8. anlatı
Yine ulu arkadaşlardannakledilmiştirki: Bir gün Mevlânâ, fâzıllardan bir grupla birlikte Pembe - Früşân medresesinden çıkarak Şekerfrizân hanının önünden geçiyordu. (Bunu gören) Şems, yerinden kalktı, Mevlânâ'nın önü. ne gelip katırının dizginini tuttu ve: “Ey Müslümanların imamı! Ebü Yezid mi büyüktür, Muhammed mi?” diye sordu. Mevlânâ (bu vak'ayı anlatırken): “Bu sorunun heybetinden sanki yedi kat gök biribirinden ayrılıp yere yıkıldı ve içimden çıkan büyük bir ateş kafatasımın içini kapladı. Oradan bir dumanın çıkıp Arşın ayaklarına kadar yükseldiğini gördüm,” buyururlardı. Sonra Mevlânâ, Şems'in bu sorusuna: “Tanrı'nın elçisi Muhammed hazretleri, bütün yaratıkların en büyüğüdür. Burada Bayezid'in sözü mü olur,” diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems: “O halde bu ne demektir? Peygamber bu kadar büyüklüğü ile: “Biz seni lâyık olduğu veçhile bilemedik” buyuruyor. Bayezid ise: “Ben kendimi tenzih ederim, Benim şanım ne kadar büyüktür. Ben sultanların sultanıyım? diyor,” 80 /9
dedi. Mevlânâ şöyle buyurdu: “Eba Yezid'in susuzluğu bir yudumla dindi ve suya kandığından dem vurdu. Onun idrâk destisi o kadar suyla doldu. O nur da onun evinin penceresinin büyüklüğü nispetinde içeri girdi. Hazret-i Mustafa'ya gelince, O, müthiş bir suya doymamazlık hastalığına tutulmuştu. Susuzluk içinde susuzluktan içi yanıyordu ve onun mübarek göğsü: “Biz senin göğsünü açmadık mı” (K., XCIV, 1) şerhiyle “Tanrı'nın yeri geniştir? (K., XXXIX, 10) haline gelmişti. Tabii bunun için, susuzluktan dem vurdu ve her gün daha çok yakınlık istedi. Bu iki dâvadan, Mustafa'nınki (Selâm onun üzerine olsun) daha büyüktür. Bayezid hakka ulaştığı için kendini o nurla dolmuş gördü ve daha çok bakmadı. Mustafa'ya (Selâm onun üzerine olsun) gelince, o her gün onu daha çok görüyor, daha çok ilerliyordu. Günden güne ve saatten saate Tanrı'nın hikmet, kudret ve ululuk nurlarını daha çok görüyordu. Bundan dolayı: “Biz seni lâyıkı veçhile bilemedik? dedi.” Nitekim buyurmuştur.
Şiir:
Kumlar suya kandı. Maşallah ben doymadım, bu dünyada benim bu yayım için bir kiriş yoktur. Benim için dağ küçük bir lokma, deniz de bir yudum sudur. Yarabbi ben nasıl bir köpek balığıyım. Bana bir yol göster.
Bunun üzerine Mevlânâ Şemseddin bir feryatla yere yuvarlandi. Mevlânâ, katırdan aşağı indi. Etrafındaki imamlara emir verdi, tutup Şems'i kaldırdılar. Mevlânâ'nın medresesine götürdüler. Şems kendine gelinceye kadar mübarek başının Mevlânâ'nın dizinde kaldığını söylerler. Sonra onun elinden tutarak çıkıp gittiler. Uzun bir müddet biribirleriyle görüşüp konuştular ve arkadaş oldular.
(© Yine nakledilmiştir ki: Her ikisi halvethanede tam üç ay £ece ve gündüz visal orucu ile oturdular; hiç dışarı çıkmadıkları gibi kimse de yanlarına girmeğe cesaret edemedi. Bundan sonra Mevlânâ okutmak, öğretmek ve va'zetmekten el çekerek kuddus olan Tanrı'yı takdisle meşgul oldu. Konya'nın bütün bilginleri, büyükleri: “Bu ne
haldir? Mevlânâ'yı bütün eski dostlarından, en yakın akrabasından ve yüce mevkiinden elini çektirip kendisi ile meşgu! eden bu adam kimdir? Nereden gelmiştir?” diye kıyametler kopardılar ve: “Böyle bir büyük ve ulu kişinin oğlu ayaktakımının oyuncağı oldu,” dediler. Bu hal karşısında bütün halk hayretten ne yapacağını şaşırıp türlü türlü hezeyanlarda bulundu, söylenmiyecek sözler söyledi. Tanrı'nın bu cilvesi karşısında âciz kaldı. Müritlerin hiçbirisi de bu adamın kim oldugunu bilemedi.
