Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 196–203
Melekler, onun bu isteğinin pek büyük olduğunu gördüler ve:
— Yâ Rab!.. Cennete ve nezd-i ilâhinde bir ev istiyormuş, dediler. Allahu sübhanehu ve tealâ buyurdu:
— Âsiye kuluma istediğini bahş ve ihsan eyledim, kendisine bildirin.
Meleklerden bu müjde haberini alan Asiye validemiz gülmeğe başladı. El ve ayaklarından çarmıha gerilmiş ve onunla sarayın duvarına asılmış bulunduğu halde, bunun acısını duymayarak güldüğünü gören Fira'un, cellâda Âsiye'yi öldürmesini emretti. Cellât kendisini katlederken o:
— Allah... Allah... diyerek âşıkı olduğu Rabbine kavuşup vuslât eyledi.
Ey âşık-ı sadık!..
Allah... Allah... diyerek, Allah yolunda şehit olanların Allahu talâ'nın iltifatına mazhar olduklarını açıklayan bu kıssamızda, ibret sahipleri için büyük hisseler vardır.
Hemen ilâve edelim ki, Asiye validemiz, âhirette ve mahşer gününde iki cihan serverinin eşi olmak şeref ve saadetine de erişecek ve Ümmül-mü'miniyn (Mü'minlerin annesi) unvanını kazanacaktır.
Bir gerçeği daha ifade etmek gerekir. Hz. Musa aleyhisselâmın dinine iyman ederek şehit olanların cennete müstehak olacakları ve Allahu tealâ nezdinde ev verilerek mükâfatlandırılacakları gözönüne alınırsa, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya iyman edenlerin ve Hak tealâ katında yegâne din olan din-i mübiyn-i islâm uğrunda ve Allah yolunda şehit olanların ne yüce ihsanlara ve mükâfatlara gark edileceğini sizlerin irfan ve iz'anlarınıza bırakırım. Unutmayalım ki, İsrail oğullarından seksen küsur yıl Allah için savaşan ve hakka namaz kılıp, oruç tutan bir kimseye verilen ecri, Ümmet-i Muhammed'den bir mü'min bir gecede, yani Kadir gecesini ihyâ eylemek suretiyle fazlasıyla kazanabilir. Bunun gerçekten böyle olduğu Kur'an-ı azim-ülbürhan ile sabittir.
Ey mü'minler!..
Ümmet-i Muhammed'den olmak şeref ve bahtiyarlığına mazhar olan bizlere düşen çok önemli ve kutsal bir görev vardır. Ehl-i iymana, din ve millet düşmanları ile savaşmak farzdır. Allahu tealâ'ya tam bir tevekkülle teslim olmak, Ruhaniyyet-i Muhammediyye'ye sığınmak, sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'ye sıkı sıkı sarılmak suretiyle i'lâyı kelimetullah için yapılacak bu mücahede, gerektiğinde malla, gerektiğinde canla, gerektiğinde dille ve kalemle olabilir. Kitabullah'ın kesin ve açık bir çok âyeti kerimeleri, Resûl-ü zişânın Hadis-i şerifleri, bu gerçeği hiçbir tereddüde yer vermeyecek açıklıkla beyan ve ilân buyurmaktadır:
JGa'E5 Kütibe aleyküm-ül-kıtâlü...
El-Bakara: 216 (Savaş, üzerinize farz kılındı...)
Bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:
(Insanlara, Allahu tealâ'dan gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak mâ' bud yoktur, dedirtinceye kadar savaşmakla emrolundum.)
Görülüyor ki, Ümmet-i Muhammed'e kâfirlerle, zâlimlerle, din ve millet düşmanları ile savaşmak farzdır ve bu ilâhi emri yerine getirebilmek ve kutsal dinimizi, müslüman Türk milletini, üzerinde tam bir hürriyet içinde her türlü ibadetlerimizi yapabildiğimiz aziz yurdumuzu korumak ve savunmak için, Allah yolunda ve Allah rizasıyçün silâh altına alınmamız, gerekirse bir çok mihnet ve meşakkatlere katlanmainız ve bu uğurda malımızı ve canımızı feda etmemiz gerekmektedir.
Kıbrıs barış harekâtında bunun en son ve en parlak bir örneğini göstermiş bulunuyoruz. Kahraman kumandanlarımız ve yiğit asker evlâtlarımız bir avuç zâlim rumun elinde yıllar-
dır inim inim inleyen müslüman - Türk halkı ile birlikte, o bölgede yaşayan tüm insanlığın haklarını da korumuş ve kurtarmıştır.
