Ara
Menü

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ HAZRETLERİ

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ HAZRETLERİ Misbâhu’l-eşbâh, miftâhu’l-ervâh, müşkil-güşâ-yı erbâb-ı tahkîk idi. İsm-i âlîleri, Hudâdâd b. Muhammed b. Ali b. Melikiddâd’dır. Tebrîzlidir. Sözleri mücmel ve mufaddal "Sen dâimâ gönle yakın olmuşsun, mâzursun. Gam nedir hiç öğrenmemişsin mâzursun. Ben, sensiz bin gece kan içinde idim, sen ise bir gece bile öyle olmamışsın,…

Vefat
1247
Unvan
Sefîne-i Evliyâ şahsiyet kaydı

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ HAZRETLERİ

Misbâhu’l-eşbâh, miftâhu’l-ervâh, müşkil-güşâ-yı erbâb-ı tahkîk idi. İsm-i âlîleri,
Hudâdâd b. Muhammed b. Ali b. Melikiddâd’dır. Tebrîzlidir. Sözleri mücmel ve mufaddal
"Sen dâimâ gönle yakın olmuşsun, mâzursun. Gam nedir hiç öğrenmemişsin mâzursun. Ben, sensiz bin
gece kan içinde idim, sen ise bir gece bile öyle olmamışsın, mâzursun. (H)
olup, meşâhîr-i evliyâ’ullâhdandır. Hz. Mevlânâ’nın hem müsterşid-i muhteremi, hem de
mürşid-i mükerremidir.

Hz. Mevlânâ’nın hakk-ı âlîlerinde:

‫المولى اﻷعز الداعى إلى الخير خﻼصة اﻷرواح سر المشكات والزجاج والمصباح شمس الح ق وال دين ن ور ﷲ‬

.‫فى اﻷولين واﻵخرين‬

(demişlerdir).

Şemseddîn hazretleri henüz mekteb-nişîn iken, mübârek kalbinde hüküm-fermâ olan
aşk-ı ilâhî ve muhabbet-i risâlet-penâhî münâsebetiyle kırk gün aç durmuş. Henüz
gençliğinde, iktisâb-ı terbiyet ve memdûhiyyet ile ihrâz-ı şeref ve mübâhât etmiş ve kibâr-ı
meşâyıhdan nice zevât ile mülâkât eylemiştir. Tercüme-i hâllerine dâir otuz-kırk eser
mütâlâa ettim. Cümlesi birbirine mübâyindır. Evâhir-i eyyâmında siyâh abâ giymeyi
i’tiyâd ederek seyâhat etmiştir. Esnâ-yı seyâhatta, herhangi beldeye varsalar, ahâlî ve eâlî
iştişrâf ve istikbâl ederler ve inbisât ve i’tibâr bulurlar idi. İbtidâ-yı hâllerinde Ebûbekir
Selebâf-ı (‫ )س له ب اف‬Tebrîzî’den tevbe alıp, sonraları Hz. Rükneddîn’in fukarâsı meyânına
dâhil olarak irtihâlinde, Baba Kemâl-i Hucendî (Nâm-ı âlîleri Kübreviyye bahsinde geçti.)
hazretleriyle hem-sohbet ve hem-hâl olmuşlar ve onlardan sülûk ve terbiye görmüşlerdir.

Okuyup yazması olmayıp, "Ümmî idi." diyen âsâr da vardır.

Baba Kemâl-i Hucendî:

‫مكو اصحاب دل رفتند شهر دل كه شد خالى‬

‫ج َهان بر شمس تبريز ست كجا مردى جو موﻻنا‬

buyurmak sûretiyle, müşârünileyhimâ’nın kadirlerini i’lâ eylemişlerdir. O esnâda, meşâhîr-

Ağ ve yol

Menkıbeler

İlk 6 kayıt gösteriliyor

MENKIBE · GELENEK İÇİ

Şems-i Tebrîzî — 1–7. anlatılar

1. anlatı DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Fakirlerin sultanı, halk arasında Tanrı'nın sırrı, olgun halli ve olgun sözlü hakkın ve dinin güneşi (Şemsi. Hak-ve'd-Din) Muhammed b. Ali b. Melekdâd-i Tebrizi nin (Tanrı onun aziz olan sırrını kutlasın), menkıbelerinın açıklanması hakkındadır. Nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin-i Tebrizi şöyle…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

1. anlatı

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Fakirlerin sultanı, halk arasında Tanrı'nın sırrı, olgun halli ve olgun sözlü hakkın ve dinin güneşi (Şemsi. Hak-ve'd-Din) Muhammed b. Ali b. Melekdâd-i Tebrizi nin (Tanrı onun aziz olan sırrını kutlasın), menkıbelerinın açıklanması hakkındadır.

Nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin-i Tebrizi şöyle buyurdu: Ben, ilk mektepte idim. Daha ergenlik çağına gelmemiştim. Otuz kırk gün geçtiği halde, canımın, Muhammed'in siyretine olan aşkımdan ötürü hiç yemek arzu etmediği olurdu. Yemek lâfı edilse bile yüzümü çevirirdim. Ben bir tarafta, dünyanın insanla şenelmiş dörtte bir kısmının halkı da bir tarafta olsa ve beni sorguya çekse, onlara cevap vermekten kaçınmam ve daldan dala sıçramam. Dünyanın dörtte bir kısmı, halkın sâkin olduğu kısımdır. Geri kalan dörtte üçü, güneşin sıcağından yanar. İnsanlar burada oturamazlar.

Ne kadar zor şey sorsalar cevap üstüne cevap veririm.

cet olur.

2. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ: “Zâhiri bilenler, Peygamberin haberlerine, Mevlânâ Şems-i Tebrizi (selâm onun üzerine olsun) ise, sırlarına vâkıftır. Ben de Peygamberin nurlarına mazharım,” buyurmuştur.

Tanrı'nın elçisinin sırlarına vâkıf olan Şems-i Tebrizi sensin. Senin tath adın (elden) giden her gönül için derman olsun.

3. anlatı

Yine eski pirlerden nakledilmiştir ki: Mevlânâ Şemseddin'e, Tebriz şehrinde, tarikat pirleri ve hakikat ârifleri, “Kâmil-i Tebrizi”; gönül sahibi seyyahlar ise, yolu tayyettiği için “Şemseddin-i Perende” (Uçan Şemseddin) derlerdi.

4. anlatı

Derlerki o, önceleri şeyh Ebü Bekr-i Tebrizi-i Sellebâf'ın (Tanrı rahmet etsin) müridi olmuştu. Şems, seyr ve sulükü tamamlandığı, vecd ve heyecanı, kavrayışlı halkın anlayışını geçtiği vakit, daha olgun, daha üstün ve olgunların noksanını tamamlıyacak bir mürşit bulmak maksadıyle yola çıktı. Tanrı erlerini aramağa koyuldu ve: “Sıhhat bulmanız ve ganimetler elde etmeniz için seyahat ediniz” hadisi uyarınca bütün iklimleri birkaç defa dolaştı ve: “Yerin doğusu ve batısı bana gösterildi. Benim ümmetimin mülkü bana göslerilen bu doğu, batı, yakın, uzak denizler ve karaları kaplıyacaktır” sözünün uyarınca her tarafı gezip temaşa etti. Birçok Ab. dal, Evtad, Aktab, Efrad, futür ve mestur ehline suret ve mâna büyüklerine ulaştı, fakat kendi yüceliğinın benzerini bulamadı. Dünya şeyhlerini kendine mürit ve kul yapıp seyahatte bulunuyor, sevgilisini ve gönlünün dilediğini arıyordu. Dünyanın görenlerinden, vücut aynasını bir keçeye sararak, gayıp örtüsü ve Tanrı'nın gayret kubbeleri altında saklandı. Nıtekım Mevlânâ onun nişanı olmıyan adı sanı hakkında şöyle buyurmuştur:

Yusuf, güzellik bakımından bütün mahlüklar arasında en meşhuru sayılır, fakat benim sevgili efendimin bir yanağı vardır ki, o Yusuf'un güzelliğini dehşet içinde bırakır. Sabah kuşları onun ziyasını görmeğe tahammül edemezler; nerde kaldı ki gece kuşları onu görmeğe tamah etsinler.

