Ara
Menü

Sayfalar 204–210

1.652 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 204–210

Buna mukabil, sıdk-u sadakatle döğüşen şehitler ve gaziler de, şan ve şefket içinde ve Allahu talâ'nın kendilerine bahş ve ihsan buyurduğu ni'metler ve dereceler bütün mahşer halkına ilân edilerek cennete girerler.

Onun için, savaş halinde bile olsa kimsenin hakkına tecavüz etmemeli, haksızlıktan kaçınmalı ve özellikle devlet malına ve millet hazinesine ihanet etmekten son derece sakınmalıdır. Zira, devlet malında ve millet hazinesinde saçı bitmedik yetimlerin, beli bükülmüş ihtiyarların, kimsesiz dulların ve şehit olmuş kahramanların geride bıraktıklarının hakları vardır.

Dinine, milletine ve devletine ihanet eden hainler ise hiçbir zaman iflâh olmazlar.

HIKAYE Hz. Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimiz, Recep ayının on üçüncü cuma günü kadem nihâde-i âlem olmuşlardı. Altmış üç yıl bu fâni âlemde ve bahr-i belâda Rabbine kulluk etmiş, din ve millet düşmanları ile Allah rizasıyçün kahramanca vuruşmuş, yiğitçe kılıç kullanmış ve bunun için de kendisine Resûl-i zişân tarafından ESEDULLAH (Allahu talâ'nın arslanı) unvanı verilmişti.

Omrünün altmış üçüncü yılı Ramazan-ı şerifinde, bir akşam büyük oğlu Hz. İmam-ı Hasan'ın ve bir gece de Kerbelâ şehidi Hz. Imam-ı Hüseyin rıdvanullahi tealâ aleyhim ecma'iyn ve bir gece de diğer eşinden dünyaya gelen Muhammed Hanefi radıyallahu anhın evinde iftar ediyordu.

Bir gece, Hz. İmam-ı Hüseyin ile iftar ederlerken sormuştu:

— Yâ Hüseyin!.. Bugün, Ramazan-1 şerifin kaçıncı gecesidir?

- Muhterem babacığım, bu gece Ramazan-i şerifin on ikinci gecesidir, diye cevap verince Hayder-i Kerrâr efendimiz tebessüm etmişler:

— Demek daha yedi gün var! buyurmuşlardı.

Hz. Imam-r Hüseyin sormuşlardı:

— Affedersiniz babacığım, anlayamadım. Daha neye yedi gün var?

Hz. Şah-ı velâyetin cevapları şüyle olmuştu:

— Rabbimin bana olan ihsanına!..

Gerçekten, Ramazanın on dokuzuncu günü sabahı, sabah namazını kılarlarken pek özledikleri şehitlik rütbesini ihraz buyurmuşlar ve meranlarına nail olmuşlardı.

Ey âşık-ı sadık!..

Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin zehirlenerek, Hz. Ebu-Bekir-is-Sıddıyk radıyallahu anhın keza zehirlenerek, Hz. Ömer-ül-Faruk radıyallahu anhın İran'lı bir Mecusi tarafından kılıçla, Hz. Osman-ı Zinnûreyn'in âsiler ve bâgiler tarafından, Hayder-i Kerrâr ve sâki-i Kevser Hz. Imam-1 Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimizin de Harici'ler eliyle, Hz. Imam-ı Hasan radıyallahu anhın bâgiler tarafından, Hz. Imam-ı Hüseyin radıyallahu anhın Yezid'iler tarafından, Imam-ı â'zam Ebu Hanife rahimehullah'ın Abbasiler tarafından kırbaçla, Imam-ı Şâfi'i rahimehullah'ın keza Abbasiler tarafından, Imam-ı Ahmed bin Hanbel rahimehullah'ın kamçı altında, evlâd-ı Muhammed'den diğerlerinin ve on dört mâ'sumun kimisinin zehir, kimisinin kamçı ve kimisinin de zindanlarda şehadet rütbesini ihraz ederek meramlarına nail olduklarını bu vesile ile hatırlatır ve cümlesinin ervâh-ı tayyibelerine Fatiha'lar arz ve ithaf ederek, himem-i ruhaniyyetlerinin üzerlerimizde sâyeban olmasını tazarrû ve niyaz eyleriz.

