Ara
Menü

Sayfalar 225–232

1.810 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 225–232

tinit mi? Hak, mağlûp olur mu? Bu şartlara dikkat ve riayet eden erlere yardımını esirger mi? Hak celle ve alâ, zât-ı ülühiyyetini zikreden kullarını aslâ yalnız bırakmaz ve onlarla beraber olur. Yukarıda okuduğunuz âyet-i kerimede de böyle buyuruluyor: (Allahu tealâ'yı çok zikredin, ona dua edin, yardımını dileyin ki, felâh bulasınız ve zafere ulaşasınız.)

Mâ'neviyyât, her zaman ve heryerde önemlidir. Özellikle, savaş gibi olağanüstü hallerde sayılamayacak kadar çok faydaları bulunduğu hakikat ehlince malûmdur. Hristiyan orduları dahi bunun kıyınet ve ehemmiyetini anlamışlar ve askerlerine MORAL DERSLERI adı altında mâ'neviyyât telkini yoluna gitmişlerdir.

Ancak, şunu da hiç unutmamak gerekir. İki ordunun karşı karşıya geleceği bir savaşta yalnız zikir ve dua ile galip geinemeyeceği ve zafer elde edilemeyeceği de bilinmelidir. Ne var ki, yalnız silâh, teçhizat ve mühimmat fazlalığı ve kuvvet çokluğu ile de hiçbir sonuç alınamaz. Savaş halinde, madde ile mâ'nanın birbirinden ayrılmaması ve her ikisinin eşit olinası, yani hem mâ'neviyyât bakımından üstün hem de silâh ve teçhizat yönünden hiç değilse eşit olmak gerekir. Madde, ceset ve mâ'na o cesedin ruhu gibidir. Bunlar birbirinden ayrılırlarsa hiçbir yarar sağlamaz. Her ikisine de ihtiyaç ve zaruret vardır ve ilâhi yardımın erişebilmesi mâ'nen olduğu kadar maddeten de kuvvetli bulunmakla mümkündür.

İslâmda cihadın farz olmasının sebebi de şudur:

Bilindiği gibi harpler, insan neslini tüketir ve kan akmasına yol açar. Harp sırasında, bir çok mâ'mur ülkeler tahrip edilir, medeniyetler yıkılır ve bütün güzellikler mahvolur.

Yanan ocaklar söner, gözyaşı dökülür, unulmaz yaralar açılır, çocuklar yetim ve genç kadınlar dul kalırlar. Hâsılı, neresinden bakılırsa bakılsın zararlı bir harekettir. Bu zararı önlemek, insan neslini harplerle tükenmekten korumak, boşuna kan akmasını durdurmak, mâ'mureleri harap olmaktan kur- Envâr-ül-Kulüb, Cilt 3 — F: 15

tarmak lâzımdır. İşte Allah azze ve celle, kendi dini olan din-i mübiyn-i islâmın izzeti, kelimetullah'ın rif'ati ve mağlûp, mağdur ve mazlüm milletler üzerinden zâlimlerin zulüm, fesat ve mel'anetini def'etmek için biz müslümanlara cihadı farz kılmıştır. Çünkü, islâm zulüm yerine adaleti, küfür ve dalâlet yerine tevhid ve hidayeti, haksızlık ve kötülük yerine hakkaniyeti, nefret ve husumet yerine sevgi ve muhabbeti götürür ve yerleştirir. Hakkı inkâr edenler, bu gerçeği anlayabilselerdi, iki cihan serverinin risalet ve nübüvvetini kabul ve tasdik ederler, hak ve hakikate vasıl olurlardı. Onların islâma gelmemeleri, hakikat-i islâmiyye'yi lâyıkıyle anlayamamalarından ve bu arada cihadın neden farz olduğunun sırrına erememelerinden ileri gelmektedir.

Gerektiğinde, bütün ümmet-i Muhammed'e ırk, renk ve mezhep farkı gözetmeksizin malları ve canlarıyla cihad etmek vacip olur. Meselâ, doğu illerinden birisinde bir müslüman kadını din ve millet düşmanlarından birisinin eline esir düşse, o müslüman kadını kurtarabilmek için ne mümkünse yapmak bütün müslümanlara farz olur. Eğer, bu görevlerini yerine getirmezlerse, yani o kadını esirlikten kurtarmazlarsa, bütün müslümanlar günaha girmiş olurlar.