Ey Âdem'in ve zurriyetinin rüyada bile görmediği güzel! Ben, senin güzelliğinin vasfını kimden sora. yım? Beni, herkesten sormuş farz et.

Şems daima kara bir keçe giyer ve her gittiği yerde bir hana inerdi. O âlemin canı, dünyayı dolaştıktan sonra, konak

5. anlatı

AHMET EFLAKİ 4/5

konak Daru's-Selârn olan Bağdad'a geldi. o Naklolunur ki: Şems, Şeyh Evhededdin-i Kirmani'yi (Tanrı'nın rahmeti onun üzerine olsun) orada buldu ve “Ne ile meşgulsün,” diye sordu. O da: “Ayı leğendeki suda görüyorum,” buyurdu. Bunun üzerine Şems: “Boynunda çıban yoksa, niçin başını kaldırıp onu gökte görmüyorsun. Kendini tedavi ettirmek için bir doktor elde et. Bu suretle neye bakarsan gerçekten bakılmaya deger olanı onda görürsün,” buyurdu. Bunun üzerine Eyvhededdin: “Tam bir arzu ile bugünden itibaren senin kulluğunda bulunmak istiyorum,” dedi. Şems: “Sen, benim arkadaşlığıma tahammül edemezsin,” dedi ise de Evhededdin: “Beni kulluğuna ve arkadaşlığına kabul et,” diye ısrarda bulundu. Şems: “Bağdad pazarının tam ortasında herkesin gözü önünde benimle beraber nebiz (hurma şarabı) içmek şartıyle kabul ederim,” buyurdu. Evhededdin: “Bunu yapamam,” dedi. Şems: “Benim için hususi bir nebiz bulup getirebilir misin?” dedi. Evhededdin: “Hayır bunu da yapamam,” dedi. Sonra Şems: “Ben içerken, benimle arkadaşlık edebilir misin”? dedi. Evhededdin: “Edemem,” dedi. Bunun üzerine Şems ona: “Erlerin huzurundan ırak ol,” diye bağırdı ve “Ben sana benimle beraber arkadaşlık etmeğe sabredemezsin demedim mi” (K,, XVII, 74) âyetini okudu ve: “Sen bunu yapacak adam degilsin; çünkü sende bu kudret yoktur. Tanrı'nın sana bu kud reti vermediğine ve hasların kudretine mâlik olmadığına sevin O halde benimle arkadaşlık senin işin değildir. Bana arkadaş olamazsın. Bütün müritlerini ve dünyanın bütün namus ve şerefini bir kadeh şaraba satmalısın. Bu, (aşk) meydanı erlerinin ve bilenlerin işidir ve şunu da bil ki ben mürit degil, şeyh istiyorum. Hem de rastgele bir şeyh değil hakikati arayan olgun bir şeyh,” dedi.

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Şems, Şeyh Evhededdin'in heva ve hevesini tamamlamağa kıl kalmıştı. Firavun'un sihirbazlarının heva ve hevesleri tamdı. Şüphesiz onlara ruhun kokusu ulaştı. Firavun tam degil, mantıki ve mantık ehli idi. Fakat sihirbazlardan, onlarda olmıyan bir hüner vardı (7). Seyyid'deki ruh kokusu ve mestliği Evhed'den çoktu. Şu Şeyh Ebü Bekr'de Tanrı'dan ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ 79

mestlik vardır. Fakat onda mestlikten sonra gelen ayıklık yoktur. Evhededdin ne kadar yalvardı ise de, Şems onu arkadaşlığa kabul etmedi ve “Senin elinden bir iş gelmez. Sen benim lâtif arkadaşım değilsin. Benim arkadaşım, ancak Bahaeddin-i Belhi'nin oğlu (Tanrı onun aziz olan sırrını kutlasın) olabilir,” dedi. Uzun bir müddet sonra ilkin Mevlânâ'ya Şam'da şehir meydanında rastladı. Mevlânâ, o zaman ilimler tahsiliyle meşguldü.

6. anlatı

Yine hakikat Okyanusunun denizcileri olan dostların eskilerinden şöyle nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ, Şam'da halkın arasında, Mevlânâ Şemseddin'in mü. barek elini yakaladı ve ona: “Dünya sarrafı beni anla,” dedi. Mevlânâ Şemseddin istiğrak âleminden kendine gelinceye kadar Mevlânâ geçip gitmişti.

7. anlatı

Uzun bir müddet sonra, Mevlânâ Şemseddin hazretleri 642 senesinin Cemazi'ül-âhiresinin 26 ncı cumartesi günü sabahleyin Konya'nın Şekerrizan hanına indi. O zaman Mevlânâ, din dersleri vermekle meşguldü ve dört tanınmış medresede müderristi. Bütün bilginlerin uluları onun atının üzengisi yanında giderlerdi.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Şems-i Tebrîzî — 8–10. anlatılar

8. anlatı Yine ulu arkadaşlardannakledilmiştirki: Bir gün Mevlânâ, fâzıllardan bir grupla birlikte Pembe - Früşân medresesinden çıkarak Şekerfrizân hanının önünden geçiyordu. (Bunu gören) Şems, yerinden kalktı, Mevlânâ'nın önü. ne gelip katırının dizginini tuttu ve: “Ey Müslümanların imamı! Ebü Yezid mi büyüktür, Muhammed mi?” diye sordu.…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

8. anlatı

Yine ulu arkadaşlardannakledilmiştirki: Bir gün Mevlânâ, fâzıllardan bir grupla birlikte Pembe - Früşân medresesinden çıkarak Şekerfrizân hanının önünden geçiyordu. (Bunu gören) Şems, yerinden kalktı, Mevlânâ'nın önü. ne gelip katırının dizginini tuttu ve: “Ey Müslümanların imamı! Ebü Yezid mi büyüktür, Muhammed mi?” diye sordu. Mevlânâ (bu vak'ayı anlatırken): “Bu sorunun heybetinden sanki yedi kat gök biribirinden ayrılıp yere yıkıldı ve içimden çıkan büyük bir ateş kafatasımın içini kapladı. Oradan bir dumanın çıkıp Arşın ayaklarına kadar yükseldiğini gördüm,” buyururlardı. Sonra Mevlânâ, Şems'in bu sorusuna: “Tanrı'nın elçisi Muhammed hazretleri, bütün yaratıkların en büyüğüdür. Burada Bayezid'in sözü mü olur,” diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems: “O halde bu ne demektir? Peygamber bu kadar büyüklüğü ile: “Biz seni lâyık olduğu veçhile bilemedik” buyuruyor. Bayezid ise: “Ben kendimi tenzih ederim, Benim şanım ne kadar büyüktür. Ben sultanların sultanıyım? diyor,” 80 /9

dedi. Mevlânâ şöyle buyurdu: “Eba Yezid'in susuzluğu bir yudumla dindi ve suya kandığından dem vurdu. Onun idrâk destisi o kadar suyla doldu. O nur da onun evinin penceresinin büyüklüğü nispetinde içeri girdi. Hazret-i Mustafa'ya gelince, O, müthiş bir suya doymamazlık hastalığına tutulmuştu. Susuzluk içinde susuzluktan içi yanıyordu ve onun mübarek göğsü: “Biz senin göğsünü açmadık mı” (K., XCIV, 1) şerhiyle “Tanrı'nın yeri geniştir? (K., XXXIX, 10) haline gelmişti. Tabii bunun için, susuzluktan dem vurdu ve her gün daha çok yakınlık istedi. Bu iki dâvadan, Mustafa'nınki (Selâm onun üzerine olsun) daha büyüktür. Bayezid hakka ulaştığı için kendini o nurla dolmuş gördü ve daha çok bakmadı. Mustafa'ya (Selâm onun üzerine olsun) gelince, o her gün onu daha çok görüyor, daha çok ilerliyordu. Günden güne ve saatten saate Tanrı'nın hikmet, kudret ve ululuk nurlarını daha çok görüyordu. Bundan dolayı: “Biz seni lâyıkı veçhile bilemedik? dedi.” Nitekim buyurmuştur.

