Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 241–247
Fahr-i âlem, sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden sahih olarak rivayet edilen haberlere göre, mahşer günü bütün şehitler kılıçları ve silâhları ellerinde olduğu halde vakur bir tavırla ve diğer insanlardan farklı ve tercihli olarak huzur-u izzete en önce getirilecekler ve mahşer halkına karşı durumlarını bu suretle isbat edeceklerdir.
Gaziler ise, mahşer meydanında saf saf dizilecekler ve müslümanlara gaza menkıbelerini anlatacaklar ve nida edeceklerdir. Onlar, bu sürur, vakar ve iftiharlarını böylece ifade ederlerken, kıyametin dehşet ve şiddetinden masun ve mahfuz olacaklardır.
HIKAYE Hz. Ömer-ül-Faruk radıyallahu anh, birgün huzur-u fâ'izin-nuru Resûl-ü Kibriyâ'da feyiz alırken, ümmetin gazilerinden birisinin vefat ettiği haber verildi. Cenab-i Fahr-i risâlet efendimiz, o zatın cenaze namazında bulunmağa hazırlanırlarken, Hz. Ömer:
— Yâ Resûlallah!.. Vefatı bildirilen gazi iyi ahlâk sahibi bir kimse değildi, dedi.
Iki cihan serveri, saadetle şöyle buyurdular:
— Yâ Omer!.. Insanların seyyi'atını, gazâ hasenâtı örter ve giderir. Ehl-i iymandan olduğuna ve savaş alaninda mü minlerle aynı safta bulunduğuna göre, gazi unvanına mazhar olmuştur. Onun cenaze namazında hazır bulunmak iktiza eder.
Gerçekten, o gazinin cenaze namazını bizzat kıldırdılar ve kendisini kabrine kadar teşyi ederek, huzur-u saadetlerinde defolunmak şeref ve saadetini bahşettiler.
Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz:
— Ey gazi!.. Seni, bütün âlem şer ile yâdeylese, ben yine de seni hayırla yâdeder, hayırla tebcil ve tebşir ederim, müjdesinde bulunduktan başka, ashab-ı kiramına:
Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 16
(Allah yolunda, Allah için din ve millet düşmanları ile mücahede eden mü'mine cennet vâcip olur.) buyurdular.
Bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:
(Kul hakkı ve borç müstesnâ olmak üzere, şehidin bütün günahları mağfiret olunur.)
Imdi, din ve millet düşmanları ile Allah yolunda ve Allah için cihadın, şehitliğin ve gaziliğin kıymet, ehemmiyet ve faziletini açıklayan âyet-i kerimelerle, Hadis-i şerifleri böylece özetledikten sonra görüyor ve anlıyoruz ki, dünyada hayırlı ve yararlı amellerin en üstünü ve en efdali CİHAD'dır. Bilindiği gibi, ibadetlerin evveli abdest, iyman ve islâmın evveli de Kelime-i Şehadet'tir. Abdestin, vücuttaki kirleri arıtıp giderdiği ve iymanın da küfür ve dalâleti temizlediği gibi, cihad da bütün günahları ve kötülükleri kökünden siler atar ve arındırır.
Karada, din ve millet düşmanları ile savaşırken şehit olanların kılmadıkları namaz ile tutmadıkları oruç ve o kulun üstünde bulunan bütün hukuk-u ilâhiyye sakıt olur. Şehit olan o kul, af ve mağfiret-i ilâhiye mazhar olur. Yalnız, üzerinde hukuk-u ibâd yani kul hakkı varsa o sakıt olmaz.
Denizde, din ve devlet düşmanları ile savaşırken şehit olanların üzerlerinde bulunan hukuk-u ilâhiyye ile hukuk-u ibâd sakıt olur ve kul böylece tertemiz, günahsız bir mâ'sum gibi Rabbine vuslât eder.
Havada, din ve millet düşmanları ile savaşırken şehit olanlar ise, her iki ni'met ve saadete erdikten başka, Allahu tealâ kendisine:
— Ey benim yolumda cihad ederek vatan, millet, mukaddesat ve mâ'neviyatını korumak ve savunmak uğrunda şehit olan şanlı, şerefli ve iymanlı kulum!. Uzerinde bulunan zât-1 ülûhiyyetime ait haklarla, bütün kul haklarını kaldırdım, seni af ve mağfiret eyledim, cennetimi, rizamı, rıdvanımı ve cemalimi sana bahş ve ihsan eyledim. Benden, bunlardan başka bir arzun ve dileğin var mı? diye sorsa gerektir.
