Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Şems-i Tebrîzî — 13–21. anlatılar

13. anlatı Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin buvurdu ki: Bistami mahçuptu. Altmış sene kavun yemedi. “Niçin yemiyorsun?”” diye sordular. O da “Mustafa hazretlerinin, onu nasıl kestiğini bilmiyorum,” dedi. O halde onun nasıl kavun kestiğini bilmiyen kimse, bundan daha gizli ve müşkül olan ilimlerden…

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ HAZRETLERİAhmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II · s. 86

13. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin buvurdu ki: Bistami mahçuptu. Altmış sene kavun yemedi. “Niçin yemiyorsun?”” diye sordular. O da “Mustafa hazretlerinin, onu nasıl kestiğini bilmiyorum,” dedi. O halde onun nasıl kavun kestiğini bilmiyen kimse, bundan daha gizli ve müşkül olan ilimlerden nasıl haber verebilir. Yine Şems buyurdu ki: Ben yüz yıllık bir kâfire sövsem mümin olur. Mümine sövsem veli olup Cennete gider. Yine buyurdu ki: Biri bana: “İblis kimdir?” diye sordu. Ben de, cevap verdim: “Sensin, çünkü biz bu saatte İdris'te gark olmuşuz. Eğer sen İblis değilsen niçin İdris'te garkolmadın. Eğer sende İdris'ten bir eser varsa İblis'ten ne korkun olabilir? Eğer sen: “Cebrail kimdir?” diye sorsaydın, ben de: “Sensin” derdim.”

14. anlatı

Yine arkadaşların sultanı Çelebi Celâleddin (Tanrı rahmet etsin) rivayet etti ki: Mevlânâ Şemseddin, Konya'ya ilk gelişinde Halkabeguş kapısında bir yol üzerinde üç dirhem-i sultani buldu. Kendi kendine: “İşte nafakam budur,” dedi. O zaman yüz yirmi pul bir dirhem tutuyordu. Beyaz ve güzel bir ekmekde bir pula satılıyordu. Böylece her gece bir ekmeğin yarısını yiyor, yarısını da bir fakire veriyordu. Bunun üzerinden bir müddet geçince elinde bulunan para bitti, pabuçlarını giyip Şam'a hareket etti.

15. anlatı

Yine Mevlânâ Şems, gençliğinin serpilme çağında çok defa yirmi veya on beş günde bir iftar ederdi. Yedi veya beş günde bir, bir sey yediği az vâki olurdu. Şam'a gitmeği kararlastırıp kaybolunca, Hudavendigâr hazretleri, onun bu seferini Çelebi Hüsameddin'e şu suretle yazdırdı: Bizim en aziz efendimiz, hayre davetçi, ruhların hulâsası, kandil şişesinin ve şamdanlığının sırrı, Hakkın ve dinin güneşi, Tanrı

16. anlatı

nın evvellerde ve âhirlerdeki gizli nuru, sefer etti. (Tanrı onun ömrünü uzatsın ve bize hayırla onun yüzünü görmeği nasip etsin.) Tarih: 21 şevval 643 perşembe günü.

17. anlatı

Derler ki: Onun yıllık masrafı bir dinardı. Yedi günde bir yarım ekmeği baş suyunda tirit yapar yerdi. Bir gün aşçıbaşı onun bu adetini sezer gibi oldu. O gün tirit suyuna bir parça yağ da ilâve etti. Bu yüzden, Şems bir daha koyun başı satan dükkânların önünden geçmedi. Çok zamanlar ayak üzerinde dolaşır dururdu.

Yine nakledilmiştir kii Mevlânâ'nın, Şems'in ayrılığı yüzünden gece gündüz hiç kararı kalmadı, uykusu ve rahatı kayboldu. Türlü heyecanlar gösterip sırlar söylüyordu.

18. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Şemseddin, seyahati esnasında bir şeyhe rasladı. Bu şeyh, mahbuperestlik (genç çocuklar seyretmek) illetine tutulmuştu. Nerede genç bir çocuk görse onun yüzünü temaşa etmekten kendini alamazdı. Şems ona: “Hey, bu ne haldir?” diye çıkıştı. Şeyh: “Güzellerin yüzü ayna gibidir. Ben Tanrı'yı o aynada müşahede ediyorum,” dedi. Nitekim buyurmuşlardır.

Şiir:

Biz sana şehvet, heva ve heves için değil, temiz

bir gözle bakıyoruz. Senin güzel yüzün Tanrı'nın

lütfunun aynasıdır. Biz sende, Tanrı'nın o lütfunu

görüyoruz.

Şems buna karşılık: “Ey ahmak, madem ki Tanrı'yı su ve toprak aynasında görüyorsun, niçin can ve gönül aynasına bakıp da kendini aramıyorsun?” dedi. Bunun üzerine o adam, hemen baş koyup günahlarının bağışlanmasını diledi. Şems" in bir nazarı ile doğru yolu bulup olgunlaştı. Kendi hakikatini anladı.