Şiir:

Kumlar suya kandı. Maşallah ben doymadım, bu dünyada benim bu yayım için bir kiriş yoktur. Benim için dağ küçük bir lokma, deniz de bir yudum sudur. Yarabbi ben nasıl bir köpek balığıyım. Bana bir yol göster.

Bunun üzerine Mevlânâ Şemseddin bir feryatla yere yuvarlandi. Mevlânâ, katırdan aşağı indi. Etrafındaki imamlara emir verdi, tutup Şems'i kaldırdılar. Mevlânâ'nın medresesine götürdüler. Şems kendine gelinceye kadar mübarek başının Mevlânâ'nın dizinde kaldığını söylerler. Sonra onun elinden tutarak çıkıp gittiler. Uzun bir müddet biribirleriyle görüşüp konuştular ve arkadaş oldular.

(© Yine nakledilmiştir ki: Her ikisi halvethanede tam üç ay £ece ve gündüz visal orucu ile oturdular; hiç dışarı çıkmadıkları gibi kimse de yanlarına girmeğe cesaret edemedi. Bundan sonra Mevlânâ okutmak, öğretmek ve va'zetmekten el çekerek kuddus olan Tanrı'yı takdisle meşgul oldu. Konya'nın bütün bilginleri, büyükleri: “Bu ne

haldir? Mevlânâ'yı bütün eski dostlarından, en yakın akrabasından ve yüce mevkiinden elini çektirip kendisi ile meşgu! eden bu adam kimdir? Nereden gelmiştir?” diye kıyametler kopardılar ve: “Böyle bir büyük ve ulu kişinin oğlu ayaktakımının oyuncağı oldu,” dediler. Bu hal karşısında bütün halk hayretten ne yapacağını şaşırıp türlü türlü hezeyanlarda bulundu, söylenmiyecek sözler söyledi. Tanrı'nın bu cilvesi karşısında âciz kaldı. Müritlerin hiçbirisi de bu adamın kim oldugunu bilemedi.

Yine bulundukları bu halvetin celvetinde Şems tarafından sorulan sorular, verilen cevaplar ve yapılan imtihanlara benzer bir hal ve sözü hiçbir şeyh ve kutuptan ne görmüş ve ne de işitmişti.

Yine âriflerin sultanı Çelebi Ârif (Tanrı onun sırrını kutlasın), Sultan Veled'den (Tanrı zikrini yüceltsin) rivayet etti ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin, denemek ve naz etmek maksadiyle güzel bir sevgili istedi. Babam da güzellik ve olgunlukta zamanın en güzel kadını ve ikinci Sara'sı, iffet ve ismette Meryem'i sayılan karısı Kira hatunun elinden tutup götürdü. Şems: “Bu, benim can kızkardeşimdir, bu olmaz. Bana, hizmet edecek güzel bir erkek çocuk getir,” buyurdu. Babam hemen güzellikte Yusufların Yusufu olan Sultan Veled'i peşkeş çekerek: “Umarım ki bu sizin hizmetinize ve ayakkabılarınızı çevirmeye değer bir kul olur,” dedi. Bunun üzerine Şems de: “Bu, ka'bimi bağlıyan oğlumdur. Şimdi şarap olsaydı su yerine onu içerdim. Ben onsuz yapamam,” deyince, babam hemen kalkıp gitti ve Yahudi mahallesinden bir testi şarap doldurup getirdi, önüne koydu. Bunun üzerine Şems'in bir feryat koparıp elbiselerini yırttığını ve babamın ayaklarına kapandığını gördüm. Şems, babamın bu kuvvetinden ve pirin emrine gösterdiği itaatten hayrette kalıp “Başlangıcı olmıyan başlangıcın, sonu olmıyan sonun hakkı için, diyorum ki, dünyanın başından sonuna kadar senin gibi gönül tutan bir sultan, bir Muhammed yürekli, bu varlık âlemine ne gelmiş, ne de gelecektir,” dedi ve o anda baş koyup mürit oldu. Sonra: “Ben Mevlânâ'nın hilminin derecesini anlamak için bu imtihanları yaptım. Onun iç âlemi o ka- F: 6 82 /12-14

dar geniş ki rivayet ve hikâye çerçevesine sığmaz,” diye ilâve etti.

Şiir:

Ey oğul; ben kapının çavuşu oldum diyenler için yüz binlerce imtihan vardır."

Şiir (Arapça):

Söz biter, fakat yine de onun vasfım ihata edemez. Hiç bitmiyen şeyi biten şey ihata edebilir mi? Eğer vücudumdaki her kıl bir dil olsa (yine) senin lütuflarının binde birini söyliyemem.

9. anlatı

Yine eski dostlar ve kerem sahibi kardeşler (Tanrı hepsinden razı olsun) Mevlânâ'dan şöyle naklettiler: Mevlânâ Şemseddin bana ulaşıp benimle konuşunca içimde aşk ateşi parlamaya başladı. Tam bir tahakkümle: “Bundan sonra artık babanın sözlerini okuma,” buyurdu. Ben de onun bu işaretiyle bir zaman okumadım. Sonra: “Kimse ile konusma,” dedi. Ben de bir müddet kimse ile konuşmadım. Halbuki bizim sözlerimiz âşıkların gıdası ve safa ehlinin ruhlarının şarabı olmuştur. Bu yüzden onlar hep birden susuz kaldılar. Onların himmet ve hasret parıltısından Mevlânâ Şemseddin'e nazar değdi.

10. anlatı

Yine doğru âşıklar ve yakin dostları şöyle ri v ayet ettiler ki: Mevlânâ, sulükünün başlangıcında, Baha Veled'in sözlerini daima okurdu. Bir gün Mevlânâ Şemseddin, birdenbire kapıdan içeri girdi ve üç defa “Okuma! Okuma! Okuma!” dedi. Bundan sonra Leduni ilmin pınarları onun mübarek yüreklerinde kaynamağa başladı ve bundan sonra artık onlarla meşgul olmadı.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Şems-i Tebrîzî — 11–12. anlatılar

11. anlatı Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ hazretleri, Şemseddin'e mülâki olduğu ilk zamanlarda, geceleri, Mütenebbi'nin divanını okurdu. Mevlânâ Şemseddin: “Bu, okumağa demez. Bunu bir daha okuma,” diye bir iki defa sövlediyse de, Mevlânâ, dalgınlığından onu yine okuyordu. Bir gece yine böyle hararetle divanı okuduktan sonra uykuya…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

11. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ hazretleri, Şemseddin'e mülâki olduğu ilk zamanlarda, geceleri, Mütenebbi'nin divanını okurdu. Mevlânâ Şemseddin: “Bu, okumağa demez. Bunu bir daha okuma,” diye bir iki defa sövlediyse de, Mevlânâ, dalgınlığından onu yine okuyordu. Bir gece yine böyle hararetle divanı okuduktan sonra uykuya daldı. Rüyasında, medresede bilginler ve fakihlerle bir tartışmada bulundu ve hepsini mağlüp etti. Sonra: “Bunu niçin

yaptım, buna ne lüzum vardı,” diyerek medreseden çıkıp gitmek istedi ve tam bu sırada uykudan uyandı ve Mevlânâ Şemseddin'in kapıdan içeri girdiğini gördü ve: “Bu biçare fakihlere yaptığını gördün mü, işte bunların hepsi Mütenebbi divanını okumanın uğursuzluğundandır,” dediğini duydu.