HİKÂYE Kanije muhafızı Tiryaki Hasan Paşa, kerameti zâhir bir veli idi. Bir avuç islâm mücahidiyle kendilerinden yüzlerce defa kuvvetli ve sayıca çok büyük bir ordunun muhasarasına rağmen bulundukları kaleyi savunmuşlar ve bir müddet sonra da o koca orduyu korkunç bir mağlübiyyete uğratarak geldiklerine geleceklerine pişman etmişlerdi.

Cesaret ve dirayetinden dolayı kendisine padişah tarafından vezir payesi verilmişti. Buna dair padişah fermanı kendisine tevdi olununca, Tiryaki Hasan Paşa ağlamağa başlamış ve şu unutulmaz beyanda bulunmuştur:

- Karındaşım merhum ve mağfur Piri Paşa, Sultan Süleyman Han devrinde Atlas okyanusuna ve Umman denizinc kadar açılmış, din ve millet düşmanlarını perişan ederek eşsiz zaferler kazanmıştı. Böyle bir kahramana vezirlik rütbesi verilmediği halde, küçücük bir kaleyi müdafaa ve muhafaza ettiğimiz için bize bu payeyi tevcih buyurdular. Demek ki, âl-i Osman devleti yıkılmaktadır ve ağlamamın sebebi de işte budur. Biz, vezaret rütbesi değil, şehadet rütbesi beklerdik, ne yazık ki, bu arzumuza nail ve maksudumuza vasıl olamadık, diyordu. (Rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsi'a...)

Aziz mü'min kardeşlerim: Görülüyor ki, Allah ve Resûlüne hakkıyle iyman edenler kasa, kese, rütbe, vezaret beklemezler. Onların, biricik arzuları şehitlik rütbesini kazanmaktır.

Allahu tealâ, hepsine garka-i garik rahmet eylesin, dedelerimiz.

ve babalarımız hep bu yoldan gitmişler, Allah yolunda ve Allah rizasıyçün din ve millet düşmanları ile cihad ederek bu uğurda can vermek suretiyle meramlarına nail olmuşlardır.

HİKÂYE Halveti meşâyihinden ârif-i billâh ve vâsıl-ı ilâllah Şeyh Hıdır kuddise sirruh efendi hazretleri, Hz. Yusuf aleyhisselâm kadar güzel olduğundan, kendisine Yusuf-u sâni derlerdi. Onaltıncı yüzyılın sonlarına doğru halkı irşâd eylemiş bir mürşid-i kâmil ve vâiz idi. Abd-ül-Vehhâb adında bir yeniçerinin oğlu olan müşârünileyh, küçük yaşında acemi oğlanı olarak yeniçeri ocağına giriş ve on sekiz yaşına geldikten sonra kalbine okuma ve öğrenme aşkı ve ateşi düşmüştü. Cami derslerine devama başladıktan sonra yeniçeri ocağından kaydını sildirmiş, fakat askerlik hizmet ve şerefi ve bilhassa gaza sevgisi kalbinden aslâ silinmemişti.

Şeyh Hıdır efendi, yaşı hayli ilerlemiş olduğu halde, Üçüncü Sultan Mehmed'le birlikte Macaristan seferine iştirak etmiş ve Osman'ların Eğri, Macar'ların da Erlav adını verdikleri kalenin fethinde bulunmuş ve Haçova meydan muharebesinde de pek özlediği ve özendiği şehitlik rütbesine erişmişti.

Haçova savaşına girmeden, savaş alanında bulundukları sırada bir rü'yâ görmüş ve kendisine:

— Ey Şeyh Hıdır!.. Bu savaşlarda zafer, ancak senin şehit olmanla mümkündür. Bizim yolumuza canını verirsen, biz de islâm ordusuna büyük bir nusret ve muzafferiyet bahş ve ihsan ederiz. Bu pazarlığa razı mısın? denilmiş ve hazret buna can ve gönülden razı olduğunu bildirmişti.

