Ara
Menü

Sayfalar 189–195

1.711 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 189–195

lem efendimizin amcası olup ESED-IR-RESUL (Resûl'ün arslanı) olarak ün yapmış mert, yiğit ve kahraman bir zat olan Hz. Hamza radıyallahu anh şehid olmuş ve Habib-i edib-i Kibriyâ'nın mir'at-ı Hak olan mukaddes yüzü yaralanmış ve mübarek dişleri de kırılmıştı.

Islâm mücahitlerinin, din ve millet düşmanlarından yılmadıklarını, cesaret ve şecaatlerinden hiçbir şey kaybetmediklerini göstermek için, Resûl-ü zişânın emirleriyle Abdullah ibn-i Revaha radıyallahu anh emrinde bir bölük islâm askeri, düşman üzerine sevkolunmuştu.

Abdullah ibn-i Revaha, islâm mücahitlerini toplayarak tan yeri ağarmadan düşman üzerine göndermiş ve kendisi de sabah namazını iki cihan serverinin arkasında kılmak için mes.

cide gitmişti. Zira, Resûl-ü zişânın arkasında kılınacak sabah namazının şerefi ve fazileti çok büyüktü. Netekim öyle oldu, sabah namazı kılındı, selâm verildi ve imam-ül-Enbiyâ efendimiz mübarek yüzlerini cemaate çevirdiler ve ashab-ı kiram arasında birgün önce kumandan tayin ettikleri Abdullah ibn-i Revaha'yı da görünce:

— Yâ Abdullah!.. Biz, seni gazaya memur ederek islâm mücahitlerine kumandan tayin etmedik mi? Burada ne işin var?

Neden, kutsal görevinin başına gitmedin? diye sordular.

Abdullah ibn-i Revaha cevap verdi:

— Yâ Resülallah! Beni, mücahitlerin kumandanlığına tayin buyurmuştunuz. Fakat, zât-ı risaletpenahilerinin arkanızda kılınacak sabah namazının fazilet ve sevabina nail olabilmek ümidiyle, hareketimi namazdan sonraya kadar te'hir ettim. Mücahitleri tan yeri ağarmadan görevleri başına gönderdim ve şimdi ben de onlara yetişecek ve tarafıma tevdi buyurulan vazifeyi ifa edeceğim, dedi.

Seyyid-il-mürseliyn efendimiz saadetle şöyle buyurdular:

— Yâ Abdullah!.. Allahu talâ'nın şan ve azametine yemin ederek seni temin ederim ki, dünyada malik olduğun neyin varsa hepsini feda etsen, gece ve gündüz başını kaldırmaksızın bu mescitte namaz kılsan, yine de Allah yolunda gaza eden mücahitlerin eriştikleri şeret ve fazilete nail olamaz, uhdene

tevdi olunan cihad vazifenden alacağın ecir ve sevabı alamazsın. Durma, koş ve gazi arkadaşlarına yetiş ve görevin ne ise yerine getir. Memur olduğun kutsal görev, burada yapacağın ibadet ve t'atten ve benim arkamda kılacağın namazdan ve hazır bulunan cemaatin sevabından bin kat üstündür ve hayırlıdır. Çünkü, burada yapacağın ibadet ve tâ'atin faydası ancak kendinedir. Yapacağınız savaşta ise, din ve millet düşmanlarına karşı göreceğiniz hizmet Allahu tealâ'ya, din-i mübiyn-i islâma, vatanımıza ve milletimize aittir. Bu hizmetinin yararı ve faydası, bütün mü'min kardeşlerine ve bütün ehl-i islâma şâmildir. Kaldı ki, emir ve kumandan altına verilen erlerin, savunacağın bölgedeki halkın hayatları ve mukadderatları senin sadakatine, hamasetine, cesaretine tevdi edilmiş birer emanettir. Namaz, yalnız başına da kılınabilir. Vazifen başında iken bulunduğun her yerde de kılınabilir. Hatta, kazaya kalmış bile olsa, sonradan kaza edilebilir. Fakat, savaş hali böyle değildir. Bir dakikalık gaflet büyük bir yenilgi ile sonuçlanabilir ve bu sebeple geciktirmek caiz olmadığı gibi onun kazası da yoktur. Gaza, şerefinden üstün ve yüce bir rütbe ve ibadet, gazadan üstün bir şeref ve fazilet varsa o da ancak şe.

hitlik rütbesidir. Çabuk git, askerlerine yetiş, onları serk ve idare et, cihad farizasını ifaya himmet ve gayret et ve inşâ'al.

lah büyük ve parlak bir zaferle geri gel...