Yine bir gece Mevlânâ rüyasında, Mevlânâ Şemseddin'in, Mütenebbi'yi sakalından yakalıyarak yanına getirdiğini ve ona: “Bu adamın sözlerini mi okuyordun,” dediğini görür.

Mütenebbi zayıf, nahif ve sesi kısık bir adammış. Mevlânâ'ya: “Beni bu Mevlânâ Şemseddin'in elinden kurtar; artık bu divanı karıştırma,” diye yalvarmış. Nihayet Mevlânâ, okutmayı ve öğretmeyi bıraktı, Jâliş sarığını sardı, hindibar ferecisini giydi semâ ve riyazete başladı ve şu şiiri söyledi:

Ben, bir memleketin zâhidi ve bir minberin vâizi idim: Gönlümün kazası, beni, sana ellerini çırpıp gelen bir âşık yaptı.

Yine nakledilir ki: Mevlânâ Şemseddin hazretleri bir gün de Kayseri'den Aksaray'a geldi ve bir mescitte konakladı. Yatsı namazından sonra müezzin şiddetle: “Mescitten git, başka yerde konakla,” dedi. Mevlânâ Şems: “Beni mazur gör, garip bir adamım, başka bir şey istemiyorum. Beni bırak şurada rahat edeyim,” dedi. Müezzin aşırı derecedeki terbiyesizliği ve kapalı gözlülüğü yüzünden hürmetsizlikte bulundu, çok şiddet gösterdi. Şemseddin de ona: “Dilin şişsin,” dedi. Hemen müezzinin dili şişti. Şemseddin de mescitten çıkıp Konya'ya gitti. Mescidin imamı geldi, müezzini cançekişir bir halde buldu. Durumunu sorunca, müezzin: “Beni bu hale getiren o seyyah dervişi git bul,” diye işaret etti. Bunun üzerine imam da Mevlânâ Şemseddin'i bulmak için yola koyuldu. Kulkul suyunda ona ulaştı, ayaklarına kapanarak: “O miskin, sizin ne kadar büyük bir adam olduğunuzu bilmedi,” diyerek sonsuz özürler diledi ve ricalarda bulundu. Şems: “İş işten geçmiştir ve hüküm çıkmıştır, ben bir şey yapamam, yalnız onun imanla ölmesi ve ahiret azabını görmemesi için dua ederim,” dedi. İmam, aydın gö- 84 /17-21

nüllü bir adamdı. İhlâs getirip mürit oldu. Imam dönünceye kadar müezzin öldü.

Yine seher nurunun ârifi Mevlânâ Sıraceddin-i Tatari, Mevlânâ'dan nakletti ki: Bir gün Şemseddin bir cemaatla bir köşede oturmuş konuşuyordu. Çok şiddetli bir kışın ortasında idi. O cemaatte, azizlerden biri bir deste gül arzusunda bulundu. Mevlânâ Şemseddin kalkıp dışarı çıktı; tekrar içeri girince o azizin önüne bir deste güzel gül koydu. Bunun üzerine hepsi başkoydular. Şems: “Bu keramet değildir. Bu, dostların dileğiyle oldu. Yüce Tanrı arzunuzu yerine getirmek için gayb âleminden bir hediye gönderdi,” buyurdu.

Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ hazretleri “Şemseddinimizin, nefisleri eli altına almak hususunda İsa'nın nefesi gibi mübarek bir nefesi vardır. Kimya ilminde, esi benzeri yoktur. Yıldızları davette, riyaziyatta, ilâhiyatta, hikemiyatta, nücum bilgisi, mantık ve hilâfiyatta, narincâtta orun için “Âfak ve enfüste onun gibi bir kişi yoktur” sözünü söylerler. Fakat Tanrı erlerinin sohbetine eriştikten sonra hepsini defterden sildi, akli, nakli ilimlerden sıyrıldı, tecrit, tefrit ve tevhit âlemini seçti,” buyurdu.

Şiir: Senin aşkından bir yaprak öğreninceye kadar ilimden üç yüz yaprak unuttum.

Yine dostların fâzılları, akıl sahiplerinin sultanından rivayet ettiler ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin, medresenin kapısında oturmuştu. Birdenbire bir cellât geçti. Şems: “Bu adam velidir,” buyurdu. Dostlar: “Bu, divanın cellâdıdır,” dediler. Şems: “Evet, o, bir velı öldürdüğü, onu beden zındanından ve cisim kafesinden kurtardığı ve öldürülen veli de kendisine velâyetini bağışladığı için velidir,” buyurdu. Cellât ertesi gün tövbe ederek ibadet edenlerin en ileri gelenlerinden olup Mevlânâya iradet getirdi.

12. anlatı

Yine bir gün Mevlânâ Şems: “Müritler, bize üç şeyle yol bulabilirler: birincisi mal, ikincisi hal, üçüncüsü niyaz ve yalvarma (iptihal) ile,” diye buyurdu.

Yine nakledilmiştir ki: Çelebi Hüsameddin (Tanrı sırrını kutlasın), gençliğinin ilk yıllarında Mevlânâ Şemseddin hazretlerine büyük bir tevazu ve tezellül gösterirdi. Gözü açık dostlar bu hazretin, ona bu kadar ilgi ve saygı göstermesini görünce tam bir doğrulukla kullukta bulundular. Bir gün Şems: “Ey Hüsameddin! Bu, böyle olmaz; din parayla olur, sözü gereğince bir şey ver ve kulluk et ki bize yol bulasın,” dedi. Hüsameddin, hemen kalkıp eve gitti, evin eşyasından ne varsa, para pul, kap kacak ve kadınların ziynet eşyalarına varıncaya kadar ne bulduysa alıp getirdi, Şems'ın önüne koydu. Filiras köyünde de tıpkı Cennet bağına benzer bir bası vardı. Hemen onu da satıp parasını Şems'in pabuçları içine döktü. Böyle bir padişah kendisinden bir şey istediği için secdeler ediyor, ağlayıp sızlıyor ve Tanrı'ya şükürde bulunuyordu. Bunun üzerine Şems ona: “Evet, Hüsameddin, ben Tanrı'nın inayetinden ve erlerinin himmetinden öyle ümit ederim ki bugünden sonra en olgun velilerin gıpta ettiği bir makama erişeceksin ve temiz kardeşlerin kıskanıp sevdiği bır kimse olacaksın. Her ne kadar, Tanrı erleri hiçbir şeye muhtaç değiller, hiçbir şeyden fakirlik çekmez ve her iki dünyadan ellerini çekmişlerse de ilk adımda sevilen, sevenin sevgisini, dünyayı ve ikinci adımda da Tanrı'dan gayrı her şeyi terketmesiyle imtihan eder. Çok istiyen mürit, hiçbir sekilde muradına yol bulamaz, ancak kulluk ve bol bol vermekle yol bulabilir. “Verenler, Tanrı'dan korkanlar, fenalıktan çekinenler” (K., LXXXII, 5-6) âyeti Sıddık-ı Ekber'in bayrağının tevki'idir. Sıddıkların da (çok sadık, doğrularında) bu Sıddık gibi olmaları lâzımdır.

Şiir:

Altınla dolu keseyi eline al! “Tanrrya borç veriniz, (K., LXXITI, 20) âyetine uyarak gel. Eğer bir parça altın borç versen ona karşılık yüz bin altın madeni ele geçirirsin.