Bilindiği gibi, Haçova savaşlarında islâm ordusunun bir kanadında panik başgöstermiş ve bu hal âdeta bozgun haline gelmişti. Hatta, padişahın otağına düşmanlar girmişler ve hora tepmeğe başlamışlardı. Padişah, düşman eline esir düşme.

mesi için kaçırılmak istenirken, hocası olan ve Tâc-üt-tevârih mü'ellifi Hoca Sadeddin efendi padişahın atının dizginini tutmuş:

— Padişahım, nereye gidiyorsun? Sabır ve sebat günüdür. Allahu tealâ korusun, sen savaş alanından çekilecek olursan, bu bozgun aslâ önlenemez ve bütün islâm askerini din ve millet düşmanları kılıçtan geçirirler. Cami-i şeritlerimiz kilise haline getirilir, tekkelerimiz meyhane yapılır, medreselerimize ahır gibi hayvan bağlarlar. Irz ve iffetimiz ayaklar altında kalır, demiş ve padişahın savaş alanını terketmesine engel olmuştu.

Hoca Sadeddin efendinin bu haklı ve yerinde müdahalesi ve boş gibi duran Türk çadırlı ordugâhından topladığı atoğlanı, deveci, katırcı, hammal, aşçı, aşçı yamağı ve saire gibi on beş bin kişilik bir kalabalıkla ortaya atılması harp talihini lehimize çevirmiş ve ordu vâizi Şeyh Hıdır efendinin yüz müridiyle islâm askerini teşçi etmesi sonucu parlak bir zafer elde edilmiştir. Bu arada, Şeyh Hıdır efendinin de, yüz dervişiyle birlikte şehitlik rütbesine eriştiklerini ve mübarek cesedinin Ta-

tarpazarcığına nakledilerek orada Dülbend zade cami-i şerifi civarına defnedildiğini kaydetmeliyiz. Haçlı ordularına kumanda eden Maksimilyen ve Batori kaçarak canlarını zor kurtarmışlar, yüz topla bütün ağırlıklarını ve hazinelerini savaş alanında bırakmışlardır. Akşama doğru Haçova sahrasında elli bin düşman ölüsünün yattığını söylemek, bu savaşın önemini belirtmek bakımından faydalı olur kanaatindeyiz.

Bozgunun başlangıcında, şeyh Hıdır efendinin müritlerinden birisine:

— Ey oğul!.. Korkma ve üzülme, zira mânada islâm askerinin bugünkü büyük zaferinin benim kanım ve şehadetimle olacağı bana müjdelenmiştir, buyurduğu da tarihin kaydettiği bir gerçektir. Mübarek cesedini al kanlar içinde buldukları zaman, sağ avucunun içinde hasmının başından kopardığı bir tutam saç bulunduğu görülmüş ve gerektiğinde düşmanla nasıl savaşılacağını bu suretle müritlerine ve kendisini sevenlere göstermek istediği anlaşılmıştır.

Onun ve diğer bütün müslüman - Türk şehitlerinin aziz ruhları şâdolsun...

Muhterem ihvan-ı din-i mübiyn!

Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri, Kitab-ı aziyminde şöyle buyurmaktadır:

Ve lev katelekümülleziyne keferû levellül-edbâre sümme lâ yecidûne veliyyen ve lâ nasiyrâ sünnetallah'illeti kad halet min kabl ve len tecide li-sünnetillâhi tebdiylâ...

El-Feth: 22-23 (Eğer, o kâfirler sizinle barış yapmayarak savaşsalardı, mutlâka bozguna uğrayacaklar, arkalarını dönerek kaçacaklar-

dı. Sonra da ne bir dost ne de bir yardımcı bulamayacaklardı.

Ey Nebiyyl zişân!.. Allahu tealâ'nı ötedenberi süregelen sünne.

ti budur, Peygamberlerini düşmanlarına karşı galip kılmak âdetidir. Sen, Allahu talâ'nın bu sünnetinde, bu âdetinde aslâ değişiklik bulamazsm.)

Dikkat buyurunuz, er meydanında i'lâyı kelimetullah için, Allahu tealâ'ya hakkıyle kul ve Resûl-ü müctebâ'ya lâyık ümmet olduğunu isbat niyyeti ile din ve millet düşmanları ile savaşmak uğrunda herşeylerini fedaya hazır bulunan mü'min ve muvahhidlere büyük müjdeler vardır. Allahu sübhanehu ve.tealâ, kâfirlerin mü'minler karşısında daima mağlûp olacaklarını, hiçbir dost ve yardımcı bulamayacaklarını, Peygamberlerini düşmanlarına karşı her zaman ve her yerde galip kılacağını beyan ve ilân etmektedir. Onun için, mü'min ve muvahhidlerin Allahu azim-üş-şânın yardımıyla daima zafere ulaşacaklarını ve kâfirlerle zâlimlerin de daima perişan olacaklarını bilmek ve buna iyman etmek lâzımdır.