Yeryüzünde yaşayan cahil ve gafil müslümanlar bu gerçeği böylece bilmeli, hakikat-i islâmiyye'yi öğrenmeli, dinimize sahip olmalı, birbirimizi desteklemeli ve her alanda yardımcı olmağa çalışmalıyız. Vaktiyle, bütün müslümanlar dinimizin bu kutsal vecibesini yerine getirmiş olsalardı, müslümanlar bugün çoğunlukla geri kalmışlık derdinden, sefaletten kurtulur ve aynı dâva etrafında birleşir ve bütünleşirdi. Osmanlı Türklerinin satvet çağlarında Cava ve Sumatra müslümanlarına yardım için donanma ve asker gönderilmiştir. Aynı yardım ve yardımlaşma meselâ Endülüs müslümanlarına, meselâ Kazan Türklerine yapılmış olsaydı ne bu müslüman devletleri yıkılır, ne Semerkant, Buhara ve Türkistan esaret zilletini tadardı. Islâm âlemi, birinci cihan harbinde bize yardımcı olsalardı, yenilir miydik? Ne yazık ki, gaflet ve cehalet, hırs ve menfaatle

elele vermiş ve müslüman topluluklarına hak ve hakikati unutturmuştur. O kadar ki, müslüman Türke saldıran din ve millet düşmanları arasında islâm adı taşıyan sözde müslümanlar da vardı.

Müslümanlık, birleşmeyi ve bütünleşmeyi, aynı dâva uğrunda ve Allah yolunda karşılıklı yardımlaşmayı emreder. Yüce dinimizin bu açık seçik hükmüne bakarak bugünkü cahil ve gafil müslümanların hallerine ağlamak ve hidayetleri için dua etmekten gayrı elden ne gelir?

HİKÂYE Dağıstan arslanı Şeyh Şâmil hazretleri, yirmi üç yıl Rus çarının ordularına kan kusturmuş, anlı şanlı bir islâm mücahidi idi. Maalesef, bu mücahede ve mücadelesinde başta Osmanlı devleti olmak üzere hiçbir islâm ülkesinden yardım edilmemiştir. Hatta, yardım şöyle dursun, kıt ve kısır menfaatleri uğrunda Ruslarla işbirliği yapan bazı hainler, dinlerine, mukaddesatlarına, ırz ve iffetlerine ihanet etmekten utanmamışlar, yalnız Şeyh Şâmile değil, aynı zamanda islâm dâvasına da hıyanet etmişlerdir.

O koca kahraman, savaşa savaşa esir düşmüştü. Çar, kendisinin cesaret ve şecaatine, hamiyyet ve metanetine hayran olmuş veya böyle görünmeyi şahsi ve siyasi çıkarı bakımından yararlı görmüştü. Onun için de, teslim olurken yapılan anlaşmada dilediği ülkeye serbestçe gidebileceği şartı kabul edilmişti. Şeyh Şâmil hazretleri, Medine-i münevvere de yerleşmeyi arzu diyordu. Sevgili peygamberine, iki cihan serverine komşu olabilmek ve ömr-ü azizini onun civarında geçirmek en büyük arzusu ve temennisiydi.

Netekim, öyle de oldu ve önce Îstanbul'a geldi. Padişah, kendisinin efsane gibi dillerde dolaşan yiğitliğini, kahramanlığını ve menkıbelerini dinlemiş ve onunla tanışmayı arzu etmişti. Bunun için de, kendisini sarayıın kapısında karşılamış ve elini Şeyh Şâmil'e uzatarak kendisini kutlamak ve hoş gel-

din demek istemişti. Şeyh Şâmil, büyük bir celâdetle kendisine uzanan bu eli tutarken şöyle demişti:

— Şevketli padişahım!.. Bütün müslümanların halifesi olan siz, bu elinizi bana Dağıstan'da kâfirlerle savaşırken uzatmış olsaydınız, Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâ indinde daha makbul ve islâm dâvasında daha meşkûr olurdu...

Söz, Şeyh Şâmil hazretlerinden açılmışken, onunla ilgili bir kıssayı daha nakletmek isterim:

Müşârünileyh, esir olunca Çar yukarıda da belirttiğimiz gibi, şahsi ve siyasi mülâhazalarla kendisine karşı izzet ve ikramda bulunmuş, kendisini sarayında misafir etmişti. Birgün, çar ve erkânı ile aynı sofraya oturmaya tenezzül etmeyen şeyh hazretleri, büyük bir iştiha ile kendisi için hazırlanan pilâvı kaşıklarken, Çar yâverlerinden bir mareşal aklınca espri yapmak istedi ve çara hitaben:

— Haşmetmeab!.. Şeyh hazretleri o kadar iştihalı ki, beni bile yemelerinden korkuyorum, dedi.