Şeyhinin yolunda altınlarını feda eden her mürit ve âşık başını da feda edebilir. Dünyada ihlâs sahibi ve her türlü ri: yadan arı duru olmuş âsıklar kalmamıstır,” buyurdu ve derler ki: Mevlânâ Şemseddin, Hüsameddin'in önüne koyduğu 86 /22-24

bütün bu mal ve paradan yalnız bir dirhem aldı. Geri kalanın hepsini tekrar Hüsameddin'e bağışladı ve anlatılamıyacak d:recede iltifatlarda bulundu. Hüsameddin sonunda öyle bir makama erişti ve öyle bir sadr (sine) oldu ki sineleri açılmış olanlar onun sadrına başkoydular. Mevlânâ Hazretleri ona: “Arş hazinelerinin emini” diye hitabederdi. Yirmi altı bin yüz altmış beyitten ibaret olan Mesnevi-i Mânevfnin altı cildi de onun canının sırrının şerhidir ve onun vasfı hakkındadır.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Şems-i Tebrîzî — 13–21. anlatılar

13. anlatı Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin buvurdu ki: Bistami mahçuptu. Altmış sene kavun yemedi. “Niçin yemiyorsun?”” diye sordular. O da “Mustafa hazretlerinin, onu nasıl kestiğini bilmiyorum,” dedi. O halde onun nasıl kavun kestiğini bilmiyen kimse, bundan daha gizli ve müşkül olan ilimlerden…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

13. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin buvurdu ki: Bistami mahçuptu. Altmış sene kavun yemedi. “Niçin yemiyorsun?”” diye sordular. O da “Mustafa hazretlerinin, onu nasıl kestiğini bilmiyorum,” dedi. O halde onun nasıl kavun kestiğini bilmiyen kimse, bundan daha gizli ve müşkül olan ilimlerden nasıl haber verebilir. Yine Şems buyurdu ki: Ben yüz yıllık bir kâfire sövsem mümin olur. Mümine sövsem veli olup Cennete gider. Yine buyurdu ki: Biri bana: “İblis kimdir?” diye sordu. Ben de, cevap verdim: “Sensin, çünkü biz bu saatte İdris'te gark olmuşuz. Eğer sen İblis değilsen niçin İdris'te garkolmadın. Eğer sende İdris'ten bir eser varsa İblis'ten ne korkun olabilir? Eğer sen: “Cebrail kimdir?” diye sorsaydın, ben de: “Sensin” derdim.”

14. anlatı

Yine arkadaşların sultanı Çelebi Celâleddin (Tanrı rahmet etsin) rivayet etti ki: Mevlânâ Şemseddin, Konya'ya ilk gelişinde Halkabeguş kapısında bir yol üzerinde üç dirhem-i sultani buldu. Kendi kendine: “İşte nafakam budur,” dedi. O zaman yüz yirmi pul bir dirhem tutuyordu. Beyaz ve güzel bir ekmekde bir pula satılıyordu. Böylece her gece bir ekmeğin yarısını yiyor, yarısını da bir fakire veriyordu. Bunun üzerinden bir müddet geçince elinde bulunan para bitti, pabuçlarını giyip Şam'a hareket etti.

15. anlatı

Yine Mevlânâ Şems, gençliğinin serpilme çağında çok defa yirmi veya on beş günde bir iftar ederdi. Yedi veya beş günde bir, bir sey yediği az vâki olurdu. Şam'a gitmeği kararlastırıp kaybolunca, Hudavendigâr hazretleri, onun bu seferini Çelebi Hüsameddin'e şu suretle yazdırdı: Bizim en aziz efendimiz, hayre davetçi, ruhların hulâsası, kandil şişesinin ve şamdanlığının sırrı, Hakkın ve dinin güneşi, Tanrı

16. anlatı

nın evvellerde ve âhirlerdeki gizli nuru, sefer etti. (Tanrı onun ömrünü uzatsın ve bize hayırla onun yüzünü görmeği nasip etsin.) Tarih: 21 şevval 643 perşembe günü.

17. anlatı

Derler ki: Onun yıllık masrafı bir dinardı. Yedi günde bir yarım ekmeği baş suyunda tirit yapar yerdi. Bir gün aşçıbaşı onun bu adetini sezer gibi oldu. O gün tirit suyuna bir parça yağ da ilâve etti. Bu yüzden, Şems bir daha koyun başı satan dükkânların önünden geçmedi. Çok zamanlar ayak üzerinde dolaşır dururdu.

Yine nakledilmiştir kii Mevlânâ'nın, Şems'in ayrılığı yüzünden gece gündüz hiç kararı kalmadı, uykusu ve rahatı kayboldu. Türlü heyecanlar gösterip sırlar söylüyordu.

18. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Şemseddin, seyahati esnasında bir şeyhe rasladı. Bu şeyh, mahbuperestlik (genç çocuklar seyretmek) illetine tutulmuştu. Nerede genç bir çocuk görse onun yüzünü temaşa etmekten kendini alamazdı. Şems ona: “Hey, bu ne haldir?” diye çıkıştı. Şeyh: “Güzellerin yüzü ayna gibidir. Ben Tanrı'yı o aynada müşahede ediyorum,” dedi. Nitekim buyurmuşlardır.

Şiir:

Biz sana şehvet, heva ve heves için değil, temiz

bir gözle bakıyoruz. Senin güzel yüzün Tanrı'nın

lütfunun aynasıdır. Biz sende, Tanrı'nın o lütfunu

görüyoruz.

Şems buna karşılık: “Ey ahmak, madem ki Tanrı'yı su ve toprak aynasında görüyorsun, niçin can ve gönül aynasına bakıp da kendini aramıyorsun?” dedi. Bunun üzerine o adam, hemen baş koyup günahlarının bağışlanmasını diledi. Şems" in bir nazarı ile doğru yolu bulup olgunlaştı. Kendi hakikatini anladı.

19. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Şems, bir gün Bağdad'da, bir sarayın kapısından geçiyordu. İçeriden kulagına çenk sesi geldi, biraz dinlemek için içeri girdi. Bu neş'e sırrından habersiz olan sarayın efendisi kölesine: “Şu dervişe vur da gitsin,” diye işaret etti. Köle kılıcını çekip üzerine sal- 88 /29-30

dırdı, fakat hemen eline felç geldi. Öteki kölesine emretti, onun eli de havada donup kaldı. Şems de, saraydan dışarı çıkıp yola koyuldu. Kimse ona yetişemedi. İkinci günde o evin efendisi öteki dünyaya göçtü.

20. anlatı

Yine Tesnim şarabının mestleri olan eski dostlardan şöyle rivayet ettiler ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin, İrak-ı Acem'de semâ ediyordu. Bir kalender de o mecliste dönüyor, hırkası daima Şems'e dokunuyor ve bundan hiç çekinmiyordu. Bir iki defa kendisine: “Ey derviş biraz öteye git,” diye söyledilerse de kalender: “Meydan geniştir,” diye cevap vererek hiç aldırmadı. Mevlânâ Şemseddin hemen semâl bırakıp gitti. Kalender de o anda yere düşüp öldü. Orada bulunan gönül sahibi dervişlerin yüreklerine bir ateş düştü: “Eyvah! Şems-i Perende (Uçan Şems) yine bir dervişin canına okudu,” giye bağırdılar. Yakalamak için peşine düştülerse de o uçup gitmişti.

21. anlatı

Yine tarikat sırlarından haberdar olanlar ve hakikat pirleri şöyle rivayet ettiler: Bahâ Veled hazretlerinin (Tanrı onun ruhunu kutlasın) bir müridi vardı. Ona Kudbeddin İbrahim derlerdi. Bu, gönül sahibi, aydın yürekli bir müritti. Bir gün Şemseddin hazretleri bundan incinmişti. Bunun üzerine bu müridin her iki kulağı da sağır oldu. Öyle ki hiç bir şey işitmiyordu. Bir müddet sonra Şems hazretleri inayet buyurarak sağırlığını geçirdi. Fakat müridin kalbinde bir sıkıntı kalıp hiç geçmiyordu. Bir gün Mevlânâ Şemseddin, ona: “Arkadaş, kaç defa benseni bağışladım, kalbimi hoş ettim. Neden hâlâ bu sıkıntıdan kurtulamıyorsun, kalbini hoş tut,” dedi ise de yine bu sıkıntı kalbinden gitmedi. Bir gün pazarın ortasında birdenbire Şems ile karşılaştı. Tam bir kalb doğruluğu ile baş koyup: “Tanrı'dan başka Tanrı yoktur ve Şemseddin Tanrı'nın elçisidir,” diyerek dili ile şahadet getirdi. Bunu isiten halk, ayaklandı ve onu dövmek istedi. İçlerinden biri ilerliyerek onu dövdü. Bunu gören Mevlânâ Şemseddin, öyle bir feryat kopardı ki, döven adam orada öldü. Pazar halkı ağlayıp sızlıyarak baş koyup hepsi Şems'e kul oldu. Mevlânâ Şems de, Kutbeddin'in elini tuttu, pazardan çıkıp bir köşeye götürdü ve ona: “Benim adım Muhammed'dir; senin, Muhammed, Tanrı'nın elçisidir demekliğin lâzımdı. Halk damgasız altını tanımaz,” dedi.

