Ara
Menü

Sayfalar 211–217

1.862 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 211–217

mağa çalışalım. Anladıklarımızı da değerlendirıneğe alışalım.

Birbirimizi aldatmayalım ve itirat edelim ki, düşmanlarımız bize nazaran çok ama pek çok çalışıyorlar. Bu çalışmalarının karşılığını da dünya hayatında buluyor ve alıyorlar. Onun için de şeklen ve zâhiren bütün emellerine nail olabiliyorlar. Allah azze ve celle, çalışan kullarına vereceğini vâ'detmiştir. Müslim, gayr-i müslim kim çalışırsa, bu çalışmasının ve emeğinin karşılığını muhakkak bulur. Çalışana, çalışmasının karşılığını vermemek zulümdür. Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri ise, zulümden münezzeh ve müberrâdır. Hiçbir kuluna zulmetmediği gibi, zulmedenleri de sevmez. Zulme uğrayan kâfir dahi olsa, o kimse ile Allahu tealâ arasında hicap yoktur. Zulmeden müslüman ve zulüm gören kâfir bile olsa, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri mazlûmun hakkını zâlimden alır. Allahu tealâ, zâlimleri sevmez. Dini, milleti, vatanı, mukaddesât ve mağ'neviyyâtı için çalışmayan, elinden geldiği ve gücü de yettiği halde dinine ve milletine yardımda bulunmayan da zâlimlerden olur. Allahu tealâ, tenbelleri ve zâlimleri sevmediği için bu gibileri dünya ve âhirette rezil ve sefil eyler.

Bâ'is-i hilkat-i Kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyât efendimiz bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

(Ülkenizi imâr ediniz. Çarşılarınız, cadde ve sokaklarınız göze hoş görünecek kadar güzel, muntazam ve mükemmel olsun. Fakat, mescitleriniz mümkün olabildiği kadar sade ve ziynetsiz bulunsun. Allahu tealâ, yeryüzünü ve dünya mülkünü üzerinde yaşamağa lâyık ve salih kullarına vâris kılar.)

Enbiyâ sûre-i celilesinin 105. âyet-i kerimesinde de (EN- NEL-ARDA YERİSÜHÂ İBÂDİY-ES-SÂLİHÛN — Muhakkak ki arza, yeryüzüne benim salih kullanım vâris olur.) buyurulmuştur.

Salih kullar kimlerdir?

Allahu tealâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya iyman eden, Kitabullah'a ve sünnet-i seniyye-i Resûlullah'a hakkıyle ve lâyıkiyle bağlanan, Hakkın (YAP) dediklerini seve seve ve cana minnet bilerek yerine getiren, (YAPMA) dediklerinden son derece ka-

çınan ve sakınan, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için ve hemen yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalışan, elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar şahsına, ailesine, çevresine, millet ve memleketine hayırlı ve yararlı olan, Allah rizasıyçün ve Allah yolunda malıyla, canıyla, diliyle ve kalemiyle mücahede eden, elinden ve dilinden hiç kimseye kötülük gelmeyen, zulümden, haksızlıktan ve kötülükten çekinen ve gerektiğinde zulme, haksızlığa ve kötülüğe şiddetle karşı koyarak mücadele eden kimseler, Allahu tealâ'nın salih kullarıdır.

Binaenaleyh, bir milletin fertleri bu üstün ve yüksek vasıfları haiz olmaz ve üstelik fısk-ü fesada başlarsa, arza vâris olmak hakkını kaybeder, ilâhi ihsan, inayet ve merhametten mahrum kalır, bütün ni'metler elinden alınır, dünya ve âhirette zelil ve perişan olur. Hâkimiyetimiz altında bulunan ve her karışı şehit kanıyla sulanan vatan topraklarını bizden alıp başkalarını vâris kıldığı gibi, aklımızı başımıza devşirmez, gecemizi gündüzümüze katarak çalışmaz, ilimde, teknikte, sanayide, tarımda çağdaş medeniyyet seviyesine ulaşamazsak —Allah korusun— bugün malik bulunduğumuz bu kutsal toprakları da başkalarına vâris kılabilir.

Lâfla, palavra ile, boş ve faydasız beyanlarla, yalanlarla dolanlarla kalkınamayız, ilerleyemeyiz, yükselemeyiz. Çalışmak, hem de çok çalışmak zorundayız. Evimizi, köyümüzü, kasabamızı, şehrimizi imâr etmeğe, insan gibi, müslüman gibi yaşanır hale getirmeğe, temiz tutmağa mecburuz. Herşeyi devletten, her müşkilin hallini hükûmetten beklemeğe hakkımız yoktur. Evinin önünü bile belediye temizlik amelesinin gelip temizlemesini bekleyen kimse, kapısında biriken pisliklerin evine taşınacağını hiç unutmamalıdır.