Mevlâ; karada, denizde ve havada din ve millet uğrunda şehit olan kahramanlara ve yiğit gazilere rahmet eylesin...
Zâhirde ve dış görünüşü itibariyle, şehitlerin mübarek cesetleri kanlar içinde ve topraklar üstünde gibi görünür ve kokuları da duyulur. Deniz savaşlarında şehit olanlardan çoğunun da balıklara ve diğer canavarlara yem oldukları sanılır.
Hatta, din ve millet düşmanlarının şehit düşen yiğitlerin burunlarını ve kulaklarını kesmek, karınlarını deşmek gibi insanlığa yakışmayacak davranışlarda bulundukları da çok görülmüştür. Onların bu dış görünüşlerine bakarak üzülmemiz tabiidir. Ancak, hakikati görebilir ve düşünebilirsek, bu üzüntü ve ıztırabımızın yersiz olduğu ve şehitlerin dış görünüşlerinin, onların nail oldukları izzet ve rif'ate halel getirmediği de kolayca anlaşılır. Zira, Allah yolunda ve Allah için şehit olmak, bu dünyada olduğu kadar, âhiret âleminde de en büyük bahtiyar- Iktır.
Bizzat şahidi olduğum bir kıssayı dikkat ve ibretinize arzederim.
HİKÂYE Eski tabur imamlarından Naci efendi namında bir tanıdığım vardı. İstiklâl harbinde ve bilhassa Sakarya muharebelerinde pek çok yararlıkları görülmüş, zâhiri şeri'at ile müzeyyen ve bâtını aşk ve iyman ile münevver bir merd-i kâmil idi.
Kendisi gazi olduğu gibi, ihtiyar çağlarında bir oğlunu da insanlık ideali uğrunda Kore'ye göndermiş ve o yiğit genç orada şehit olduğundan şehit babası olmak şerefine de ermişti. İstanbul'da Haseki'de otururdu ve son zamanlarda kendisine nüzul isabet etmişti. Kendisini ziyarete gider, hal ve hatırını sorar, ellerini öperek hayır duasını alırdım.
Birgün, yine ziyaretine gittiğimde, nüzulünün geçtiğini ve kendisinin eskisinden daha sıhhatli göründüğünü farkettim ve nasıl şifa bulduğunu kendisinden sordum. Bana, aynen şunları anlattı:
— Dün gece, şehitlerin ruhları bana geldiler. Haseki ile Fatih arası onların mübarek ruhları ile dolmuştu. Kore'de şe-
hit düşen oğlumu kendilerinden sordum. Oğlumun aralarında olmadığını ve onun tâbi olduğu ervâh-ı şühedâ ile Sibirya'ya gittiklerini bildirdiler.
Bulgaristan'da tahsilde iken, medrese arkadaşlarımdan Molla Mustafa'yı Bulgarlar şehit etmişler ve mübarek başını gövdesinden ayırmışlardı. Işte o Molla Mustafa da, başı arkasından kesik olduğu halde, gelen şehit ruhları arasında bulunuyordu. Şehit ruhlarından birisi, vücudumun inmeli olan tarafını meshederek bana (Geçmiş olsun!) dedi. Ben, hemen o ânda şifaya kavuştum ve gördüğün gibi eskisinden iyi ve sıhhatli oldum, dedi.
Derin bir hayretle mübarek yüzüne bakarak sordum:
— Hoca efendi, rü'yâda mı böyle gördünüz?
Merhum, yemin ile temin etti:
— Hayır!.. Vallahi rü'yâ değil, aynen anlattığım gibi oldu, dedi. Rahmetullahi aleyh...
