Ara
Menü

Sayfalar 233–240

1.768 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 233–240

(Ey iyman edenler!.. Sizi elim bir azaptan kurtaracak bir ticaret salık vereyim mi? Allahu tealâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya iyman edersiniz, Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla cihad eylersiniz. Eğer, bilirseniz bu sizin hakkınızda pek hayırlıdır.)

Esstrilo Cât sitei,, Vel-adiyati dabhan fel-müriyâti kadhan fel-mugiyrâti subhan fe-eserne bihi nek'an fe-vasatne bihi cem'an...

El-Adiyât: 1 - 5 (Gaza meydanında nefes nefese koşan atlar hakkıyçün, tırnakları ile taştan ateş çıkaran atlar hakkıyçün, sabahleyin baskın eden ve tozu dumana katarak düşman ordularını yaran atlar hakkıyçün..)

Aziz kardeşlerim ve sevgili Hak yoldaşlarım!..

Bu konuda daha bir çok âyet-i kerimeler vardır. Biz, bu kadarıyla yetindik ve aklımız erdiği, gücümüz yettiğince, denizlerden bir katre ve güneşten bir zerre misali, ciladın kıymet, ehemmiyet ve fazileti hakkındaki âyet-i celileleri ahkâmıı asla eskimeyecek ve kıyamete kadar bâki kalacak olan kitabullah'tan tefsire cür'et ettik.

Şimdi de, siz mü'min kardeşlerime cihadın kıymet, ehemmiyet ve faziletini belirten ve açıklayan bazı Harlis-i şerifleri beyan edelim:

Mesabih-iş-şerifede rivayet olunan şu Hadis-i şerif, cihad hakkında insanlara cidden ibret verici ve irşâd edici mahiyettedir. Birgün, huzur-u fâiz-in-nûru cenab-i Fahr-i Risaletmeab efendimize kabul buyurulan bir zat sordu:

— Yâ Resûlallah!.. Allahu tealâ katında hangi amel daha efdaldir?

Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz saadetle buyurdular:

(Amellerin en efdali, en şerefli ve yararlısı, gıllû-gış'tan yani bir nevi gönül affetsizliği olan kin, gizli düşmanlık ve hıyanetten tamamen arınmış, her türlü kuşku ve işkillenmekten paklanmış bir kalple Allahu talâ'nın varlığına ve birliğine iyman etmek ve bu iymanını dili ile de ikrar etmek ve Allah yolunda, Allah için, Allah'ın kullarına yapılan zulmü, fesadı ve zararı def'etmek için din ve millet düşmanları ile cihad eylemektir.)

Bugün, milyonlarca mazlûm ve mâ'sum insanın, zâlimlerin yumruğu altında inlemekte bulundukları gözönüne getirilirse, bu zavallı insanları ve topyekûn insanlığı benzeri felâket ve musibetlerden korumak ve kurtarmaktan büyük cihad ve büyük sevap düşünülemez.

Mesabih adındaki eserde rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif de şöyledir:

(Ümmetimden hamiyyetli bir mü'min, Allah yolunda gaza eden bir gaziyi teçhiz etse ve ona at, silâh ve benzeri harp teçhizat ve malzemesi sağlasa, tıpkı o gazi gibi gaza etmiş sevabına mazhar olur. Allahu tealâ, kendisine din ve devlet düş manları ile göğüs göğüse savaşmışcasına ecir ve sevap bahş ve ihsan buyurur.)

Diğer bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:

(Harbe giden bir gazinin geride bıraktığı evlât ve iyâline Allah rizası ve din gayreti ile yardım elini uzatan ve o kimsesizlerin her türlü ihtiyaçlarını sağlayarak kimseye muhtaç etmeyen mü'mine, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, bizzat savaşa katılarak din ve millet düşmanlarıyla savaşmışcasına sevap ihsan buyurur, o kişi gaza ecrine nail olur, derecesi yüceltilir.)

Yine Mesabih-i Şerif'te rivayet edilen bir Hadis-i şerif de aynen şöyledir:

Şehitler için, indallah altı haslet ve keramet vardır:

1. Şehidin damarlarından akacak ilk damla kanla, onun küçük veya büyük bütün günahları af ve mağfiret olunur.

2. Ruhu henüz bedeninden ayrılmadan cennet-i âlâda kendisi için hazırlanan makam ve ihsan buyurulacak bütün ilâhi mükâfatlar şehide gösterilir.