Yine biraziz rivayet etti ki: Birgün, bir cemaat, haşhaşın haram olduğu hakkında konuşuyordu, orada bulunanlardan Mevlânâ Şemseddin: “Bizim dostlarımız, en âdi bir otcağızla bile neşeleniyorlar. O şeytanın hayalidir. Burada meleğin hayalinin bile bir değeri yoktur. Nerde kaldı ki şeytanın hayalinin... Biz, bizzat meleğin kendisiyle yetinmiyo-. ruz, nerde kaldı ki hayaliyle yetineceğiz. Şeytan ne oluyor da, hayali olsun. Bizim dostlarımız sonsuz ve temiz olan âlemden niçin zevk almasınlar da gitsin, insanları aptal ve hiçbir şeyi anlamıyacak hale getiren haşhaştan zevk alsınlar,” dedi. Bunun üzerine bir adam: “Kur'anda şarabın haram olduguna dair âyet bulunduğu halde bu otcağızın haram olduğuna dair bir şey yoktur,” diye itirazda bulundu. Mevlânâ Şems, buna cevap olarak: “Her ayetin inmesi için bir sebep olurdu, ondan sonra âyet inerdi. Bu otu ise peygamber zamanında yemezlerdi. Yoksa (içenlerin) öldürülmesini emrederdi. Her âyet bir ihtiyaç ve sebep nispetinde inerdi. Eshab, peygamberin huzurunda Kur'an'ı yüksek sesle okurdu. Bu peygamberin zihnini karıştırdığı için, “Ey müminler! Seslerinizi peygamberin sesinden daha fazla yükseltmeyiniz' (K., XLIX, 2) âyeti indi,” dedi.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Şems-i Tebrîzî — 22–29. anlatılar

22. anlatı Mevlânâ hazretleri, Sultan Veled'i, Mevlânâ Şems-i Tebrizi'ye mürit yaptığı vakit: “Bahâeddin'im haşhaş yemez ve asla livata yapmaz; çünkü bu iki şey, kerim olan Tanrı'nın yanında son derecede yerilmiştir,” buyurdu. 23. anlatı Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ'nın zamanında (Tanrı ondan razı olsun,), şeyhler toplantısında bir…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

22. anlatı

Mevlânâ hazretleri, Sultan Veled'i, Mevlânâ Şems-i Tebrizi'ye mürit yaptığı vakit: “Bahâeddin'im haşhaş yemez ve asla livata yapmaz; çünkü bu iki şey, kerim olan Tanrı'nın yanında son derecede yerilmiştir,” buyurdu.

23. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ'nın zamanında (Tanrı ondan razı olsun,), şeyhler toplantısında bir sofi: “Yazık! Belh'li Baha Veled'in nazlı oğlu, Tebrizli bir oğlana uydu ve Horasan toprağı Tebriz toprağına tâbi oldu,” der. Bunun üzerine Mevlânâ Şemseddin: “Bu adam sofilik ve temizlik iddiasında bulunuyor. Toprağın hiçbir şey olmadığını anlıyacak kadar kafasında akıl yok. Eğer bir İstanbulluda o (istenilen kabiliyet) bulunsa, bir Mekkelinin ona uyması vâcibolur. Peygamber: “Vatan sevgisi, imandandır? buyurmuştur. Peygamberin bundan maksadı, bildiğimiz Mekke

24. anlatı

/34-38

nasıl olabilir. Mekke, bu âlemden değildir. O halde imandan olan bir şeyin de bu âlemden olmaması, o âlemden olması lâzımdır. “İslâm garip olarak başlamıştır?” buyurmuştur. Mademki gariptir, o halde bu âlemden değil, başka bir âlemdendir. Mekke, nasıl olabilir?” dedi.

25. anlatı

Yine dostların özü Müderris'in oğlu Şemseddin (Toprağı iyi olsun), şöyle rivayet etti: Eren dervişlerden bir topluluk Mevlânâ hazretlerinden: “Hoca Fakih nasıl adamdır?” diye sordular. Mevlânâ: “Konya şehrinin Abdal'ı olan Kâmil-i Tebrizi, Fakih Ahmed'den birkaç derece yüksektir. Kâmil-i Tebrizi vakitli vakitsiz sultanların, emirlerin odasına girerdi. Sarayın hâcib ve nâibleri onu görmezlerdi. O, saltanat tahtına geçip otururdu. Onların meclislerinde bulunur, sonra da meclisin eşyasını alıp çıkar giderdi. Hiç kimse ona bir şey söylemeye muktedir olamazdı,” buyurdular.

Kalbi uyanık bazı büyükler, Mevlânâ Şems-i Tebrizi'ye, “Seyfu'llah” (Tanrı'nın kılıcı) derlerdi; çünkü o kimden incinse, ya onu öldürür veya onun ruhunda yaralar açardı, yüz binlerce Kâmil-i Tebrizi, onun (ruhaniyet) deryasında bir damla gibiydi.

Yine Mevlânâ Şemseddin daima: “Hakiki dost, Tanrı gibi mahrem olmalıdır. Dostun çirkinliklerine ve hoşa gitmiyen şeylerine tahammül etmeli ve hatasından hiç incinmemelidir. Dosttan yüz çevirmemelidir, dosta itiraz etmemelidir. Nitekim rahmeti bol olan Tanrı, kulların ayıplarından, günahlarından, noksanlarından yüz çevirmez; tam bir inayet ve şahane bir şefkatle onların rızkını verir. İşte garazsız ivazsız dostluk budur,” buyurdu. Nitekim demiştir.

Şiir: Sen, Tanrı'nın bir fazilet ve rahmetisin. Kim sana sığınırsa onu eğriliği ve hamlığı ile birlikte kabul edersin.

26. anlatı

Yine bir gün, uzaktan bir grup kadın geçiyor, Kâmil-i Tebrizi de duruyordu. Kâmil-i Tebrizi: “O kadınlar arasında bir nur parlıyor ve bu nur parçası Mevlânâ'nın nurlar madeninden çıkmışa benziyor,” dedi. Bunun üzerine araştırdılar ve kadınların arasında Mevlânâ'nın Kızı Melike Ha-

27. anlatı

tun'un (Tanrı ondan ve onun babasından razı olsun) bulundugunu gördüler. Kâmil-i Tebrizi, Melike Hatun'u eve götürmelerini emretti. Melike Hatun'u evde misafir edip büyük inayetlerde bulundu.

Yine Sultan Veled şöyle nakletti: Bir gün, babam hazretleri, Mevlânâ Şemseddin'i aşırı derecede övdü ve onun sayısız makamlarını, kerametlerini ve kudretlerini anlattı. Ben itikat ve sevincimden gelip Şems-i Tebriz'in hücresinin kapısı dısında bas koyup durdum. Şems-i Tebrizi: “Bahaeddin, ne lâtifedir,” buyurdu. Ben: “Babam bugün sizin yüce vasıflarınızdan çok bahsetti,” Dedim. Bunun üzerine o: “Tanrı'ya and içerim ki, Tanrı'ya and içerim ki, ben senin babanın yücelik deryasından bir damla bile değilsem de hakkımda buyurduğunun bin misliyim,” dedi. Ben, tekrar babama geldim ve baş koyarak: “Mevlânâ Şemseddin böyle söyledi,” dedim. O da: “Şems-i Tebrizi kendi nurunu övdü ve kendi yüceliğini gösterdi, buyurduğunun yüz mislidir,” dedi.