Allah ve Resûlüne iyınandan sonra, amellerin en üstünü insanları sevmek ve onlara hizmet etmektir. Onun için, Cenab-1 hak kullarının gayretli olanlarını sever. Insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Allahu azim-üş-şân, bizlere cennet misali bir vatan ihsan buyurmuştur. Altı ve üstü tabii zenginliklerle dolu olan bu aziz topraklarda, merde - nâmerde muhtaç olmadan, mes'ut ve müreffeh yaşayabiliriz. Biraz daha gay-

ret, bir parça daha himmet göstererek her alanda verimli sonuçlar alabilir, meyve, sebze ve tahılda, hayvancılıkta, arıcılıkta, orman ürünlerinde kendi ihtiyaçlarımızı karşıladıktan başka, ihracat dahi yapar, milli gelirimizi artırır, fakirlikten, joksulluktan ve geri kalmışlıktan kurtulabiliriz. Oysa, bütün bunları düşünmek ve gerçekleştirmek şüyle dursun, en verimli topraklarımızı ya fabrika inşaatına iahsis ediyor, ya da binir hiyle ve dalavere ile iskân sahası olarak parselliyoruz, ve satıyoruz. Meselâ, Bursa ovası değil yalnız yurdumuzun, hatta Ortadoğu ve bir kısım Avrupa ülkelerinin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar münbit ve mahsuldar olduğu halde, kıraç yerlerde de pek alâ kurulabilecek fabrika inşaatiarına tahsis ediliyor, kıyıda kenarda kurulabilecek iskân sahaları simsarlarının emirlerine veriliyor. Böylelikle, o verimli topraklardan vatanımız ve milletimiz yararlanamıyor. Eğer, aklımızı başımıza almazsak, domatesi, patatesi, soğanı da son yıllarda örneğini gördüğümüz buğdaylar (?) misali Amerika veya başka bir ülkeden temin etmek zorunda kalacağımız muhakkak ve mukadderdir.

Bütün bunları, kimlerin bu hale getirdiklerini bilmem hiç düşündünüz mü? Evet, nüfusumuz bazılarının hayıflandıkları ve NUFUS PATLAMASI diye yakındıkları derecede çoğalıyor.

Buna karşılık, gittikçe artan nüfusumuzu besleyecek kaynaklar da, yukarıda açıkladığımız şekilde daralıyor. Peki, çare nedir? Bir plânlama teşkilâtımız var, ama neyi plânlar? En verimli topraklarımızı, fabrika ve modern siteler inşaatına tahsis etmeyi mi? İzmit körfezi gibi zengin bir körfezi pis fabrika artıkları ile kirleterek, tabii servetlerimizin ve gıdalarımızın başında gelen o canım balıklarımızı topyekün imha ederek körfezde balık neslinin üremesine ve türemesine engel olmayı mı? Dünya, deniz dibindeki yosunlardan insanları besleyecek gıda maddeleri üretmeyi düşünür ve teşebbüslerde bulunurken, biz aksine Rezzâk-ı âlemin bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlerin kökünü kurutmayı tasarlıyoruz. Yeryüzünde, milyonlarca insanın açlık tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş bulunduğunu bir türlü anlayamıyor, göremiyoruz. Buna, ihanet mi

yoksa cehalet mi demek gerektiğini sizlerin takdir ve insafınıza bırakır ve Allahu tealâ'dan bu kıt ve kısır görüşlü adamlar yerine, milletin hak ve menfaatlerini koruyup kollayacak akıl ve basiret sahibi idareciler göndermesini niyaz ederiz.

Bir belde-i tayyibe olan güzel Istanbul'umuzda Kadıköy ve Üsküdar'dan başlayın da ta Boğaziçi'ne kadar yeşile ve yeşilliğe hasret kaldık. Kıyı yağmacılığı, dört yanı su ile çevrili bu güzelim şehirde, fakir halkın oturup rahat bir nefes alabileceği bir aralık bile bırakmamıştır. Heryerde beton yığınları, gökdelen adını verdikleri heyulâlar, hiçbir mimari özelligi ve güzelliği olmayan rastğele dizilmiş apartmanlar ve binalar, biri diğerinin önünü kapayarak, hiçbir plân ve proje hesabına aldırılmayarak kâbus gibi şehrin üstüne çökmektedir. Ankara öyle, Izmir öyle ve diğer belli başlı bütün şehirlerimiz ve kasabalarımız öyle!.. Oy hesabından gayrı hiçbir kaygusu olmayan siyasiler, kazanç sağlamaktan gayrı hiçbir düşünceleri olmayan spekülâtör âsiler, hasis menfaatleri uğrunda milli menfaatlerimize rahatça kıyabilmektedirler. Dişarıda pusu ve içeride tuzak kurmuş fırsat kollayan yabancı teşebbüs ve sermayedarlar ise bu gaflet ve dalâletten en geniş mâ'nada faydalanmakta, necip Türk milletini iktisaden abluka altına alabilmek için örümcek misali çevremizde ağlarını sıklaştırmaktadır. Bostancı'dan İzmit'e kadar uzanan sahada Maltepe - Kartal - Pendik - Tuzla - Gebze - Yarımca - Derince hattı üzerinde gidip gelenler, bu sözlerimizin ne kadar doğru ve haklı olduğunu kabul ve tasdik edeceklerdir.