3. Fira'un ve kavminin ruhları sabah ve akşam ateşe yaklaştırılarak kendilerine nasıl azap olunuyorsa, Allah yolunda şehit olanların ruhlarına da Allahu tealâ tarafından bahş ve ihsan buyurulan mükâfat ve iltifat olunur ve zevk, sürur ve ferahlık içinde bulunurlar. Zira, şehitler Allahu tealâ katında hayat-ı hakiki ile hay, yani diridirler. Onların mübarek ve mukaddes ruhlarına cennet ni'met ve dereceleri arzolunur.

4. Şehitler kabir azabı görmezler, mahşer gününün şiddet ve dehşetinden emin olurlar ve başlarına dünya ve dünya ile ilgili herşeyden hayırlı yakuttan bir vakar tâcl konulur.

5. Şehitlere cennette zevce olarak yetmiş iki huri ihsan olunur.

6. Şehitlere yetmiş akrabasına şefaat hakkı bahşolunur.

Şehitler hakkındaki bu iltifat-ı ilâhiyye Kitabullah ile sâbittir:

os ozon i.

Ve lâ tahsebennelleziyne kutilü fi sebiylillâhi emvâten bel ahyâ'ün ınde Rabbihim yürzekun...

Âl-i İmran: 169 (Allah yolunda, Allah için ölenleri ölüler sanmayınız. Onlar, Rableri indinde diridirler, cennet ni'metleriyle rızıklanırlar.)

Diğer bir âyet-i celilede de şöyle buyrulmaktadır:

Kıyl'edhulil cenneh kale yâ leyte kavmiy yâ'lemûn bimâ gafereliy Rabbiy ve ce'aleniy min-el-mükremiyn...

Yâ-Sin: 26 - 27 (Şehit olarak âlem-i cemale intikal edenlerin ruhları henüz cesetlerinden ayrılmadan, kendilerine Allahu talâ'nın vâ'dettiği ni'met ve iltifat ikram ve ihsan olunur ve onlar cennete girerek kendilerine tahsis olunan saraylara otururlar. Bu ni'met ve iltifatı gördükleri zaman şehitler: «N'olaydı dünya hayatındaki mü'min kardeşlerimiz de, bu büyük ni'metten haberdar olsaydı, hiçbirisi savaştan sağ dönmek istemez, bu yüce ikram ve iltifata nail olabilmek için can atarlardı.» derler. Allahu zül-celâl vel-cemal hazretleri de kendilerine bu ni'met ve saadeti hayatta olanlara tebliğ buyuracağını vâ'dederek bu âyet-i celileyi inzâl buyurur.)

Rivayet olunur ki, bu zat Habib-ün-Neccâr'dır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin risalet ve nübüvvetinden altıyüz yıl kadar önce iki cihan serverine iyman etmiş âlim ve fazıl bir zattı. Şehrin kenarındaki bir mağarada ibadet re tâ'atle meşgul olurdu. Mensup bulunduğu kavmin, Allahu tealâ tarafından gönderilen peygamberleri yalanlamaları ve hatta üldürmeyi tasarlamaları üzerine koşarak onların yanlarına gitmiş ve kendilerini uyarmak istemişti. Fakat, kavmi'ona kızdı, dinlerine ve kendilerine ihanet ettiğini ileri sürerek üzerine saldırdılar ve kendisini taşlarla öldürmeğe kasdettiler. Habibün-Neccâr, kendisine taş ve sopalarla vurulmağa başlanıldığı sırada (KIYL-ED-HULIL CENNEH...) emr-i celilini almış re hiç acı duymamıştır.

Demek oluyor ki, kâfirlerin hücumuna uğrayan bir mü'mine vurulmağa başlanılınca: (Ey kulum, cennetime gir!) emrini alır ve bu iltifat-ı ilâhiyye'ye mazhar olan şehit, kendisine vurulan kılıç ve kurşun yarasının acısını hiç duymaz. Zira, o ânda Rabbi ile vuslât ve sohbeti vardır. Bunun için, şehit o ânda öyle bir haz ve zevke erişir ki, bunu tarif ve tavsife imkân ve ihtimal yoktur.

Şehitlik rütbesine erişemeyenlerin, bu zevki ve hazzı tadabilmeleri de mümkün ve muhtemel değildir. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, âhiret âlemine intikal eden mü'minler, bir daha bir mihnet ve meşakkat diyarı olan bu dünya âlemine dönmek istemezler. Yalnız, Allaha ibadet etmek için ve şehitler şehit oldukları ân duydukları haz ve zevki tekrar tekrar tadabilmek için Allahu tealâ dan tekrar dünyaya gönderilmelerini, tekrar din ve millet düşmanları ile savaşarak şehitlik zevkini tadmalarina niyaz ederler.

Habib-ün-Neccâr, Allahu tealâ'dan: (Ey kulum, cennetime gir!) emrini alınca, kendisine vurulan öldürücü darbeler ona sıcak bir yaz günü susuzluktan bunalmış birisine ikram edilen soğuk bir bardak su gibi tatlı geldi ve ruhu cennete doğru götürülürken (Ah n'olaydı, kavmim Allahu tealâ'nın bu ikram ve iltifatından haberdar olsaydı, beni nasıl af ve mağfiret buyurduğunu, cennete giren ve ebedi ikramlara eren mükrim kullarından kıldığını bilselerdi...) diye hayıflandı.

Al-i-Imran sûre-i celilesinin 169. âyet-i kerimesi olan (VE LÂ TAHSEBENNELLEZİYNE KUTİLÜ...) hükm-ü ilâhisine de müfessirler şöyle mâ'na vermektedirler:

I'lâyı kelimetullah için, mâ'neviyyat ve mukaddesatın korunması, hürriyet ve istiklâlin savunması uğrunda din ve millet düşmanlarıyla savaşırken, şehitlik rütbesine erişenleri, zâhiren cesetlerinin mecruh ve bedenlerinin bi-ruh olduğunu görür ve onu ölü sanırsınız. Fakat, sakın o aziz şehitlere ÖLÜ demeyiniz, onlar ölü değillerdir. Şehitler, Allahu talâ'nın huzur-u mâ'neviyyesinde hayat-ı hakiki ile diridirler, ebedi hayattadırlar. Cenab-i Hakkın kendilerine bahş ve ihsan buyurduğu

büyük ve sonsuz ni'met ve saadetleri görmüşler, kerim bir rızık ile rızıklandırılmışlardır.

Ilâhi sırlara vakıf bazı zevat, bu âyet-i kerimede şehitlik rütbesine erişerek Allahu talâ'nın ikram ve iltifatlarına nail olanlar, kendilerinden sonra şehitlik makamını ihraz edeceklere de aynı ikram ve iltifatı tebşir etmektedirler, buyurmuşlardır.

Bu âyet-i celile, Uhud şehitleri hakkında nâzil olmuştur.

Fakat, hiç şüphe yoktur ki hükmü kıyamete kadar Allah yolunda ve Allah için gaza edecek bütün mü'minlere şâmil ve râcidir.

HİKÂYE Uhud muharebesinde, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

— Ibn-i Rebi, şehitler arasında mı, yoksa yaralı mı? Zira, ben kendisine on iki müşrikin on iki kargı ile saldırdıklarını görmüştüm, buyurdular.

Ibn-i Rebi'yi arayıp bulmak görevi Muhammed ibn-i Mesleme radıyallahu anha verildi. Hazret, bir kaç defa gaza meydanını dolaştı, seslendi fakat cevap alamadı. Yüksek sesle haykırdı:

— Yâ Sa'ad ibn-i Rebi!.. Habib-i edib-i Kibriyâ beni sana gönderdi, nerede isen bana haber ver...

Bir sada geldi:

— Yâ Muhammed ibn-i Mesleme!.. Burada ve şehitler arasındayım...

Sesin geldiği tarafa doğru gitti ve Sa'ad ibn-i Rebi'i gerçekten şehitler arasında buldu. Mübarek vücudunda sayıla mayacak kadar çok kargı ve kılıç yarası vardı, bedeni âdeta delik deşik olmuştu. Kendisi de son nefesini vermek üzere bulunuyordu, mübarek gözlerini açtı ve kendisini arayan Muhammed ibn-i Mesleme'ye hitaben:

— Selâm ve â'zimlerimi, âlemlere rahmet olarak gönderilen iki cihan serverine arzeyle ve kendilerine şu hususu da bildir ki, ben cennetin kokularını duyuyorum. Hurileri ve cennetin hizmet erleri olan gılmanları görüyorum el-hamdü lillâh, dedi ve ruh-u pür-fütuhunu Hakka teslim eyledi.

Ey ehl-i iyman:

Şehitlik rütbesinin yüceliğini ve niceliğini bilenler, bu fâni hayata, bu mihnet ve meşakkat diyarı olan dünyaya zerre kadar meyletmezler. Zira, onlar bilirler ki dünya hayatı gayet kısadır ve hayalden, oyundan, gösterişten başka bir şey değildir. Allah yolunda ve Allah için şehit olmak ise ebedi bir hayat ve hakikattir.

Şehitlere ihsan ve ikram buyurulan ilâhi ni'met ve saadetler, sonsuz ve sınırsızdır. Bunları hakkıyle ve lâyıkıyle bilmeğe ve anlatmağa hiçbir kul muktedir olamaz. Kulların bileceği ve bildireceği ni'met ve saadetleri yazmağa kalksak, ciltler dolusu kitaplar olurdu.

Bir Hadis-i şerifte de' şöyle buyurulmuştur:

(Cennete girmek saadetine erişenler, tekrar dünya haya.

tma dönerek daha yüce bir makam ve dereceye erişebilmelerini sağlayacak hayırlı ve yararlı ameller işlemeği aslâ arzu etmezler. Fakat, şehitlik rütbesini ihraz edenler, şehit olmaları ile başlayan ilâhi lûtufları, ihsanları ve ikramları gördükçe, on defa daha şehitlik rütbesine nail olabilmek için dünyaya iadeleri.

ni Allahu tealâ'dan temenni ve niyaz ederler.)

Buna şaşmayınız aziz kardeşlerim!.. Zira, peygamberlerden sonra en yüce mevki ve makam, rütbe ve ihsan ancak ve yalnız şehitlere vâ dolunmuştur.

Diğer bir Hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır:

(Şehitler, ölüm acısını bir kimseyi ısıran pirenin verdiğı acı kadar dahi duymazlar. Zira, şehitlik rütbesine nall olan bir mü'minin ruhu da cismi de azaptan beridir.)

Bir Hadis-i şerif de aynen şöyledir:

(Iki sınıf kimsenin gözleri âhiret azabı görmez. Mahşer yerinde, güneşin tepelerine iki mızrak boyu yaklaştırıldığı ve beyinlerin kafatasları içinde kaynadığı o müthiş günde bu iki sınıf kimse arşın gölgesinde serinleyeceklerdir. Bunlardan birisi Allah korkusuyla ağlayan gözlerin sahipleri ve diğeri de savaş alanında din ve millet düşmanlarına karşı nöbet bekleyen ve düşmanlarını gözleyen gözlerin sahipleridir.)

Ey sınır boylarında din ve millet düşmanlarına karşı nöbet bekleyen kahraman ve yiğit Mehmetçik!.. Müjdeler olsun sana ki, böyle bir görev nasip olmuştur. Düşman karşısında nöbet beklemenin ve onları gözlemenin ecir ve sevabı, fazilet ve derecesi gerçekten çok yücedir. Bunu bil ve şerefli vazifeni hakkıyle yerine getir.

Bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:

(Şehitleri, yaralarından akan kanlarıyla kanlanmış elbiseleri ile defnediniz. Onları yıkamayınız ve yalnız namazlarını kılınız.)

Şehitlerin kanlı elbiseleri ile gömülmelerinin sebebi ve hikmeti, yarın âlemlerin Rabbinin huzuruna kanları ve yaraları ile çıkabilmeleri ve isbat-ı vücud edebilmeleri içindir.

Bu vesile ile bir gerçeği daha hatırlatmakta fayda görüyoruz:

Düşmandan aldığı yara sonucu, dünya kelâmı etmeden şehit olan yıkanmaz ve elbiseleriyle defolunur ve fakat namazı kılınır. Yaralandıktan sonra konuşanlar ise, hem yıkanır, hem kefenlenir ve hem de namazları kılınır. Savaş alanında, yüzlerce şehide bir cenaze namazı kılmak caizdir. Ayrı ayrı hepsi için de kılınabilir. Vakit yoksa, hepsinin birden bir cenaze namazıyla iktifa olunur. Kore savaşlarında duyduğumuza göre, şehitlerimizi yıkamamışlar, bu doğrudur. Fakat, cenaze namazlarını da kılmamışlar ki, bu da yanlıştır. Tekrar ediyoruz: Şehitler yıkanmaz, fakat cenaze namazları kılınır.

Sayfalar 233–240 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org