Şeyh Şâmil, elinden kaşığı bıraktı, bu soğuk şakayı yapana dik dik baktıktan sonra çara döndü ve:

— Majesteleri, saray mareşalini temin buyurabilirsiniz.

Korkmalarına lüzum yoktur. Çünkü, el-hamdü lillâh ben müsümanım ve bizim dinimizde domuz eti haramdır, dedikten sonra pilâvını kaşıklamağa devam etti.

Şeyh Şâmil, Istanbul'da bir süre kaldıktan sonra Medine-i münevvere'ye gitti, kılıcını ve silâhlarını muvacehe-i şerifede yere koyarak niyazda bulundu:

— Yâ Resûlallah!.. Allahu tealâ indinde yegâne din olan senin getirdiğin din-i mübiyn-i islâm için yirmi üç yıl cihad ettim. İhanete uğradım. Bu mücahede ve mücadelem, kabule şayan görüldü mü? Benim için asıl önemli olan işte budur, diyerek gözyaşı döktü Bir müddet sonra da ecel şerbetini içerek sevgili peygamberinin ebediyyen komşusu oldu ve Cennet-ül-Baki kabristanında ebedi istirahatgâhına defnedildi.

Ey Mü'min kardeşim:

Yolun düşerse Medine-i münevvere'ye vardığında diğer islâm büyükleri meyanında Şeyh Şâmil hazretlerini ziyaret et ve buna muvaffak olamazsan, buradan ruh-u pür-fütuhuna Fâtiha-i şerife ithaf eyle!..

Allah yolunda, din ve millet uğrunda malla ve canla mücahede etmenin kıymet, ehemmiyet ve faziletini açıklayan bazı âyet-i kerimeleri dikkatle okumanızı ve derin derin düşünmenizi âcizane tavsiye edrim:

Ve lâ tekulû limen yuktelü fi sebiylillahi emvât, bel ahyâ'ün ve lâkin lâ tes'ûrun...

El-Bakara: 154 (Allah yolunda katlolunanlar için ÖLÜ'ler demeyiniz. Onlar, diridirler ama sizler onların hayatlarının keyfiyetlerini bilemezsiniz ve anlayamazsınız.)

Bu âyet-i kerimenin sebeb-i nüzulü de şöyledir. Bedir gazasında 14 islâm mücahidi şehid olmuşlardı. Isimleri okunarak her birinin öldükleri beyan ve ilân olunurken, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri bu âyet-i celileyi inzâl ve şehitlerin ölmediklerini, ölmeyeceklerini, onların diri olduklarını ve fakat insanların bu hal ve hakikati anlayamayacaklarını Habib-i edibi vasıtasiyle, tebliğ ve işaret buyurmuştur.

Elleziyne kale lehüm-ün-nâsü innen-nâse kad ceme'û leküm fahşevhüm fe-zâdehüm iymâne ve kalû hasbünallahü ve ni'mel-vekiyl...

Âl-i Imran: 173

(Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine düşmanlarınız size karşı harbetmek için sayısız asker topladı, oysa sizlerin savaşına gücünüz yok, onlardan korkun dediler de bu söz onların imanlarını ve cesaretlerini arttırdı. Allahu azim-üş-şân bize yeter, o ne güzel vekildir, dediler ve savaşa girdiler.)

Bu âyet-i celilenin nüzulü sebebi de şudur: Bedir'de mağlûp olan Kureyş kâfirleri, mü'minlerden intikam almak üzere büyük bir ordu toplamışlardı. Kureyş'in reisi Bedir'de cehennemi boyladığından bu seferde onlara Ebu-Süfyân kumanda ediyordu. Ebu-Süfyân, Medine-i münevvere'ye geldi ve huzur-u Resûlullah'a girerek:

— Yâ Muhammed! dedi. Gelecek yıl, küçük Bedir'de savaşa hazır ol!..

Sonra, hazırlıkları tamamlamak üzere Mekke'ye döndü.

Eskidenberi, küçük Bedir'de panayır kurulması âdet olmuştu. Panayır kurulacağı günlerde Sahib-i Şeri'at aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyet efendimiz, ashab-ı kirama:

— Ebu-Süfyân'ın verdiği müddet tamam oldu. Kureyş kâfirleri ile gaza etmek üzere hazır olunuz, buyurdu.

Li-hikmetin, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri Ebu-Süfyân'ın kalbine bir korku düşürmüştü. O kadar ki, müslümanlarla savaş için cesaret ve metaneti kalmamış gibiydi. Buna rağmen, Medine-i münevvere'ye casuslar göndererek: (Ebu- Süfyân, büyük bir ordu ile Bedir'e geldi...) haberini etrafa yaydırdı. Maksadı, müslümanlar arasında korku ve panik yaratmakt1.

Kureyş casusları görevlerini hakkıyle yaptılar ve ortalığa dehşet saçtılar. Bazı münafıklar da, bunu fırsat bilerek her tarafa haberler salıyorlar ve:

— Sizin, onlarla savaşmanız büyük bir felâket olur. Zira, Kureyş ordusu çok kalabalık ve gayet kuvvetlidir. Savaşacak olursanız, yenileceğiniz muhakkak ve mukadderdir, dediler.

Bu propaganda, etkisini gösterdi ve Medine-i münevvere'.

de ister istemez bir telâş ve heyecan başladı. Bu hali gören, Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz:

— Benimle hiç kimse gazaya gelmese dahi, Vallahi yalnız başıma giderim, buyurdu.

Netekim, bundan mülhem olarak Yavuz Sultan Selim Han aleyh-ir-rahmeti vel-gufrân Çaldıran seferine giderken, bugün Ağrı iline bağlı Eleşkirt (Toprakkale) kazasının sakallı köyünde yeniçeriler isyana yeltenmişler ve:

— Düşman yok, harap bir memlekette nice bir seyyahat ederiz? bahanesiyle geri dönmeği tasarlamışlardı. İşte, o zaman koca Hakan tıpkı Resûl-ü zişân gibi büyük bir soğukkanhılıkla atını ileri sürmüş ve âsilerin önüne dikilerek:

— Ehl-ü iyâl kaydında olanlara desturdur, geriye karılarının yanlarına gitsinler. Biz, buraya geri dönmek için gelmedik. Rahat isteyen bu yola yaraşmaz. Bizi isteyip yolumuza can ve baş feda edecek yiğitler ölümden korkmazlar. Ölümden korkanlar geri dönsünler, düşmanla çarpışacak mertler benimle gelsinler. Eğer, içinizde er yoksa, ben yalnız giderim, diye haykırmış ve onun bu cesaret ve celâdeti, âsileri yıldırmış ve neticede Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye fetholunarak büyük bir zafer kazanılmıştı. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Yavuz Sultan Selim Han, iki cihan serverinin Bedir gazasındaki cesaret ve celâdetini taklit ederek sünnet-i seniyyelerine tâbi olmuş ve bu teba'ıyyet ve teslimiyyet onu eşsiz bir zafere ulaştırmıştır. Zira, Uhud'da Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme tâbi olmayanların da acı bir mağlûbiyete uğradıklarını elbette biliyordu.

Bunun üzerine, muhaciriyn ve ensâr kendilerine tâbi olarak Bedir yolunu tuttular. Fakat, ne Ebu-Süfyân ne de ordusu görünürde yoktu. İki cihan serveri ve maiyyet-i seniyyelerindeki islâm mücahitleri Medine-i münevvere'ye döndüler ve işte o zaman Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri bu âyet-i kerimeyi inzâl buyurdu.

Diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:

Ves-sâffâti saffen fez-zâcirati zecren fet-taliyati zikren..

Es-Saffat: 1-2-3 (Yemin ederim o saf saf duranlara... O sevk ve zecredenlere.. Allahu tealâ'yı zikir ve Kur'an-ı aziymi tilâvet eyleyenlere...)

Müfessirlerden bazıları buyurmuşlardır ki, bu âyet-i ke rimelerin mâ'nayı münifi şudur:

(Biz azim-üş-şânın emrine uyarak gazaya giden, din ve devlet düşmanlarına karşısında savaşmak üzere saf saf duran ve düşmanlarını ürkütüp korkutmak için arslanlar' gibi kükreyerek zikrullah ile, tehlil ve tekbirlerle, Fetih sûre-i celilesini okuyarak ALLAH ALLAH sayalarıyla hücuma kalkan mücahid gaziler üzerine yemin etmekle, onların ind-i ilâhiyyemdeki şeref, itibar ve faziletlerini gafillere açıklarım.) demektir.

Innallâhe yıhibbülleziyne yukatilüne fi sebiylihi saffen ke'ennehüm bünyânün mersûs...

Es-Saf: 4 (Allahu tealâ, rizayı ilâhisi yolunda birbirlerine kurşunla kenetlenmiş yekpâre müstahkem bir yapı gibi saf olup savaşanları sever.)

Yâ eyyühelleziyne âmenü hel edüllüküm alâ ticaretin tünciyküm min azabin eliym tü'minüne billâhi ve Resülihi ve tücahidûne fi sebiylillAhi bi-emvâliküm ve enfüsiküm zâliküm hayrün leküm in küntüm tâ'lemûn...

Es-Saf: 10

Sayfalar 225–232 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org