Evet, bir ülkeye sanayi ve dolayısiyle fabrika da gereklidir. Bugünün şartları içinde hayati önemi olduğu inkâr edilemeyecek kadar gereklidir. Ne var ki, kaş yapmak isterken göz çıkarmağa da elbette akıllı işi denilemez. Fabrika sahaları ve sanayi siteleri, illâ münbit ve mahsuldar araziler üzerinde kurulmalıdır diye bir kaide mi var? Yazık değil mi, günah değil mi?

Unutmamak gerekir ki, bizden sonra gelecek oğullarımız ve torunlarımız bu gaflet ve ihmalimizden ötürü bizleri lânetle yâd edeceklerdir. Eskiler, son pişmanlık fayda vermez derler-

di. Biz, bugüne kadar defalarca pişman olmuşuz ama; görülüyor ki, hiçbir pişmanlık bizi uyandırmamıştır. Mes'uliyet makamlarında oturanlara sesleniyor ve hatırlatıyorum: Tarih huzurunda ve âmme vicdanında mahkûm olmak istemezseniz, âhirette mahcup kalmaktan ve yüklendiğiniz ağır vebâlin hesabını nasıl vereceğinizden korkarsanız, lûtfen bu işlere çare ve tedbir bulunuz. Sakın hatırınızdan çıkarmayınız ki, Allahu sübhanehu ve tealâ, o gün verdiği ni'metlerin hesabını soracağını Kur'an-ı aziminde açıkça beyan buyurmaktadır.

Yeri ve sırası gelmişken, bir hususu daha arzetmek isterim. Her yaz büyük ve feci orman yangınlarına şahit oluyor ve milletçe üzülüyoruz. Oysa, dinimiz ve sevgili peygamberimiz ağaç dikmeyi, orman yetiştirmeyi emretmişlerdir. Dinimizde, yaş kesenle baş kesenin iflâh olmayacağını ifade için söylenmiş güzel bir deyim vardır. Ormanlarımıza kıymayalım, ağaçlarımızı kesmeyelim, bil'akis yeni yeni fidanlar dikelim, kollayalım ve gözetelim, aşılayalım, cinsini islâh etmeğe çalışalım.

Iyi bilelim ki, her fidan amel defterlerimize bir sevap olarak yazildığı gibi, meyvesi olmasa dahi, altında oturup serinlenenler bulundukça kişi öldükten sonra da sevap yazılmağa devam olunur. Okuduklarımızı, bildiklerimizi, öğrendiklerimizi başkalarına da okutalım, anlatalım ve öğretelim. Hazarda ve seferde kullanılabilecek hayırlı ve faydalı tesisler yapalım, yaptıralım, teşvik edelim. Köprü, okul, dispanser, cami, çeşme, yol, su arkları, su kuyuları gibi hayırlı ve faydalı tesisler için, paraca yardım yapamıyorsak bile gönüllü olarak çalışalım. İki tuğlayı üst üste koymanın bile ecir almamıza vesile olacağını ve Allahu tealâ indinde hiçbir iyiliğin karşılıksız ve mükâfatsız kalmayacağını da aslâ unutmayalım.

Resûl-ü Rabbil-âlemiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-mu'iyn efendimiz hazretleri:

(Her kim su arkı, su kanalı, su yolu, çeşme veya sebil gibi hayırlı ve yararlı eserler meydana getirirse veya insanların, hayvanların ve bitkilerin sulanması için kuyu açar veya açtırırsa, yahut herhangi bir şekilde yeryüzüne su çıkarır ve onlardan

halka faydalandırırsa veya câmi ve mescit gibi ibadet yerleri bina ederse, o hayratı dünyada durdukça, sevabı o kimsenin amel defterine yazılır ve o defter kendisi öldükten sonra da kapanmaz.) buyurmuşlardır.