28. anlatı

Yine bir gün Mevlânâ Şemseddin dostlar arasında: “Sizinle, Mevlânâ'nın bile duymıyacağı şekilde gizli konuşurum. Geçmişleri bırakalım, sonra gelenler arasında faziletli kimseler daha çok. Tanrı'ya yemin ederim ki, Tanrı'nın elçisi Muhammed'den sonra Mevlânâ gibi söz söyliyen bir kimse gelmemiştir. Mevlânâ'nın (Tanrı onun zikrini yüceltsin) ve Mevlânâ ile ilgili olanların bir pulu benim yanımda yüz bin dinardan daha değerlidir. Bana yol bulan Mevlânâ'nın tab'ası olur; çünkü kapalı olan bir kapı onunla açıldı. Tanrı” ya yemin ederim ki ben, Mevlânâ'yı tanımaktan âcizim. Bu sözümde hiç nifak ve tekellüf yok ve bu, hiç tevil de götürmez. Bana, her gün onun halinden ve fiilinden, diin mevcut olmıyan bir şey malöm oluyor. Siz, Mevlânâ'yı bundan daha iyi tanımaya çalışın ki, bundan sonra şaşkına dönmiyesiniz. Onun güzel yüzü ve güzel sözleriyle kanaat etmeyiniz. Onda bunların fevkinde daha iyi bir şey arayınız. “Bugün karşılıklı aldanma günüdür, (K., LXIV, 9)” buyurdu.

Yine buyurdu ki: Söylenen sözlerin bir kısmı nifaklı, bir kısmı da doğrudur. Nifaklı söz, bütün velilerin canlarının ve ruhlarının Mevlânâ'yı anlamak ve onunla düşüp kalkmak ar-

29. anlatı

/39

zusunda olduklarını söylemektir. Halbuki nifaksız söz ise peygamberlerin ruhlarının: “Kâşki biz onun zamanında bulunsaydık da sözlerini işitseydik,” diyerek onu arzu ettiklerini söylemektir. Şimdi siz, bu fırsatı kaçırmayınız. Bir kimse ona ne kadar samimiyet gösterirse Tanrı'ya da o nispette yakınlaşır. Ben şimdi Mevlânâ'nın dostuyum. Onun, Tanrı velisi olduğuna dair gerçek bilgim vardır. Tanrı'nın dostunun dostu, Tanrrnın velisi olur. Hiç şüphe yok ki, güneşin yüzü Mevlânâ'ya karşıdır. Çünkü Mevlânâ'nın yüzü güneşe karşıdır. Güneşin, arkası başkalarına, yüzü de göklere çevrilmiştir. Dostun alnından daha faydalı bir kitap yoktur. Fakat şu kadar var ki herkes olgun bir dost değildir. Bazıları onda bir, bazıları da onda birin yarısı kadar dosttur. Eğer bu kadar dostluk da olmasa itikâf'a çekilirdi. Her dostluk otuz parçadır. Bu otuz parçayı birleştiren Tanrı'dır.

Yine Sultan Veledden nakledilmiştir ki: Bir gün ileri gelen sofiler, babam Hudavendigâr'dan: “Abu Yezid (Tanrı rahmet etsin), Ben Tanrı'mı daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde gördüm, buyuruyor. Bu nasıl olur?” diye sordular. Babam: “Bunda iki hüküm vardır: ya Bayezit Tanrı'yı sakalı bitmemiş genç şeklinde görmüş, yahut Bayezid'in meylinden ötürü Tanrı onun gözüne bir genç çocuk suretinde gözükmüştür,” dedi.

Yine buyurdular ki: Mevlânâ Şems-i Tebrizi'nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretlerine kızıp Meram bağları tarafına gitti. Mevlânâ hazretleri medresenin kadınlarına işaretle: “Haydi gidin Kimya Hatunu buraya getirin; Mevlânâ Şemseddin'in gönlü ona çok bağlıdır,” buyurdu. Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlânâ, Şems'in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramağa hazırlanan dostların karıları da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mâni olmamak için medresede aşagı yukarı dolaştı. Sonra Şems, “İçeri gel:” diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems'ten başkasını görmedi. Bunun sır- ÂRİFLERIN MENKİIBELERİ 93

rını sordu ve: “Kimya nereye gitti?” dedi. Mevlânâ Şems: “Yüce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi,” buyurdu. İşte Bayezid'in hali de böyle idi. Tanrı ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü.

Şiir: Sen, suret âlemine geldiğin vakit, ne kadar güzel

ve ne kadar cana can katan bir kişisin. Sureti attığın vakit de aynı aşk ve aynı tek mâşuksun.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.
MENKIBE · GELENEK İÇİ

Şems-i Tebrîzî — 30–36. anlatılar

30. anlatı Yine büyük dostlar ve Tanrı hakkındaki bilgileri tam olan pirler şöyle rivayet ettiler: Bir gece Mevlânâ hazretleri, Şemseddin hazretleriyle birlikte medresenin damında, bir köşkte yalnızca sohbet ediyorlardı. O gece tam bir mehtap vardı. Herkes damların üzerinde uyumuştu. Bunlara tuhaf bir hal, bir hayret…

Tam anlatıyı okuAnlatıyı daralt
Menâkıbnâme’de tam metni aç

30. anlatı

Yine büyük dostlar ve Tanrı hakkındaki bilgileri tam olan pirler şöyle rivayet ettiler: Bir gece Mevlânâ hazretleri, Şemseddin hazretleriyle birlikte medresenin damında, bir köşkte yalnızca sohbet ediyorlardı. O gece tam bir mehtap vardı. Herkes damların üzerinde uyumuştu. Bunlara tuhaf bir hal, bir hayret ve bilgi geldi. Bu sırada Mevlânâ Şemseddin, yüzünü Mevlânâ'ya çevirerek: “Bu zavallılar, Tanrı'dan gafil ve habersiz ölü gibi yatıyorlar. Bizim bu Kadir gecemizin rahmetinden nasipsiz kalmamaları için, senin, sonsuz inayetinle bunları diriltmeni istiyorum,” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ mübarek yüzünü Kıble'ye çevirip: “Ey yerlerin ve göklerin sultanı! Sen Şemseddin'in tertemiz olan sırrının hürmetine bunların hepsine bir uyanıklık ver,” diye dua etti. Hemen gökte gayıb âleminden büyük bir bulut peyda oldu. Şimşekler çakmaya, gökler gürlemeye başladı. Öyle bir yağmur yağdı ki damlarda kimse kalmadı. Başına örtecek bir şey bulan kaçıp gitti. Mevlânâ Şemseddin tatlı tatlı gülmeye başladı ve bundan memnun oldu. Sabah olunca dostlar, yağmur damlaları gibi toplandılar. Şems hazretleri bu meseleyi anlattı. Sonra da: “Bundan önce bütün peygamberler, veliler, halkın gözünden kendilerini gizleme ve kimsenin kendi hallerine vâkıf olmamasına çalışırlardı. Benim Hüdavendigârım ise Tanrı aşkı yolunda öyle çalışıp didindi ki gizli padişahların gözlerinden saklı kaldı,” buyurdu. Nitekim “Tanrı'nın gizli velileri vardır” buyurulmuştur. 94 AHMET EFLAKİ 4/4142 Şiir: | Seni, adam eden adam, tanır. Başkaları tanımaz. Çünkü sen görünmezsin.