HİKÂYE Bu kıssa da, Peçevi tarihinin ikinci cildinde nakledilmiştir:
O zamanlar, serhat kalelerimizden birisi olan Macaristan'ın Girijgal kalesine, Anadolu'dan din ve millet düşmanları ile savaşmak ve şehitlik rütbesini ihraz etmek üzere DELİ HÜS- REV ve DELİ MEHMED adlarında iki derviş gelirler ve bu en büyük arzu ve meramlarına nail olabilmek ümidiyle uzun süre beklerler. Bir kurban bayramı arefesinde, kaledeki muhafiz gazilerin azaldıklarını sezen düşman, ikibin küsur kişilik bir kuvvet ve bir hayli top ve silâhla kaleyi kuşatırlar. Kalede yüz on yaşlı ve sakat yeniçeriden başka pek az sağlam ve eli silâh tutan er vardır. Üstelik kale kumandanı ve muhafızı Gazi Ahmed, kâfirlerle çarpışmak üzere ayrılmış bulunduğundan kendisine kalenin kadı'sı olan ve kuru kadı adıyla anılan zat vekâlet etmektedir.
Muhasara kuvvetlerinin başındaki düşman kumandanı, kaleyi vira ile teslim ettikleri takdirde içeride bulunanlara dokunulmayacağını ve herkesin dilediği yere serbestçe gitmesine izin vereceklerini ön şart olarak ileri sürmüş ve salibe, incil'e, Zebur'a ve ateşe yemin ederek sözüm ona garanti vermişti. Bu haberi getiren elçiye öğleye kadar müsaade edilmesi teklif edilerek geri gönderildikten sonra, kalede bulunan gaziler istişarelere başladılar, Neticede, gazilerden hiçbirisi kalenin vira ile teslimine razı olmadı. Nasıl razı olabilirlerdi ki, bu kale üzerinde önce Allahu azim-üş-şânın, sonra Resûl-ü zişânın ve nihayet milletin ve devletin hakları vardı. Bu kaleyi fethedebilmek için az mı şehit verilmiş ve az mı kan dökülmüştü?
Gaziler, kale avlusunda kuru kadı efendinin başkanlığında toplandılar. Kadı efendi, dergâh-ı bârigâh-ı ahadiyyete el açıp duaya başlayacağı sırada bizim deli Hüsrev ileri atıldı ve:
— Efendi!.. dedi. Şimdi duanın sırası değil, gaza vaktidir.
Gaza ise dua etmekten daha hayırlıdır.
Kadı efendi cevap verdi:
— Evlât doğru söylersin ama, bugün kurban bayramı arefesidir ve günlerden cuma günüdür, aynı zamanda haccı ekberdir. Bugün, arafat meydanında toplanan hacılar, cami-i şeriflerde toplanan müminler, bizim gibi Allah yolunda i'lâyı kelimetullah için din ve millet düşmanları ile savaşan gazilerin muvaffakiyet ve muzafferiyetine dua etmektedirler. Bizler için de lâyık ve münasip olan, cuma namazını kıldıktan sonra düşanlarımızla gaza etmektir. Düşman bize, aramızda müşavere etmek için müssade etmiştir. Biz sayıca çok az ve zayıliz, düşmanlarımız ise kalabalık ve kuvvetli görünüyor. Şeytan, kalplerinize iğvâ ederek sizleri zaferden şüpheye düşürmesin. Galibiyet, azlığa veya çokluğa bakmaz, Allahu talâ'nın muradı ne ise, o olur. Mevlâyı müte'al, dilediğini galip, dilediğini mağlûp eder. Diledigini aziz ve diledigini zelil kılar. Ancak, her hal-ü kârda Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri muhsin ve müttaki olan kulları ile beraberdir. Allahu talâ'nın beraberlerinde ol-
duğu kullar elbette galip ve muzatfer olurlar. Kilacağımız bu namaz, belki de bizim son namazımız olacaktır. Gelin, önce cuma namazını kılalım, gözyaşı dökerek Rabbimizden bize nusret ve inayetini esirgememesini niyaz edelim, sonra birbirimizle helâllaşarak din ve millet düşmanlarıyla savaşalım. Allah için öyle saldıralım ki, sayıca bizden çok fazla olan düşmanlarımız yılsınlar. Bizler, buraya şehit olmak için gelmedik mi?
Işte, tam fırsattır. Nasibi olan şehit, olmayan gazi olur. Ben buraya yalnız kadılık yapmaya gelmedim. Başımdaki yeşil sarık, kefenimdir. En büyük arzu ve dileğim, dinime ve milletime hizmet ve bunun karşılığında şehitlik rütbesine ermektir.
