30. anlatı
Yine büyük dostlar ve Tanrı hakkındaki bilgileri tam olan pirler şöyle rivayet ettiler: Bir gece Mevlânâ hazretleri, Şemseddin hazretleriyle birlikte medresenin damında, bir köşkte yalnızca sohbet ediyorlardı. O gece tam bir mehtap vardı. Herkes damların üzerinde uyumuştu. Bunlara tuhaf bir hal, bir hayret ve bilgi geldi. Bu sırada Mevlânâ Şemseddin, yüzünü Mevlânâ'ya çevirerek: “Bu zavallılar, Tanrı'dan gafil ve habersiz ölü gibi yatıyorlar. Bizim bu Kadir gecemizin rahmetinden nasipsiz kalmamaları için, senin, sonsuz inayetinle bunları diriltmeni istiyorum,” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ mübarek yüzünü Kıble'ye çevirip: “Ey yerlerin ve göklerin sultanı! Sen Şemseddin'in tertemiz olan sırrının hürmetine bunların hepsine bir uyanıklık ver,” diye dua etti. Hemen gökte gayıb âleminden büyük bir bulut peyda oldu. Şimşekler çakmaya, gökler gürlemeye başladı. Öyle bir yağmur yağdı ki damlarda kimse kalmadı. Başına örtecek bir şey bulan kaçıp gitti. Mevlânâ Şemseddin tatlı tatlı gülmeye başladı ve bundan memnun oldu. Sabah olunca dostlar, yağmur damlaları gibi toplandılar. Şems hazretleri bu meseleyi anlattı. Sonra da: “Bundan önce bütün peygamberler, veliler, halkın gözünden kendilerini gizleme ve kimsenin kendi hallerine vâkıf olmamasına çalışırlardı. Benim Hüdavendigârım ise Tanrı aşkı yolunda öyle çalışıp didindi ki gizli padişahların gözlerinden saklı kaldı,” buyurdu. Nitekim “Tanrı'nın gizli velileri vardır” buyurulmuştur. 94 AHMET EFLAKİ 4/4142 Şiir: | Seni, adam eden adam, tanır. Başkaları tanımaz. Çünkü sen görünmezsin.
Yine dostların olgunlarından nakledilmiştir ki: Bir gün kıskanç fakihler inkâr ve inatları sebebiyle Mevlânâ'dan: “Şarap helâl mıdır veya haram mı?“ diye sordular. Onların maksadı Şemseddin'in şerefine dokunmaktı. Mevlânâ kinaye yolu ile: “İçse ne çıkar; çünkü bir tulum şarabı denize dökseler deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest almak ve onu içmek caizdir. Fakat küçücük bir havuzu, şüphesiz bir damla şarap pisletir. Böylece tuzlu denize düşen her şey tuz hükmüne girer. Açık cevap şudur ki, eğer Mevlânâ Şemseddin şarab içiyorsa, her şey ona mübahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kahbenin kardeşi yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır,” buyurdu.
Şiir:
Ey Toprak kuşu! Bu olmaz, olsa da Bahr-ı Kulzum'un murdar olmaktan korkusu yoktur, çünkü
ona ne kadar murdar nesne döksen de murdar ok
maz.
Olgun şeyhin vücudu, kulleteynden aşağı ve küçük havuzdan noksan değildir ki bir damla ona
yoldan çıkarsın.
Âteş İbrahim'e zarar vermez. Nemrud olan kimseye “ateşten kork? de.“
Veli bir zehir yese, ona tatlı olur, tâlib yese aklı
kararır.