Yine dostların olgunlarından nakledilmiştir ki: Bir gün kıskanç fakihler inkâr ve inatları sebebiyle Mevlânâ'dan: “Şarap helâl mıdır veya haram mı?“ diye sordular. Onların maksadı Şemseddin'in şerefine dokunmaktı. Mevlânâ kinaye yolu ile: “İçse ne çıkar; çünkü bir tulum şarabı denize dökseler deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest almak ve onu içmek caizdir. Fakat küçücük bir havuzu, şüphesiz bir damla şarap pisletir. Böylece tuzlu denize düşen her şey tuz hükmüne girer. Açık cevap şudur ki, eğer Mevlânâ Şemseddin şarab içiyorsa, her şey ona mübahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kahbenin kardeşi yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır,” buyurdu.

Şiir:

Ey Toprak kuşu! Bu olmaz, olsa da Bahr-ı Kulzum'un murdar olmaktan korkusu yoktur, çünkü

ona ne kadar murdar nesne döksen de murdar ok

maz.

Olgun şeyhin vücudu, kulleteynden aşağı ve küçük havuzdan noksan değildir ki bir damla ona

yoldan çıkarsın.

Âteş İbrahim'e zarar vermez. Nemrud olan kimseye “ateşten kork? de.“

Veli bir zehir yese, ona tatlı olur, tâlib yese aklı

kararır.

31. anlatı

Yine Sultan Veled hazretlerinden nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin iyi ve namuslu kadınları övüyor ve onların iffet ve ismeti hakkında: “Bununla beraber bir kadına, Arşın üstünde bir yer verseler, onun nazarı birdenbire dünya üzerine düşse ve yeryüzünde intiaza gelmiş bir tenasül âleti görse deli gibi kendini ordan aşağı atar ve âletin üstüne düşer; çünkü kadınların mezhebinde ondan daha ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ 95

yüksek bir mertebe yoktur,” buyurdu ve sonra şu hikâyeyi anlattı: “Şam'da bulunan Şeyh Ali Hariri, kademli, parlak kalbli, metanet sahibi bir kişiydi. Semâ esnasında kime baksa derhal o, ona mürit olurdu. Giydiği hırka parça parça idi. (Bu yüzden) Semâ esnasında vücudunun her tarafı görünürdü. Halifenin oğlu da, bunun menkıbelerini işittiği için, semâ'ını görmek istedi. Sema edenleri seyretmek için makam kapısından içeri girdiği vakit şeyhin nazarı ona ilişti. O derhal mürit oldu ve elbise giydi. Oğlunun şeyhe mürit olduğu haberi, Mısır'da halifenin kulağına ulaştı. Son derecede canı sıkıldı ve şeyhi öldürmek istedi. Fakat şeyhin yüzünü görür görmez o da tam bir samimiyetle, şeyhe teveccüh gösterdi. Halifenin karısı da onu görmek istedi. Şeyhi eve davet ettiler. Hatun ilerleyip şeyhin ayaklarına kapandı ve elini öpmek istedi. Şeyh tenasül âletini kaldırarak kadızın eline verdi ve: “Senin istedisin o değil, budur,” dedi ve semâ'a başladı. Bunun üzerine halifenin itikadı bir iken bin oldu.

32. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ Şemseddinin nikâhlısı olan Kimya Hatun, çok güzel ve iffet sahibi bir kadındı. Bir gün kadınlar, Şems'ten izin almaksızın Sultan Veled'in büyük annesi ile birlikte Kimya hatunu gezmek maksadiyle bağa götürdüler. Birdenbire Mevlânâ Şemseddin eve geldi, onu evde bulmadı. Sultan Veled'in büyük annesiyle bir. likte kadınların onu gezmeğe götürdüğünü söylediler. Mevlânâ Şems fena halde kızdı. Kimya Hatun eve gelince hemen boynu tutuldu. Kuru bir odun gibi hareketsiz kaldı. Öç gün feryat ve figan edip öteki dünyaya göçtü. Mevlânâ Şems de, Kimya Hatunun ölümüinden yedi gün geçtikten sonra 644 Şabanında tekrar Şam'da gitti.

33. anlatı

Yine sırların eminleri (Tanrı onları nurlarının feyziyle nurlandırsın). şövle rivayet ettiler: Bir gin Mevlânâ hazretleri şöyle buyurdu: Bir gün bana, Meleküt âlemlerine çıkmak ve Ceberut âleminin yollarının yolcusu olmak müyesser olmustu. Dördüncü kat göğe geldiğim vakit bu feleği kararmıs gördüm. Beyt-ül- Memurun sakinlerinden ve nur âlemine dalanlardan, günesin böyle kaybolmasını sordum. Bu kutsal kişiler: “Güneş, fakirlerin sultanı Şems-i

34. anlatı

AHMET EFLAKİ 4/45-48

Tebrizi'yi ziyarete gitmiştir,” dediler. Ben, o âlemdeki makamları gezdikten ve göklerin âyetlerini seyrettikten sonra dördüncü kata tekrar döndüm. Güneşin, kendi merkezinde nurlar saçmakta olduğunu gördüm. Beyit:

Semseddin'in yüzünün sözü geçince, dördüncü gök tabakasının güneşi utancından başını sakladı."

35. anlatı

Yine bir gün bir gencin ipek örtülerle sarılmış ve fevkalâde süslenmiş olan cenazesini götürüyorlardı. Matem ehli feryat ve figan edip ağlayıp sızlıyordu. Birdenbire, Mevlânâ Şemseddin bu cenaze ile karşılaştı. Onlara: “Bu hasretle dolu ve muradına ermeden ölen biçareyi nereye götürüyorlar. Yıllardan beri bu yolun hasretini çeken, ciğer kanı içen ve muradına kavuşmıyan bizleri götürsünler,” dedi.

Şiir:

Ölüm, erkekse benim yanıma gelsin, ben onu sıkı sıkı giizelce kucaklıyayım.

Ben ondan rengi ve kokusu olmıyan bir can alayım. O da benden renkten renge girmiş bir hırka alsın.

Yine: “Eğer bu götürülen ölünün, kendi halini apaçık bildirmeğe dili olsaydı ve ölümün sırlarını açıklayabilseydi, neler söyler ve neler gösterirdi,” dedi.

36. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ hazretleri (Tanrı onun sırrını kutlasın), buyurdu ki: Efendim ve canbağım Şemseddin, bir kimseden incindiği vakit, ona: “Tanrı sana uzun ömür ve çok mal versin,” diye dua ederdi.

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Veled hazretleri şöyle rivayet etti: Mevlânâ Şemseddin zaman zaman kendi müritlerinden ve âşıklarından kavun isterdi. Tabii, onlar da tatlı kavunlar getirilerdi. O da yerdi ve kabuklarını onların başına vurur ve: “Ey ölüler! Ne getirdiniz?” derdi. O zaman onlarda keşifler hâsıl olurdu, gayıp âleminden garip şeyler görürlerdi ve perdeler yırtılırdı.

Bu anlatı gelenek hafızasına aittir; doğrulanabilir tarihî olayla aynı kesinlikte sunulmaz. Kaynak: Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II.

Şeyh, halife, aile ve post ağı

Bu dosyada izlenebilen kaynaklar

Bu liste biyografi, ilişki, anlatı ve mekân kayıtlarında açıkça taşınan kaynak künyelerini bir araya getirir. Paragraf düzeyinde kaynağı belirlenmemiş iddialara sonradan dipnot uydurulmaz.

  1. [1]Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II
  2. [2]Murat Tarık Yüksel, Âriflerin Menkıbeleri, c. 3
  3. [3]Muzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 1
  4. [4]TDV İslâm Ansiklopedisi: Mevleviyye, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi, Mesnevîhân, Mevlevîhâne maddeleri; Sefîne-i Evliyâ; mevcut Mevleviyye ve musiki kaynak paketi
Ortak kaynak kataloğunu aç →