Abdullah ibn-i Revaha, mescitten çıktı ve askerlerine yetişmek üzere büyük bir hızla yola koyuldu.

HIKAYE Ashab-ı kirâmdan Nu'man radıyallahu anh şehit olmuş ve Alâ'i adında bir yetim bırakmıştı. Ashab-ı kiramdan bazılarının çocukları, babalarıyla huzur-u fâ'iz-in-nura cenab-ı Fahr-i risalete yüz sürerler ve dönişlerinde iki cihan serverinin kendilerine nasıl iltifat ettiklerini anlatırlardı. Alâ'i, bunları duya duya Resül-ü zişâna karşı iştiyakı artıyor ve fakat babası olmadığından buna cesaret edemiyordu. Birgün annesine:

— Anneciğim, dedi. Ben de, Fahr-i kâ'inat efendimizin huzur-u saadetlerine varsam, iltifatlarına nail olsam, sohbetlerini duysam ne olur?

Annesi onun başını okşadı, sevdi ve kokladı:

— Oğulcuğum, sen yetimsin... Baban, hayatta olsaydı seni de efendimizin huzuruna götürürdü, dedi.

Fakat, Alâ'inin sabrı ve tahammülü kalmamıştı. Birgün, Mescid-i Nebevi'nin önüne geldi ve: (Ah babacığım!..) diye ağlamağa başladı. Nur-u âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

— Yâ Enes!.. Mescidin önünde bir çocuk feryat edip ağlıyor, git o çocuğu hemen buraya getir, buyurdu.

Enes radıyallahu anh çıktı ve Alâ'iyyi elinden tutarak iki cihan serverinin huzuruna getirdi. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem sordu:

— Evlâdım, sen kimin oğlusun?

Çocuk, hıçkırıklarını tutmağa çalışarak cevap verdi:

— Senin getirdiğin hak din için savaşırken şehit olan Nu'man'ın oğlu Ala'yyim.

— Merhaba ey babası cennet-i â'lânın Dâr-üs-selâm derecesine eren zatın oğlu!.. buyurarak yavrucağın başını mübarek elleriyle okşayıp sevdi ve kendisi için dua buyurdu: (Allahümme bârik fil-Alâ'l ve enbetehu nebâten hasene...)

Alâ'iye iltifatlar etti, gönlünü aldı... Alâ'i, mutlu idi, sevinçli idi, zira diğer çocuk arkadaşları gibi iki cihan serverinin huzurlarına kabul edilmek şeref ve bahtiyarlığına ulaşmıştı. Artık, huzur-u saadete dahil olabilirdi.

Et-Tövbe sûre-i celilesinin 41.'inci âyet-i kerimesi olan (IN-.

FİRÜ HİFÂFEN... Genç ve ihtiyar, zengin ve fakir cihada geliniz...) hükmü nâzil olunca, Medine-i münevvere'de münadiler:

— Ey mü minler!.. Genç ve ihtiyar, zengin ve fakir cihada gitmek üzere hazır olunuz!.. diye nidâ ettiklerinde, Alâ'i henüz yirıni yaşlarında bulunuyordu. Bu dâveti duyunca, annesinden savaşa katılmak üzere izin istedi. Fakat, annesi kendisinden başka kimsesi olmadığından müsaade etmedi. Alâ'i, Hz. Ebu-

Bekir-is-Sıddıyk radıyallahu anha müracaat ederek cihada gitmek istediğini ve fakat annesinin kendisinden başka kimsesi olmadığını ileri sürerek müsaade etmediğini söyledi ve izin almasını niyaz etti.

Hz. Sıddıyk-ı Ekber, Alâ'inin evine gitti ve annesinden rica etti:

— Yâ Hatun!.. Oğluna cihad için izin ver, onu bu ecir ve saadetten mahrum eyleme...