Bir diğer Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:

(Bir mü'min bir ağaç dikse de ondan insan, hayvan ve kuşlar yese, kıyamete kadar o ağaçtan aşı, daldırma, çelik veya çekirdekleri vasıtasıyle faydalanılsa, bütün bu ecir ve sevaplar o ağacı ilk dikenin sadaka-i câriyyesi olur.)

Bu sebeple, ağaç dikme bayramları bütün yurt sathında' yaygınlaştırılmalı ve hatta yasalaştırılmalı ve o gün yediden yetmişe herkes mahalli idarelerin gösterecekleri yerlere birer fidan dikmeli, bunu bizzat kendi eliyle yapamayanlar da o fidan bedelini devlete ödemekle mükellef tutulmalıdır.

Âdem odur ki, cihanda koya bir nam-ü eser;

Ki, eseri olmayanın yerinde yeller eser!..

Aziz ve muhterem kardeşlerim:

Bugün için müslüman - Türk milletine düşen en önemli cihad görevi, karada, denizde ve havada kuvvetli olabilmek, hava ilolarımızı güçendirmek, donanmamızı üç yanı denizle çevrili Türk yurdunu şerefle savunabilecek vasıta ve imkânlara sahip kılabilmek, kara ordularımızı en modern silâh ve teçhizat ile desteklemek, hayale kapılmadan gerçekçi bir plân ve görüşle topumuzu, tüfeğimizi, tankımızı, zırhlı aracımızı, uçağımızı, zırhlımızı imal edebilecek tesisleri ve fabrikaları kurabilmek ve bu uğurda gerekirse nafakaınızdan keserek devlete ve hükûmete yardımcı olabilmektir. Milli ve mâ'nevi birlik ve beraberliğin en güzel örneklerini verdiğimiz kurtuluş savaşlarının üstünden henüz altmış yıl bile geçmemiştir. İstiklâl harbini yapan kahramanlar, omuz omuza vermek, elbirliği, gönül birliği, işbirliği yapmak sayesinde kemmiyet ve keyfiyyet bakımından çok üstün gibi görünen din ve millet düşmanlarını denize dökmeği başarmışlardır.

Şanlı atalarımız, at sırtında dağlar tepeler aşarak, denizlerde çok üstün düşman kuvvetleriyle boğuşarak bir ellerinde kılıç, diğer ellerinde hidayet ve adalet meş'alesi, göğüslerinde sağlam bir iyman ve dillerinde zikrullah olduğu halde ülkeler ve kıt'alar fethetmişler, girdikleri yerlerde harabeleri mâ'mur, yanık kalpleri mesrur etmişler, dalâlet yerine hidayeti, zulüm yerine adaleti, haksızlık ve kötülük yerine hakkaniyyeti, nefret yerine hürmeti, düşmanlık yerine muhabbeti iletmişler ve bu uğurda hiçbir fedakârlıktan çekinmemişlerdir.

Bunu, küçücük bir örnekle belirtmeğe çalışalım:

Sultan Murad-1 Hüdâvendigâr, 8 Ağustos 1389 tarihinde kırk bin kılıç Türk ordusuyla Kosova sahrasına geldiği zaman, karşılarında Sırp kralı Lazar ile müttefikleri olan Bosna kralı, Arnavut derebeyleri, Bulgar, Ulah, Macar ve Leh gönüllülerinden meydana gelen yüz bin kişilik bir ordu bulmuş ve o gece topladığı harp meclisinde şu konuşmayı yapmıştı:

— Biz, bir fikrin mücahidleriyiz. Kasıp kavurucu, yağma edici, yakıp yıkıcı değiliz. Zulüm ve zorbalığın hâkim olduğu yerlere adalet götürüyoruz. Bütün içtimai müesseseleri ile yepyeni bir nizam ve medeniyyet götürüyoruz. Kılıçlarımızın kazandığı zaferleri, idaremiz altına perişan bir halde giren insanların refah ve mutluluklarını sağlayan huzur, servet ve imâr hareketleri takip ediyor. Anadolu ve Rumeli'nin geniş sahralarını ve müstankem kalelerini bayrağımız aitında toplarken bir cenkten çıktık, başka bir cenge girdik. Ama, yorulmadık, tam tersine bilendik ve kılağılandık. Kosova sahrasında kırk bin kişiyiz ve karşımızda yüz bin kişilik bir düşman kuvveti bulunmaktadır. Fakat, zafer sayı üstünlüğünün değil, cesaret ve celâdet sahibi olanındır.

Ve o gece Murad han sabaha kadar uyumamış, Hakkın huzurunda ibadet, tâ'at, dua, tövbe ve istiğfar ile bir gönül âlemine dalmış ve sonradan (Sultan Murad'ın Kosova sahrasındaki dua'sı) olarak şöhret bulan şu münâcatta bulunmuştur: