11. anlatı
Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ hazretleri, Şemseddin'e mülâki olduğu ilk zamanlarda, geceleri, Mütenebbi'nin divanını okurdu. Mevlânâ Şemseddin: “Bu, okumağa demez. Bunu bir daha okuma,” diye bir iki defa sövlediyse de, Mevlânâ, dalgınlığından onu yine okuyordu. Bir gece yine böyle hararetle divanı okuduktan sonra uykuya daldı. Rüyasında, medresede bilginler ve fakihlerle bir tartışmada bulundu ve hepsini mağlüp etti. Sonra: “Bunu niçin
yaptım, buna ne lüzum vardı,” diyerek medreseden çıkıp gitmek istedi ve tam bu sırada uykudan uyandı ve Mevlânâ Şemseddin'in kapıdan içeri girdiğini gördü ve: “Bu biçare fakihlere yaptığını gördün mü, işte bunların hepsi Mütenebbi divanını okumanın uğursuzluğundandır,” dediğini duydu.
Yine bir gece Mevlânâ rüyasında, Mevlânâ Şemseddin'in, Mütenebbi'yi sakalından yakalıyarak yanına getirdiğini ve ona: “Bu adamın sözlerini mi okuyordun,” dediğini görür.
Mütenebbi zayıf, nahif ve sesi kısık bir adammış. Mevlânâ'ya: “Beni bu Mevlânâ Şemseddin'in elinden kurtar; artık bu divanı karıştırma,” diye yalvarmış. Nihayet Mevlânâ, okutmayı ve öğretmeyi bıraktı, Jâliş sarığını sardı, hindibar ferecisini giydi semâ ve riyazete başladı ve şu şiiri söyledi:
Ben, bir memleketin zâhidi ve bir minberin vâizi idim: Gönlümün kazası, beni, sana ellerini çırpıp gelen bir âşık yaptı.
Yine nakledilir ki: Mevlânâ Şemseddin hazretleri bir gün de Kayseri'den Aksaray'a geldi ve bir mescitte konakladı. Yatsı namazından sonra müezzin şiddetle: “Mescitten git, başka yerde konakla,” dedi. Mevlânâ Şems: “Beni mazur gör, garip bir adamım, başka bir şey istemiyorum. Beni bırak şurada rahat edeyim,” dedi. Müezzin aşırı derecedeki terbiyesizliği ve kapalı gözlülüğü yüzünden hürmetsizlikte bulundu, çok şiddet gösterdi. Şemseddin de ona: “Dilin şişsin,” dedi. Hemen müezzinin dili şişti. Şemseddin de mescitten çıkıp Konya'ya gitti. Mescidin imamı geldi, müezzini cançekişir bir halde buldu. Durumunu sorunca, müezzin: “Beni bu hale getiren o seyyah dervişi git bul,” diye işaret etti. Bunun üzerine imam da Mevlânâ Şemseddin'i bulmak için yola koyuldu. Kulkul suyunda ona ulaştı, ayaklarına kapanarak: “O miskin, sizin ne kadar büyük bir adam olduğunuzu bilmedi,” diyerek sonsuz özürler diledi ve ricalarda bulundu. Şems: “İş işten geçmiştir ve hüküm çıkmıştır, ben bir şey yapamam, yalnız onun imanla ölmesi ve ahiret azabını görmemesi için dua ederim,” dedi. İmam, aydın gö- 84 /17-21
nüllü bir adamdı. İhlâs getirip mürit oldu. Imam dönünceye kadar müezzin öldü.
Yine seher nurunun ârifi Mevlânâ Sıraceddin-i Tatari, Mevlânâ'dan nakletti ki: Bir gün Şemseddin bir cemaatla bir köşede oturmuş konuşuyordu. Çok şiddetli bir kışın ortasında idi. O cemaatte, azizlerden biri bir deste gül arzusunda bulundu. Mevlânâ Şemseddin kalkıp dışarı çıktı; tekrar içeri girince o azizin önüne bir deste güzel gül koydu. Bunun üzerine hepsi başkoydular. Şems: “Bu keramet değildir. Bu, dostların dileğiyle oldu. Yüce Tanrı arzunuzu yerine getirmek için gayb âleminden bir hediye gönderdi,” buyurdu.
Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ hazretleri “Şemseddinimizin, nefisleri eli altına almak hususunda İsa'nın nefesi gibi mübarek bir nefesi vardır. Kimya ilminde, esi benzeri yoktur. Yıldızları davette, riyaziyatta, ilâhiyatta, hikemiyatta, nücum bilgisi, mantık ve hilâfiyatta, narincâtta orun için “Âfak ve enfüste onun gibi bir kişi yoktur” sözünü söylerler. Fakat Tanrı erlerinin sohbetine eriştikten sonra hepsini defterden sildi, akli, nakli ilimlerden sıyrıldı, tecrit, tefrit ve tevhit âlemini seçti,” buyurdu.
Şiir: Senin aşkından bir yaprak öğreninceye kadar ilimden üç yüz yaprak unuttum.
Yine dostların fâzılları, akıl sahiplerinin sultanından rivayet ettiler ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin, medresenin kapısında oturmuştu. Birdenbire bir cellât geçti. Şems: “Bu adam velidir,” buyurdu. Dostlar: “Bu, divanın cellâdıdır,” dediler. Şems: “Evet, o, bir velı öldürdüğü, onu beden zındanından ve cisim kafesinden kurtardığı ve öldürülen veli de kendisine velâyetini bağışladığı için velidir,” buyurdu. Cellât ertesi gün tövbe ederek ibadet edenlerin en ileri gelenlerinden olup Mevlânâya iradet getirdi.
12. anlatı
Yine bir gün Mevlânâ Şems: “Müritler, bize üç şeyle yol bulabilirler: birincisi mal, ikincisi hal, üçüncüsü niyaz ve yalvarma (iptihal) ile,” diye buyurdu.
Yine nakledilmiştir ki: Çelebi Hüsameddin (Tanrı sırrını kutlasın), gençliğinin ilk yıllarında Mevlânâ Şemseddin hazretlerine büyük bir tevazu ve tezellül gösterirdi. Gözü açık dostlar bu hazretin, ona bu kadar ilgi ve saygı göstermesini görünce tam bir doğrulukla kullukta bulundular. Bir gün Şems: “Ey Hüsameddin! Bu, böyle olmaz; din parayla olur, sözü gereğince bir şey ver ve kulluk et ki bize yol bulasın,” dedi. Hüsameddin, hemen kalkıp eve gitti, evin eşyasından ne varsa, para pul, kap kacak ve kadınların ziynet eşyalarına varıncaya kadar ne bulduysa alıp getirdi, Şems'ın önüne koydu. Filiras köyünde de tıpkı Cennet bağına benzer bir bası vardı. Hemen onu da satıp parasını Şems'in pabuçları içine döktü. Böyle bir padişah kendisinden bir şey istediği için secdeler ediyor, ağlayıp sızlıyor ve Tanrı'ya şükürde bulunuyordu. Bunun üzerine Şems ona: “Evet, Hüsameddin, ben Tanrı'nın inayetinden ve erlerinin himmetinden öyle ümit ederim ki bugünden sonra en olgun velilerin gıpta ettiği bir makama erişeceksin ve temiz kardeşlerin kıskanıp sevdiği bır kimse olacaksın. Her ne kadar, Tanrı erleri hiçbir şeye muhtaç değiller, hiçbir şeyden fakirlik çekmez ve her iki dünyadan ellerini çekmişlerse de ilk adımda sevilen, sevenin sevgisini, dünyayı ve ikinci adımda da Tanrı'dan gayrı her şeyi terketmesiyle imtihan eder. Çok istiyen mürit, hiçbir sekilde muradına yol bulamaz, ancak kulluk ve bol bol vermekle yol bulabilir. “Verenler, Tanrı'dan korkanlar, fenalıktan çekinenler” (K., LXXXII, 5-6) âyeti Sıddık-ı Ekber'in bayrağının tevki'idir. Sıddıkların da (çok sadık, doğrularında) bu Sıddık gibi olmaları lâzımdır.
Şiir:
Altınla dolu keseyi eline al! “Tanrrya borç veriniz, (K., LXXITI, 20) âyetine uyarak gel. Eğer bir parça altın borç versen ona karşılık yüz bin altın madeni ele geçirirsin.
Şeyhinin yolunda altınlarını feda eden her mürit ve âşık başını da feda edebilir. Dünyada ihlâs sahibi ve her türlü ri: yadan arı duru olmuş âsıklar kalmamıstır,” buyurdu ve derler ki: Mevlânâ Şemseddin, Hüsameddin'in önüne koyduğu 86 /22-24
bütün bu mal ve paradan yalnız bir dirhem aldı. Geri kalanın hepsini tekrar Hüsameddin'e bağışladı ve anlatılamıyacak d:recede iltifatlarda bulundu. Hüsameddin sonunda öyle bir makama erişti ve öyle bir sadr (sine) oldu ki sineleri açılmış olanlar onun sadrına başkoydular. Mevlânâ Hazretleri ona: “Arş hazinelerinin emini” diye hitabederdi. Yirmi altı bin yüz altmış beyitten ibaret olan Mesnevi-i Mânevfnin altı cildi de onun canının sırrının şerhidir ve onun vasfı hakkındadır.