Kadıncağız, ağlamağa başladı ve:

— Yâ Sıddıyk!.. Alâ'iden başka kapımı açacak kimsem yok, gözümün nuru, hayatımın meyvesi biricik oğlumu bana yardımcı bırakınız, diye yalvardı.

Hz. Eba-Bekir, kadıncağızı haklı buldu ve onun annelik sevgi ve şefkatine hürmet ederek daha fazla israr etmedi. Fakat, Alâ'i de boş durmadı ve bu defa Hz. Ömer-ül-Faruk radıyallahu anhı aracı koydu. Fakat, Faruk-u â'zam da sonuç alamadı ve kendisine:

— Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize müracaat et... Ümit ederim ki, annen iki cihan serverinin hatırını kıramaz, dedi.

Alâ'i, azimli ve kararlıydı. Doğruca huzur-u saadete vardi ve:

— Yâ Resûlallah!.. dedi. Annem, cihada gitmeme izin vermiyor. Sıddıyk-ı ekber ve Faruk'u â'zam aracılık ettiler, her ikisini de red etti ve kabul etmedi. Ne yapacağımı bilemiyorum! Siz, tavassut ve şefaat buyurursanız, izin vereceği tabiidir. Ashab-ı kiramdan bir zatı göndererek annemden izin almanızı istirham ederim.

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Hayder-i Kerrâr'a bu vazifeyi verdi ve şöyle buyurdu:

— Yâ Ali!. Bu yiğitle birlikte git, annesine selâmlarımı söyle ve benim namıma cihada gitmesi için izin vermesini istedigimi söyle...

Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh, Alâ'inin evine gitti ve annesine Resûl-ü zişânın selâmlarını ve dileklerini bildirdi. Kadıncağız birden yumuşadı:

— Habib-i edib-i Kibriyâ'ya canım feda olsun, dedi. Oğlumu önce Hakka sonra Resûl-ü zişâna hibe ettim.

Sonra, oğlunun alnından ve yanaklarından öptü ve imam-1 Ali'ye teslim etti ve Alâ'i bu suretle muradına ererek ashab-1 bâ-safa ile birlikte cihada gitti.

İslâm mücahitleri büyük bir zafer kazanmışlardı ve bu savaşlarda Alâ'i de maksuduna erişmiş, kahraman babası gibi rütbelerin en yücesi olan şehitlik makamına ulaşmıştı. Başlarında iki cihan serveri olmak üzere, Medine-i münevvere'ye dönüşlerinde halk kendilerini coşkunlukla karşılıyor ve yiğit gazilere defler vuruyorlar, kasideler söylüyorlardı. Karşılayanlar arasında Şehit Nu'man'ın eşi ve şehit Alâ'inin anası da bulunuyordu. Büyük bir hasret ve iştiyakla ciğerpâre yavrusunu bağrına basabilmek için gazilerin saflarını gözleriyle araştırıyor, fakat onu bir türlü göremiyordu. Kendisinden bir haber alabilmek için sorduğu mücahit gaziler de bir şey söylemiyorlardı.

Uzaktan, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin teşrif buyurduklarını farkederek kendilerine doğru koştu ve kendisini tanıtarak sordu:

— Yâ Resûlallah!.. Şehit Nu'man'ın eşi ve emriniz üzerine cihada katılmasına izin verdiğim Alâ'inin anasıyım. Oğlumu, gaziler arasında aradım, bulamadım. Kime sordumsa bana cevap vermediler. Lûtfen söyler misiniz, oğlum nerede?

Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz:

— Oğlun şehit oldu ve Firdevs-i â'lâda bulunduğunu da Cebrail aleyhisselâm bana haber verdi. Sen, hem şehit kadını hem de şehit anası oldun, bu itibarla iki yönden de Allahu tealâ'nın ecrine nail olacaksın, buyurunca kadıncağız:

— El-hamdü lillâh, hem şehit karısı, hem de şehit anası oldum, diye Cenab-1 vâhib-ül-atâ'ya hamd-ü senâ eyledi.