Allahu talâ'nın âdeti budur ve aslâ değişmez. Kâ'inatı ve insanları yarattığı ve onlara emirlerini ve nehiylerini tebliğ etmek üzere peygamberler göndermeğe başladığından bu yana yürürlükte olan bu ilâhi kanun gereğince, peygamberlerine iyman ve itaat edenlere daima yardım etmiş ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştır. Kaldı ki, peygamberler peygamberi, âşıkların ve sadıkların rehberi, velilerin ve salihlerin önderi ve iki cihan serveri olan Habib-i edibinin ümmetine nusret ve muzafferiyetini aslâ esirgemez. Yeter ki, ümmet-i Muhammed'den olabilmek şeref ve bahtiyarlığına nail olan kullar, Âllah ve Resûlüne kâmil bir iyman ile bağlı olsunlar, ilâhi hükümlere ve emirlere hakkıyle uysunlar, nehiylerinden son derece sakınsınlar, din-i mübiyn-i islâm için maddi ve mâ'nevi hiçbir fedakârlıktan kaçınmasınlar, gerekirse malları ve canları ile dinlerini ve milletlerini korumak uğrunda savaşsınlar. Allahu tealâ, zât-1 ülûhiyyetini tevhid eden kullarını bu Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 14

takdirde daima mansur ve muzaffer kılar, din ve millet düşmanlarını da her zaman kahr-u perişan eder.

Bazan, idrak ve ihata edemeyeceğimiz herhangi bir se:

beple hezimet veya mağlûbiyyet görünse dahi, bunun altında nice sırlar ve hikmetler gizlidir. Eğer, bu hezimet veya mağlübiyete madde sebep olmuşsa, bize maddi bakımdan düşmanlarımızın sahip bulunduğu silâh, teçhizat ve malzemeden daha üstünlerine sahip olmamız gerektiğini iş'ar eder.

Mâ'nevi ise mâ'neviyyât yönünden kuvvetlenmeğe, Allah ve Resûlünün emir ve işaret buyurdukları gibi hareket etmeğe sevk ve teşvik eder. Mutlâk ve muhakkak olan, galibiyyet ve muzaferiyet her zaman ve her yerde daima müminlerindir.

Tarihlerimizi ibretle tetkik edecek olursak görürüz ki, nerede ve ne zaman mağlûp olmuşsak, Allahu tealâ'ya karşı işlediğimiz isyanlarımızın ve günahlarımızın karşılığıdır. Buna rağmen, mâ'na yönünden yine de mü'minler galip ve kâfirler münhezim olmuşlardır. Allahu azim-üş-şân, cümlemize bunu fark ve temyiz edebilecek idrak ve basiret ihsan ve inayet buyursun. Görenedir görene!.. Köre nedir, köre ne?

Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri RAHMAN olduğu için, küfür ve isyanlarından ötürii kâfirleri dünya hayatında ni'metlerinden mahrum etmez. Fakat, zikrinden yüz çevirenlerin dünya hayatlarında rızıklarını ve geçimlerini darlaştırır, zorlaştırır. Ölümlerini şiddetli kılar, kabirlerini de daraltarak kabir azabına duçar eder ve mahşer günü de zikrullah'a yüz çevirenlerin gözlerini kör olarak haşreder. Kâfirler için hazır= lanan ceza ve azap bunlardır.

Dünya hayatında çalışan, çalışmasının mahiyyetine göre karşılığını bulur. Allahu tealâ; Rabbil-âlemiyn'dir, Rabbil-müslimiyn değildir. Fakat, mü'min ve muvahhid kullarından müttakiyler ve muhsinlerle beraber olduğunu açıkça ilân ve beyan buyurmuştur.

Aziz kardeşlerim:

Çevremize ve üzerinde yaşadığımız dünyamıza dikkat ve ibretle. bakalım, baktıklarımızı görmeğe, gördüklerimizi anlar

Sayfalar 204–210 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org