19. anlatı

Yine nakledilmiştir ki: Şems, bir gün Bağdad'da, bir sarayın kapısından geçiyordu. İçeriden kulagına çenk sesi geldi, biraz dinlemek için içeri girdi. Bu neş'e sırrından habersiz olan sarayın efendisi kölesine: “Şu dervişe vur da gitsin,” diye işaret etti. Köle kılıcını çekip üzerine sal- 88 /29-30

dırdı, fakat hemen eline felç geldi. Öteki kölesine emretti, onun eli de havada donup kaldı. Şems de, saraydan dışarı çıkıp yola koyuldu. Kimse ona yetişemedi. İkinci günde o evin efendisi öteki dünyaya göçtü.

20. anlatı

Yine Tesnim şarabının mestleri olan eski dostlardan şöyle rivayet ettiler ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin, İrak-ı Acem'de semâ ediyordu. Bir kalender de o mecliste dönüyor, hırkası daima Şems'e dokunuyor ve bundan hiç çekinmiyordu. Bir iki defa kendisine: “Ey derviş biraz öteye git,” diye söyledilerse de kalender: “Meydan geniştir,” diye cevap vererek hiç aldırmadı. Mevlânâ Şemseddin hemen semâl bırakıp gitti. Kalender de o anda yere düşüp öldü. Orada bulunan gönül sahibi dervişlerin yüreklerine bir ateş düştü: “Eyvah! Şems-i Perende (Uçan Şems) yine bir dervişin canına okudu,” giye bağırdılar. Yakalamak için peşine düştülerse de o uçup gitmişti.

21. anlatı

Yine tarikat sırlarından haberdar olanlar ve hakikat pirleri şöyle rivayet ettiler: Bahâ Veled hazretlerinin (Tanrı onun ruhunu kutlasın) bir müridi vardı. Ona Kudbeddin İbrahim derlerdi. Bu, gönül sahibi, aydın yürekli bir müritti. Bir gün Şemseddin hazretleri bundan incinmişti. Bunun üzerine bu müridin her iki kulağı da sağır oldu. Öyle ki hiç bir şey işitmiyordu. Bir müddet sonra Şems hazretleri inayet buyurarak sağırlığını geçirdi. Fakat müridin kalbinde bir sıkıntı kalıp hiç geçmiyordu. Bir gün Mevlânâ Şemseddin, ona: “Arkadaş, kaç defa benseni bağışladım, kalbimi hoş ettim. Neden hâlâ bu sıkıntıdan kurtulamıyorsun, kalbini hoş tut,” dedi ise de yine bu sıkıntı kalbinden gitmedi. Bir gün pazarın ortasında birdenbire Şems ile karşılaştı. Tam bir kalb doğruluğu ile baş koyup: “Tanrı'dan başka Tanrı yoktur ve Şemseddin Tanrı'nın elçisidir,” diyerek dili ile şahadet getirdi. Bunu isiten halk, ayaklandı ve onu dövmek istedi. İçlerinden biri ilerliyerek onu dövdü. Bunu gören Mevlânâ Şemseddin, öyle bir feryat kopardı ki, döven adam orada öldü. Pazar halkı ağlayıp sızlıyarak baş koyup hepsi Şems'e kul oldu. Mevlânâ Şems de, Kutbeddin'in elini tuttu, pazardan çıkıp bir köşeye götürdü ve ona: “Benim adım Muhammed'dir; senin, Muhammed, Tanrı'nın elçisidir demekliğin lâzımdı. Halk damgasız altını tanımaz,” dedi.

Yine biraziz rivayet etti ki: Birgün, bir cemaat, haşhaşın haram olduğu hakkında konuşuyordu, orada bulunanlardan Mevlânâ Şemseddin: “Bizim dostlarımız, en âdi bir otcağızla bile neşeleniyorlar. O şeytanın hayalidir. Burada meleğin hayalinin bile bir değeri yoktur. Nerde kaldı ki şeytanın hayalinin... Biz, bizzat meleğin kendisiyle yetinmiyo-. ruz, nerde kaldı ki hayaliyle yetineceğiz. Şeytan ne oluyor da, hayali olsun. Bizim dostlarımız sonsuz ve temiz olan âlemden niçin zevk almasınlar da gitsin, insanları aptal ve hiçbir şeyi anlamıyacak hale getiren haşhaştan zevk alsınlar,” dedi. Bunun üzerine bir adam: “Kur'anda şarabın haram olduguna dair âyet bulunduğu halde bu otcağızın haram olduğuna dair bir şey yoktur,” diye itirazda bulundu. Mevlânâ Şems, buna cevap olarak: “Her ayetin inmesi için bir sebep olurdu, ondan sonra âyet inerdi. Bu otu ise peygamber zamanında yemezlerdi. Yoksa (içenlerin) öldürülmesini emrederdi. Her âyet bir ihtiyaç ve sebep nispetinde inerdi. Eshab, peygamberin huzurunda Kur'an'ı yüksek sesle okurdu. Bu peygamberin zihnini karıştırdığı için, “Ey müminler! Seslerinizi peygamberin sesinden daha fazla yükseltmeyiniz' (K., XLIX, 2) âyeti indi,” dedi.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.