Sizlerin, her birinizin de arzu ve meramınızın şehitlik olduğunu iyi biliyorum. Ben, islâm askerinin bire yirmi ile savaşacağına ve düşmana aslâ sırt çevirmeyeceğine inananlardanım.
Hele bu islâm askeri Türk olursa, bire karşı yüz düşmanla da pervasızca döğüşebilir. Sizler, birer kurt ve düşmanlarınız koyun sürüsü gibi olduğundan, koyun sürüsüne dalan bir kurt nasıl o sürüyü darmadağın ederse, herbiriniz bu düşman sürüsünü Allahu tealâ'nın izni ve inayeti ile dağıtacaksınız. Gayret bizden ve yardım Allahu zül-celâl hazretlerindendir. Sabır ve sebat ederseniz himem-i ruhaniyyet-i Muhammediyye, ruhaniyyet-i evliyâ ullah ve şühedâ sizlerle olacaktır, dedi.
Gaziler, bu teklifi kabul ettiler. Cuma namazı vaktine kadar uzayan bu müşavere ve arada bir getirilen ALLAHU EK- BER sesleri, düşman tarafında kalenin vira ile teslim olunacağı şeklinde yorumlanıyordu.
Cuma namazı kılındı, kale kapıları açıldı ve kendilerine yapılan mâ'nevi telkinlerle sanki güçleri bir kat artan yiğit gaziler hep bir ağızdan:
— Allahu ekber... Allahu ekber... diye sayha ederek iki koldan din ve millet düşmanlarının üzerlerine hücuma kalktılar. Gazaya değil de, kurban bayramını kutlamağa gidiyorlarmış gibi bir halleri vardı. Bir kolun başında deli Hüsrev ve diğer kolun başında da deli Mehmed vardı. Anadolu'nun bağrından, zikir ve tevhid ile gece ve gündüz meşgul oldukları tek-
kelerinden koparak Allah yolunda, din ve millet ugrunda canlarını feda etmeğe koşan bu iki hak âşıkı, çoktandır özleyip arzuladıkları şehadete, daha dogrusu ebedi saadet ve selâmete ulaşmanın zamanı geldiğini biliyorlardı. Allah için kılıç sallıyor ve her vuruşta bir kâfir kellesi alıyorlardı.
Cennet kılıçların gölgesinde olduğundan bu iki yiğit derviş de cenneti arıyor ve fakat o yüce makama ve dereceye daha çok hak kazanmak istercesine gülerek düşmanlarının üstlerine atılıyorlardı. Kâfirlerin giydikleri zırhlar paçavra gibi yırtılıyor, başlarındaki madeni tolgalar param parça oluyordu.
Top seslerinden civardaki kalelerde bulunan gaziler de, Girijgalin düşman tarafindan muhasara edildigini anlamışlar ve olanca sür'atle onların yardımlarına koşmuşlardı. Atlarının ayaklarından çıkan tozlar ve nalları taşlara çarptıkça fışkıran kıvılcımlar, Allahu talâ'nın Kitab-ı keriminde yemin ederek VEL-ÂDIYAT sûre-i celilesindeki övgüsünü hatırlatıyordu. Netekim, bu toz ve kıvılcımlar gökyüzünü tutmuş ve çok kalabalık düşman kuvvetleri bozguna uğramıştı.
Derviş Deli Mehmed, bu savaşta şehit düşerek matlûp ve maksuduna nail olmuştu. Canını canânina teslim etmiş, al kanlar içinde ve yeşil çimenler üstünde yatıyor ve kurban bayramı arefesinde kendisini Rabbine kurban etmenin süruru ile âdeta gülümsüyordu:
Çünkü kurban bu can sana, Ben koç kurbanı neyleyem?
diye inleyen âşık Yunus'un nutkunu canlandırmağa çalışıyor gibi bir hali vardı. Manzara, kazanılan zafer kadar muhteşemdi...
Din ve millet düşmanları çoğu zaman Türk şehitlerinin kulaklarını, burunlarını ve diğer uzuvlarını keser ve ülkelerine dönünce bunları kendi ırkdaşlarına göstererek kahramanlik taslar ve öğünürdü. Onun için de yiğit Türk gazileri, başlarını tamamen traş ettirirler ve yalnız tepelerinde bir tutam