeni bir çöküntü milleti canından bezdirmiştir:
Çeşmelerde abdest alınmaz oldu, Camilerde namaz kılınınaz oldu, Mâ'mureler yıkılıp enkaz oldu, Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i..
diye ağıtlar yakılırken, karşı koymak isteyenler kitle halinde idam edilmiş, âlimlerin başlarından sarıkları alınarak papaz külâhları giydirilmiş, müslümanların göğüslerine haç takılmış, herbirine birer Hristiyan adı verilmiş, Türk kızları kucaktan kucağa, ihtiyar nineler ocağa atılmışlar, mektep ve medeselerimiz ahıra, camiler kiliseye, tekkeler meyhaneye çevrilmiş, minarelerimize düşman bayrakları ve çanlar asılmış, mihraplara haçlar dikilmiş ve böyle böyle en kıymetli vatan parçaları elimizden alınmıştır.
Sultan Uçüncü Mustafa, sadaret mührünü sadrazam Koca Ragıp Paşa'ya emanet ettiği gün, o günün halini gayet samimi ve son derece açık ve acı bir lisanla şöyle anlatıyordu:
Yıkiuptır bu cihan, sanma ki bizde düzele;
Devleti, çarh-ı deni verdi kamu mübtezele;
Şimdi ebvâb-ı saadette gezen hep hezele, İşimiz kaldı hemen merhamet-i lem-yezele!..
Neler kaybettiğimizi anlatabilmek için uzun boylu muhakeme ve muhasebeye lüzum yoktur. Bugün, bütün dünyanın en önemli ihtiyaçlarının başında gelen ve bir çok çekişmelerin ve anlaşmazlıkların, iktisadi krizlerin âmili olan petrol kaynakları Romanya, Batum, Bakû, Irak, Musul, Küveyt, Hicaz, Somali, Mısır ve Libya'nın bir zamanlar idaremiz altında bulunan birer ülke olduğunu hatırlamak ve hatırlatmak sanırım ki kâfidir.
Bu felâketlerden ders ve ibret alamayan bazı gafil ve ca-.
hiller, teselli makamında Anadolu'nun bize yeteceğini ileri sürüyorlardı. Düşünemiyorlardı ki, Rumeli Istanbul'dan ikiyüz yıl önce zaptolunmuştu. Binaenaleyh Istanbul'un ve Anadolu'nun güvenliği için de Rumeli'ye sahip olmak gerekiyordu.
Muhterem kardeşlerim:
Tarihten ibret alalım ve bizden sonra geleceklere ibret olmayalım. Anadolu, islâmın son kalesidir. Esaret zilletine katlanamayan ve bir kolayını bulan ırkdaşlarımız ve dindaşlarımız,
soluğu Türkiye'de almaktadır. Bütün mazlûm Türk ve müslüman kardeşlerimizin umutları da bizdedir. Onlar bizi ömek alıyorlar, hürriyet ve istiklâllerini kurtarabilmek için bizi taklit ediyorlar, bizden hayır ve yardım bekliyorlar. Fırsat ve imkân bulursanız, zâlimlerin elinden kaçmış ve yurdumuza sığınmış kardeşlerimizden herhangi birisiyle tanışınız ve konuşunuz. Bakınız, size neler anlatacaklar ne yürekler acısı faciaları dile getireceklerdir. Onların yaşadıkları ülkeler de zâlimlerin ellerine geçmeden, zenginleri vardı, fabrikatörleri vardı, iş adamları vardı, tüccarları vardı. Bu saydıklarımızdan çoğu bugün, vaktiyle tamamına sahip bulunduğu müessesenin helâlarını temizleyerek karınlarını doyurabilmektedirler.
Bizim gafil ve bencil zenginlerimiz ne derler, ne düşünürler elbet bilemeyiz? Fakat, bildiğimiz bir gerçek vardır ki, Allah korusun günün birinde zâlimler bize tekrar musallât olurlarsa ne villâları kalır ne kotraları, ne yazlıkları kalır, ne kışlıkları, ne hanları kalır, ne apartmanları!.. Elaltından Isviçre bankalarına yatırdıkları paracılarının bile hayrını görmezler.
Marsilya'da bir su-i kaste kurban giden Yugoslav kralı Aleksandr'ın oğlu olup komünist rejimden sonra yurdunu terketmeğe mecbur olan Kral Piyer, Paris ve Londrada aç kaldı, gardrobundaki elbiselerini sattı da, babasının Isviçre bankalarındaki hesabından bir tek kuruş bile alamadı, yokluk ve sefalet içinde genç yaşta öldü gitti. Teşhir etmek için yazmıyorum, belki ibret olsun diye hatırlatıyorum. Kişinin en büyük zenginliği hürriyet ve istiklâlidir. Kaybedilen para tekrar kazanılabilir ama, hürriyet ve istiklâl kaybedilirse onu tekrar ele geçirmek hem çok pahalı hem de çok güç olur. Üstelik, din ve millet uğruna ve Allah yoluna harcanamayan paraların, yarın cehennem ateşinde kızdırılarak, biriktirenlerin alınlarına, yanlarına ve sırtlarına yapıştırılacağı ve azabın kendilerine böylece tattırilacağı muhakkaktır.