Kıbrıs barış harekâtının, ibret ve dikkate değer bir özelliği daha vardır ki, haklarına ve hürriyetlerine sahip çıkmasını, bağımsızlık ve özgürlükleri için sırası gelince canlarını ve mallarını feda etmesini bilmeyen milletler, ezilmeğe mahkûmdurlar. Yunan megalo-idea'sı, doymak bilmez bir hırsla Türk topraklarına ve islâm haklarına saldırmaktan çekinmemektedir. Anadolu'muzu işgale yeltenirken ne kadar haksız idiyse, on iki adaları elçabukluğu ile istilâ etmesi, Kıbrıs'ın tümüne güz dikmesi de aynı derecede haksızdı. Avrupa'nın şımarık çocuğu, oldum olası kendisini destekleyen batılı büyük ülkelerden aldığı cesaret ve teçhizatla, mütemadiyyen bizden toprak koparmak emelindedir. Kıbrıs mes'elesini kendi idealine uygun bir sonuca bağlayabilseydi, sıra Çanakkale boğazının hemen dışındaki Imroz ve Bozcaada'ya gelmişti. Imroz metropolidi olan Makaryos kafadarı bir papazın ne dalavereler çevirdiğini Türk milleti elbette çok yakından biliyor ve sabırla izliyordu. Patrikhanenin Amerika'daki temsilcisi olan azılı Türk düşmanı bir papazın ise ne fırıldaklar çevirdiğini, ambargo vesilesiyle bir kerre daha tesbit etmiş olduk. Ege denizini kendi gölü sayan ve sanan Yunan idarecileri, yıllardır karasularınıza kadar sokularak balık avladıktan başka, sismik araştırmalar yaptığı halde bizim Hora gemisinin Çanakkale'den dışarı çıkmasını bile uluslararası bir mes'ele haline getirmek için ne büyük gayretler sarfettiklerini ibretle takibettik. Binaenaleyh, Yunan megalo-idea'sını küçümseyemeyiz ve bunu destekleyen batılı hristiyan ülkelerinden hiçbirisinc güvenemeyiz. Gecemizi gündüzümüze katarak çalışmak, çok çalışmak zorundayız. Yeri ve sırası gelince dini, milleti, memleketi, hürriyeti için ölmesini bilmeyenlerin, yaşamağa hakları olmadığını artık anlamalıyız. Kuvvetsiz olanlar, haklı bile olsalar zâlimler karşısında haksız çıkarılmaktadır.
Yunan megalo-idea'sı yalnız Türklerle yetinmemektedir.
Yunanların, Arnavutlukla Epir anlaşmazlığı vardır. Bulgarlar-
la Makedonya anlaşmazlığı vardır. Yugoslavlarla anlaşmazlığı vardır. Hâsılı, bütün komşularının topraklarında ve haklarında gözü vardır. Ama, müslüman- Türk milleti ile uğraşmayı, ondan bir şeyler koparmayı şi'ar edinmiş ve insan hakları beyannamesini neşreden batılı ülkeler, daima haksızlığı desteklemiş, zâlime yardım etmiş, ezilen müslüman - Türk halkına, çiğnenen müslüman - Türk hakkına daima seyirci kalmıştır.
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere, Tükürün onlara alkış tutan kahpelere, Tükürün ehl-i salibin o hâyâsız yüzüne, Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne...
Sevgili kardeşlerim ve aziz Hak yoldaşlarım:
Tekrar ediyor ve tekrarında fayda görüyorum. Biz, müslüman - Türk milleti SEN - BEN çekişmelerini terketmeğe, birbirimizi sevmeğe, birbirimizi desteklemeğe, milli birlik ve beraberliğimizi titizlikle korumağa her zamankinden daha çok muhtacız. Birbirimizi sevelim, sayalım, tanıyalım ve tamamlayalım, birleşelim, tevhide gelelim, okuyalım, yükselelim, Türkün şeref ve haysiyetini, islâmın izzet ve rif'atini elbirliğiyle, gönülbirliğiyle savunalım. Allah yolunda, din ve millet uğrunda malımızla, canımızla, dilimizle, kalemimizle mücahede edelim, din ve millet düşmanlarına fırsat vermeyelim, saflarımızı sıklaştıralım, yüreklerimizi birleştirelim. Bakınız, Kur'an-ı azimüş-şân ne buyuruyor:
Faddal'Allah-ül-mûcahidiyne bi-emvalihim ve enfüsihim alelkaldiyne derece ve küllen vâ'ad'Allah-ül-Hüsna ve faddal'Allah-ül-mücahidiyne alelka'idiyne ecren aziymâ...