Yine bulundukları bu halvetin celvetinde Şems tarafından sorulan sorular, verilen cevaplar ve yapılan imtihanlara benzer bir hal ve sözü hiçbir şeyh ve kutuptan ne görmüş ve ne de işitmişti.
Yine âriflerin sultanı Çelebi Ârif (Tanrı onun sırrını kutlasın), Sultan Veled'den (Tanrı zikrini yüceltsin) rivayet etti ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin, denemek ve naz etmek maksadiyle güzel bir sevgili istedi. Babam da güzellik ve olgunlukta zamanın en güzel kadını ve ikinci Sara'sı, iffet ve ismette Meryem'i sayılan karısı Kira hatunun elinden tutup götürdü. Şems: “Bu, benim can kızkardeşimdir, bu olmaz. Bana, hizmet edecek güzel bir erkek çocuk getir,” buyurdu. Babam hemen güzellikte Yusufların Yusufu olan Sultan Veled'i peşkeş çekerek: “Umarım ki bu sizin hizmetinize ve ayakkabılarınızı çevirmeye değer bir kul olur,” dedi. Bunun üzerine Şems de: “Bu, ka'bimi bağlıyan oğlumdur. Şimdi şarap olsaydı su yerine onu içerdim. Ben onsuz yapamam,” deyince, babam hemen kalkıp gitti ve Yahudi mahallesinden bir testi şarap doldurup getirdi, önüne koydu. Bunun üzerine Şems'in bir feryat koparıp elbiselerini yırttığını ve babamın ayaklarına kapandığını gördüm. Şems, babamın bu kuvvetinden ve pirin emrine gösterdiği itaatten hayrette kalıp “Başlangıcı olmıyan başlangıcın, sonu olmıyan sonun hakkı için, diyorum ki, dünyanın başından sonuna kadar senin gibi gönül tutan bir sultan, bir Muhammed yürekli, bu varlık âlemine ne gelmiş, ne de gelecektir,” dedi ve o anda baş koyup mürit oldu. Sonra: “Ben Mevlânâ'nın hilminin derecesini anlamak için bu imtihanları yaptım. Onun iç âlemi o ka- F: 6 82 /12-14
dar geniş ki rivayet ve hikâye çerçevesine sığmaz,” diye ilâve etti.
Şiir:
Ey oğul; ben kapının çavuşu oldum diyenler için yüz binlerce imtihan vardır."
Şiir (Arapça):
Söz biter, fakat yine de onun vasfım ihata edemez. Hiç bitmiyen şeyi biten şey ihata edebilir mi? Eğer vücudumdaki her kıl bir dil olsa (yine) senin lütuflarının binde birini söyliyemem.
9. anlatı
Yine eski dostlar ve kerem sahibi kardeşler (Tanrı hepsinden razı olsun) Mevlânâ'dan şöyle naklettiler: Mevlânâ Şemseddin bana ulaşıp benimle konuşunca içimde aşk ateşi parlamaya başladı. Tam bir tahakkümle: “Bundan sonra artık babanın sözlerini okuma,” buyurdu. Ben de onun bu işaretiyle bir zaman okumadım. Sonra: “Kimse ile konusma,” dedi. Ben de bir müddet kimse ile konuşmadım. Halbuki bizim sözlerimiz âşıkların gıdası ve safa ehlinin ruhlarının şarabı olmuştur. Bu yüzden onlar hep birden susuz kaldılar. Onların himmet ve hasret parıltısından Mevlânâ Şemseddin'e nazar değdi.
10. anlatı
Yine doğru âşıklar ve yakin dostları şöyle ri v ayet ettiler ki: Mevlânâ, sulükünün başlangıcında, Baha Veled'in sözlerini daima okurdu. Bir gün Mevlânâ Şemseddin, birdenbire kapıdan içeri girdi ve üç defa “Okuma! Okuma! Okuma!” dedi. Bundan sonra Leduni ilmin pınarları onun mübarek yüreklerinde kaynamağa başladı ve bundan sonra artık onlarla meşgul olmadı.