İymanın sarsılmasın aziz kardeşim, iyman-ı kâmil sahibi mü'min ve muvahhid olmaya bak... Işte, o zaman Allahu zülcelâl vel-cemal hazretleri seninledir. Allahu tealâ, her emrinde
galiptir. Unutma ki, yirmi müslüman, sabırlı olurlarsa ikiyüz kâfire bedeldir.
El-Hamdü lillâh... Ne büyük müjde!..
Evet, âyet-i kerime böyledir ve hükm-ü celil-i ilâhi budur:
(Tam bir mü'min, on kâfire bedel oluyor.) Bu sebeple, şeref-i islâm ile müşerref olan kimse, tam bir mü'min ise, on nefer kafir ile savaşması lâzımdır, kaçması ve karşı koymadan teslim olması caiz değildir. Onun için, Allah yolunda, vatan ve millet uğrunda malını feda etmek gerçek bir mü'min için en büyük bir vazifedir. Kişi, ölüm döşeğinde bulunsa ve parmağını kımıldatmağa gücü yetmeyecek halde olsa bile, düşmanlanının yüzüne tükürerek karşı koymalıdır.
Bu âyet-i celilenin hükmüne binaen, müslümanların ilk gazası olan Bedir savaşında, islâm saflarında üçyüz onüç nefer mücahit bulunmasına mukabil Kureyş kâfirleri üçbin neferdi.
Müslümanlar, sayıca az olduktan başka, silâh ve teçhizat bakımından da zayıftı ve yetersizdi. Düşmanlarının ise, silâhları, binekleri ve diğer harp malzemesi çok daha fazla olduğu halde yine de müminler galip gelmişler ve kâfirler mağlûp ve perişan olmuşlardı. Bu zafer, Allahu talâ'nın nusret ve inayeti ve mü'minlerin iyman kuvveti, gayret ve hamiyyeti sayesinde kazanılmış ve ehl-i islâm kendisinden on kat üstün düşmanı yenmişti. Zira, islâm kuvvetlerinin başında bulunan Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyât efendimiz:
(Kureyş kâfirlerinin mağlûbiyetlerini ve hatta reislerinden hangilerinin nerelerde maktül düşeceklerini görüyorum.)
buyurmak suretiyle hem bir mü'cize gösteriyorlar ve hem de mü'minleri teşvik ve teşçi ediyorlardı.
Bu gazaya iştirak eden ashab-ı kirâm, zaferden sonra iki cihan serverinin daha önce işaret buyurduğu yerlerde gerçek-.
ten Kureyş re'islerinin cansız cesetlerini bulmuşlar ve mû'cize-i peygamberiyyenin tezahür ve tahakkuk ettiğini haber vermişlerdir. Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, Habib-i edibine Bedir zaferini önceden tebşir buyurmuş, din ve millet düşmanlarının zilletini göstérmişti. Zira, mü minler din-i mübiyn-i islâ-
mın şevket ve satvetini isbat etmek ve i'lâyı kelimetullah için cihad etmek uğrunda öyle bir savaş örneği göstermişler ve bu uğurda şehitlik rütbesine nail olmayı öylesine can ve gönülden arzu etmişlerdi ki, bu gazaya yerlerde ve göklerde bulunan melekler bile özenmişler, sema ehli tehlil ve tekbir ve yer ehli tevhid ve temcid eylemişlerdi.
Evet, tekrar ediyorum: Islâmın bu muvaffakiyet ve muzafferiyyeti, iymanlarının kemale ermesi, Allah ve Resûlünün emirlerine tam bir teslimiyyet ve tevekkülle boyun eğmesi ve herbirinin hakkıyle mü'min ve' müttaki olması sayesinde gerçekleşmişti. Ehl-i iyman:
Feda olsun sana baş ile canım, Dökülse çok mu yolunda kanın...
teslimiyyeti ile Allah ve Resûlüne bağlanıp güvenmişler ve elbette zafere ulaşmışlardı. Demek oluyor ki, bütün müslüman- Jarda bu üstün hasletler bulunur, iymanı yakinde olur, dilinde Kur'an-ı aziym ve zikrullah olduğu halde din ve millet düşmanlarına saldırırsa, yenemeyeceği kuvvet ve aşamayacağı engel yoktur:
Vezkürullâhe kesiyren le'alleküm tüflihûn...
El-Enfal: 45 (Allahu tealâ'yı çok zikredin, ona dua edin, yardımını dileyin ki, felâh bulasınız, zafere ulaşasınız...)
Mü'minin dilinde zikir ve dua olur, Hakka hakkıyle kalbini bağlar ve onun yardımına inanıp güvenerek cihada çıkarsa mutlâka zafere ulaşır. Kaldı ki, başında bilgi, elinde devrin gereği olan silâh ve teçhizat, kalbinde iyman, kolunda kuvvet, dilinde Kur'an bulunan ve başında bulunan kumandanına itaatkâr, her türlü mihnet ve meşakkate karşı sabırlı ve sebatkâr ’olan bir orduyu, Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri mağlûp et-