En-Nisa: 25
(Malları ve canlarıyla savaşanları Allahu tealâ, cihad etmeyerek oturanlar üzerine bir derece üstün kılmıştır. Gerçi, Allahu sübhanehu ve tealâ her ikisine de cenneti vâ'detmiştir.
Fakat, cihad edenlere cihad etmeyerek oturanlardan pek büyük bir ecir ve fazilet ihsan buyurmuştur.)
Bundan büyük bir müjde haberi, bundan yüce bir saadet ve selâmet düşünülebilir mi?
Bazı din büyükleri, islâm dininde miras taksim edilirken erkeklere kadınlardan iki misli hisse verilmesini, erkeklerin Allah yolunda mücahede etmek fazileti ile mükellef bulunmalarından ileri geldiği kanaatini izhar etmişlerdir.
Allah yolunda, din ve millet uğrunda paralarına kıyamayan cahil ve gafil müslüman zenginleri için, Allahu talâ'nın merhamet ve şefkatine sığınırız. Bu zavallılar, din ve devlet düşmanları aziz yurdumuza saldırdıkları zaman daha önce vatan korunmasına harcamaya kıyamadıkları mallarının ve paralarının nasıl ellerinden zorla alınacağını göreceklerdir ama, korkulur ki o zaman pişman olmaları da hiçbir işlerine yaramayacaktır. Bu gibiler, âhirete iymansız ve amelsiz giden müflisler gibi:
— Vah, eyvah!.. diyecekler ve ellerini ısırıp başlarını döveceklerdir. Allah yolunda, din ve millet düşmanları ile mal ları ve canları ile cihad etmeyenler âsidir ve günahkârdır:
Leyse alel-a'mâ haracun ve lâ alel-â'reci...
En-Nûr: 61 (Bedenen hastalıklı olanlar, körler, topallar ve cihada gidemeyenler, fakir olur ve bu yüzden cihaddan geri kalırlarsa, Allahu tealâ'ya âsi ve günahkâr olmazlar. Eğer, zengin iseler hastalıklı, kör veya topal dahi olsalar malları ve dilleri ile cihad etmeleri farzdır.)
Demek oluyor ki, bedenen hastalıklı olanlarla, körler ve topallar fakir iseler, bu yüzden savaşa katılmamalarından ötürü kendileri için günah bahis konusu değildir. Fakat, bunların dışında kalan, yani hem sağlıklı ve sağlam ve hem de malları ve paraları olanlar, din ve millet düşmanları ile savaşa katılmazlarsa, Allahu tealâ'ya isyan etmiş ve büyük bir günah işlemiş olurlar.
Görmesin imdad yâ Rab! Rahmetinden tâ ebed, Sarf-1 makdur etmeyen hemcinsinin imdâdına...
Buna mukabil, Allah ve Resûlüne iyman ve itaat eden, din ve millet düşmanları ile cihad eyleyenler için de öyle büyük mükâfatlar vardır ki, bunları tarif ve tavsif edebilmek mümkün değildir. Şehitlere ve gazilere bahş ve ihsan buyurulacak ilâhi ni'metler sonsuz ve sınırsızdır.
Sağlıklı ve sağlam olduğu, malı ve parası da bulunduğu halde korkaklık ederek savaşmaz veya savaştan kaçarsa, âhiret âleminde korkunç bir azap ve ıztıraba duçar clacaktır.
Bu azap ve ıztırabı, dünya hayatında hürriyet ve istiklâlini kaybetmek, zâlimlere esir ve köle olmak, bütün malı, mülkü ve parası elinden alınmak, ırz ve iffetine kâfirler tarafından tecavüz edilmek, rezil ve sefil olmak suretiyle tatmağa başlayacak ve âhirette de bütün peygamberler, veliler, salihler, şehitler ve gaziler önünde mahcup ve perişan olacaktır.
Aziz mü'minler!..
Bilmiş olunuz ki, dünyanın bütün hazineleri verilse, cennette bir karış yer alınmaz. Cennet, kılıçların gölgesindedir ve bu sebeple onun pahası ancak Allah yolunda din ve devlet düşmanları ile savaşırken dökülen ter ve kan damlalarıdır.