Aziz kardeşlerim:

Müslüman kadını, işte böyle metin olur. Kocasını, oğlunu, kardeşini Hak yolunda kaybettiğinden dolayı ye'se düşmez, Envâr-ül-Kulub, Cilt 3 — F: 13

Belki üzülür ağlar ama feryad ederek bağırıp çağırmaz, üstünü başını ve saçını yolmaz. Zira, onlara bahş ve ihsan buyurulacak sonsuz ni'metlerin kıymet ve azametini bilir, kendisine vâ'dolunan mükâfatı düşünür, hak yolunda ırz ve iffetinden gayrı herşeyini fedâ eder.

Gönlü mir'at-ı baht-ı Kibriyâ'dır ehl-i tevhidin, Şuhudu her nefes zevk-i likadır ehl-i tevhidin...

HİKÂY E Fira'unun eşi Asiye validemiz, Hz. Musa aleyhisselâma iyman ederek islâm olmuştu. Fira'un, mes'eleyi öğrenince son derece öfkelendi:

- Yâ Asiye! Musa'ya iyman ettiğini ve onun Allah'ına ibadette bulunduğunu söylüyorlar. Benden başka ilâh var mı ki, ona tapıyor ve ibadet ediyorsun?

Asiye validemiz, pervasızca cevap verdi:

- Elbette var, dedi. Seni ve beni yaratan, yeri ve göğü donatan bizleri öldürecek ve sonra tekrar diriltecek olan Rabbil-âlemiyn var, onu nasıl inkâr edebiliriz? Musa aleyhisselâm, onun kulu ve peygamberidir. İşte, ben o yerleri ve gökleri ve yerlerle gökler arasında görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün âlemleri yaratan Allahu tealâ'ya ve onun peygamberi olan Hz. Musa'ya iyman ettim.

Kan tepesine sıçrayan Fira'un kükredi:

— Bı! itikad ve inancından dönmez, Musa'nın Rabbini ve Musa'yı inkâr etmezsen, benim hepinizin yüce Rabbiniz olduğuma iyman etmezsen seni perişan ederim.

Asiye validemiz, bu tehdide aldırış etmedi:

— Hâşâ!.. dedi. Allahu tealâ birdir ve ondan gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak mâ'bud yoktur. Musa aleyhisselâm da, onun peygamberi ve Kelimi dir.

Fira'un, eşinin Hak dininden dönmeyeceğini anlamıştı.

Oysa, Âsiye'nin bu iymanı, tebaası ve milleti arasında duyula-

cak olursa, otoritesi yok olacak ve kimse onun (Ben, sizin yüce Rabbinizim!..) palavrasına inanmayacaktı. Hışımla cellâdına emretti:

— Şu hatunu al, çarmıha ger ve sarayın duvarina as ve sonra da koyun keser gibi onu boğazla ki, başkalarına da ibret olsun, emrini verdi Cellâtlar, bu emri yerine getirdiler ve Asiye sultanı çarmıha gererek sarayın siyaset duvarına astılar. Bu hale şahit olan melekler niyazda bulundular:

— Yâ Rab! Biliyor ve görüyorsun, bu mâ'sum kadın Fira'unun zulmüne ve belâsına mâruz kaldı.

Hitab-1 izzet şeref-sadir oldu:

- Bize iştiyakı ziyadeleşti.

Zât-1 ülûhiyyetimize iyman eden ve biz Azim-üş-şâna âşık olanlara Âsiye kulumun bu hali büyük bir örnek olacaktır. Ey meleklerim! Gidin ve selâmımı kendisine iletin, benden bir isteği varsa hemen yerine getireyim...

Melekler, Asiye hatuna vardılar ve Allahu talâ'nın selâmlarını tebliğ ederek bir arzusu olup olmadığını sordular. Asiye validemiz:

— Rabbimden bir ev niyaz ederim, dedi.

Melekler, durumu arzettiler:

— Yâ Rab!.. Asiye kulunun belâsı gayet büyük ve şiddetli, fakat sabrı da gayet fazla... Bu belâya ve sabrına rağmen, istediği pek küçük bir şey..

Hitab-ı izzet geldi:

— Sorun bakalım Âsiye kuluma, o evi nerede ve kimin yanında istiyor?

Âsiye hatun cevap verdi:

Rabbi'bnl liy Indeke beyten fil-cennet...

Et-Tahrim: 11 (Yâ Rab! Benim için cennette ve nezdinde bir ev yap...)

Sayfalar 189–195 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org