Mü'min ve muvahhid olan, böyle bir fırsatı aslâ kaçırmaz. Şehitlik ve gazilik rütbeleri, dünya rütbeleri gibi gelip geçici ve elden çıkıcı değildir. Peygamberlere ve ilimleriyle âmil olan âlimlere bahş ve ihsan buyurulacak cennet dereceleri ve rütbe-i lerinden hemen sonra en büyük derece ve rütbe şehitlere ve gazilere inayet olunacaktır.
Hayatın sonu ölümdür, ölümden kurtuluş yoktur. Ilâhi hüküm böyledir. Dünya hayatı da fânidir, herşey mahvolacaktır. Gençlik, sağlık, kuvvet ve kudret bizimle nasıl olsa ebediyyen kalmayacaktır. Şu halde, din ve devlet düşmanlarına esir ve köle olarak üç günlük gelip geçici ömrü, sefalet ve rezalet içinde geçirmektense, istiklâl ve hürriyetten mahrum, şeref ve haysiyetten yoksun yılan gibi yerlerde sürünerek yaşamaktansa, Allah yolunda, din ve millet uğrunda kahramanca çarpışarak şehit veya gazi rütbesini kazanmak ve böylelikle âhiret ni'metlerine mazhar olmak elbette akla ve mantığa daha uygundur. Öyle bir ölüm düşününüz ki, son nefes verilirken Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem kucağını açmış onu dâvet etmektedir, Allahu talâ'nın bahş ve ihsan buyuracağı üstün ve yüce dereceler ve rütbeler, bütün cennet ni'metleri kula gösterilecektir. Insan olan, müslüman olan böyle şerefli bir ölümnü, düşman çizmesi altında kahrolarak can vermeğe tercih eder mi?
Bu öyle bir ölümdür ki, ölüm demek bile caiz değildir.
Mü min ve muvahhidlere böylesine bir ölüm, OLUM dur. Şehidin mübarek cesedi toprağa düşer düşmez, kendisini huriler kucaklarlar, doğruca cennet-i â'lâya iletirler ve onun mukaddes ruhu cemal-i lâ-yezâle vasıl olur.
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker, Gökten ecdat inerek öpse o pâk alnı değer..
Ne büyüksün ki, kanı kurtarıyor tevhidi;
Ber'in arslanları gibi bu ordu şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
(Gömelim, gel seni tarihe desem!) sığmazsın...
Herc-ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitap, Seni ancak ebediyetler eder isti'ab.
Bu taşındır diyerek Kâ'beyi diksem başına, Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına, Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namiyle, Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle, Ebr-i nisanı açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan, Sen bu âvizenin altında bürünmüş kanına, Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına, Türbedarın gibi tâ fecre kadar bekletsem, Gündüzün fecrile âvizeni lebriz etsem, Tüllenen magribi akşamları sarsam yarana, Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana...
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini, Şarkın en sevgili sultanı Selâhaddin'i, Kılıçarslan gibi iclâline ettin hayran, Sen ki, islâmı kuşatmış boğuyorken hüsran, O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın, Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın, Sen ki, â'sara gömülsen taşacaksın, heyhât!..
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat, Ey şehid oğlu şehid!.. İsteme benden makber, Sana âğuşunu açmış duruyor Peygamber...
Bu ulvi ve muhteşem manzarayı böylece belirtmeğe çalıştıktan sonra, bir gerçeği daha hatırlatmak yerinde olur:
Savaş sırasında, şahsi çıkar sağlamaktan son derece sakınmak gerektir. Savaşta, şahsi menfaat sağlamağa şeri'at lisanında (GUL) denilir. Düşmandan alınan mal anlamına gelen ve helâl olan GANIMET ile bunu birbirine karıştırmamak lâzımdır. Devlete teslim edilmesi gerekirken şahsi çıkar uğruna herhangi bir malı alıp saklamak kesin olarak haramdır. Zira, böyle bir mal ganimet değil, bir çeşit hırsızlıktır:
t jigs Ve men yaglül ye'ti bimâ galle yevm-el-kıyameh...
Al-i Imran: 181 (Ganimete hıyanet eden ve onu çalarak hırsız durumuna düşen kimse, kıyamet günü o çaldığı şeyi boynuna asıp yüklenerek gayet çirkin bir vaziyette mahşer yerine gelir.)