31. anlatı
Yine Sultan Veled hazretlerinden nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin iyi ve namuslu kadınları övüyor ve onların iffet ve ismeti hakkında: “Bununla beraber bir kadına, Arşın üstünde bir yer verseler, onun nazarı birdenbire dünya üzerine düşse ve yeryüzünde intiaza gelmiş bir tenasül âleti görse deli gibi kendini ordan aşağı atar ve âletin üstüne düşer; çünkü kadınların mezhebinde ondan daha ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ 95
yüksek bir mertebe yoktur,” buyurdu ve sonra şu hikâyeyi anlattı: “Şam'da bulunan Şeyh Ali Hariri, kademli, parlak kalbli, metanet sahibi bir kişiydi. Semâ esnasında kime baksa derhal o, ona mürit olurdu. Giydiği hırka parça parça idi. (Bu yüzden) Semâ esnasında vücudunun her tarafı görünürdü. Halifenin oğlu da, bunun menkıbelerini işittiği için, semâ'ını görmek istedi. Sema edenleri seyretmek için makam kapısından içeri girdiği vakit şeyhin nazarı ona ilişti. O derhal mürit oldu ve elbise giydi. Oğlunun şeyhe mürit olduğu haberi, Mısır'da halifenin kulağına ulaştı. Son derecede canı sıkıldı ve şeyhi öldürmek istedi. Fakat şeyhin yüzünü görür görmez o da tam bir samimiyetle, şeyhe teveccüh gösterdi. Halifenin karısı da onu görmek istedi. Şeyhi eve davet ettiler. Hatun ilerleyip şeyhin ayaklarına kapandı ve elini öpmek istedi. Şeyh tenasül âletini kaldırarak kadızın eline verdi ve: “Senin istedisin o değil, budur,” dedi ve semâ'a başladı. Bunun üzerine halifenin itikadı bir iken bin oldu.
32. anlatı
Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ Şemseddinin nikâhlısı olan Kimya Hatun, çok güzel ve iffet sahibi bir kadındı. Bir gün kadınlar, Şems'ten izin almaksızın Sultan Veled'in büyük annesi ile birlikte Kimya hatunu gezmek maksadiyle bağa götürdüler. Birdenbire Mevlânâ Şemseddin eve geldi, onu evde bulmadı. Sultan Veled'in büyük annesiyle bir. likte kadınların onu gezmeğe götürdüğünü söylediler. Mevlânâ Şems fena halde kızdı. Kimya Hatun eve gelince hemen boynu tutuldu. Kuru bir odun gibi hareketsiz kaldı. Öç gün feryat ve figan edip öteki dünyaya göçtü. Mevlânâ Şems de, Kimya Hatunun ölümüinden yedi gün geçtikten sonra 644 Şabanında tekrar Şam'da gitti.
33. anlatı
Yine sırların eminleri (Tanrı onları nurlarının feyziyle nurlandırsın). şövle rivayet ettiler: Bir gin Mevlânâ hazretleri şöyle buyurdu: Bir gün bana, Meleküt âlemlerine çıkmak ve Ceberut âleminin yollarının yolcusu olmak müyesser olmustu. Dördüncü kat göğe geldiğim vakit bu feleği kararmıs gördüm. Beyt-ül- Memurun sakinlerinden ve nur âlemine dalanlardan, günesin böyle kaybolmasını sordum. Bu kutsal kişiler: “Güneş, fakirlerin sultanı Şems-i
34. anlatı
AHMET EFLAKİ 4/45-48
Tebrizi'yi ziyarete gitmiştir,” dediler. Ben, o âlemdeki makamları gezdikten ve göklerin âyetlerini seyrettikten sonra dördüncü kata tekrar döndüm. Güneşin, kendi merkezinde nurlar saçmakta olduğunu gördüm. Beyit:
Semseddin'in yüzünün sözü geçince, dördüncü gök tabakasının güneşi utancından başını sakladı."
35. anlatı
Yine bir gün bir gencin ipek örtülerle sarılmış ve fevkalâde süslenmiş olan cenazesini götürüyorlardı. Matem ehli feryat ve figan edip ağlayıp sızlıyordu. Birdenbire, Mevlânâ Şemseddin bu cenaze ile karşılaştı. Onlara: “Bu hasretle dolu ve muradına ermeden ölen biçareyi nereye götürüyorlar. Yıllardan beri bu yolun hasretini çeken, ciğer kanı içen ve muradına kavuşmıyan bizleri götürsünler,” dedi.
Şiir:
Ölüm, erkekse benim yanıma gelsin, ben onu sıkı sıkı giizelce kucaklıyayım.
Ben ondan rengi ve kokusu olmıyan bir can alayım. O da benden renkten renge girmiş bir hırka alsın.
Yine: “Eğer bu götürülen ölünün, kendi halini apaçık bildirmeğe dili olsaydı ve ölümün sırlarını açıklayabilseydi, neler söyler ve neler gösterirdi,” dedi.
36. anlatı
Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ hazretleri (Tanrı onun sırrını kutlasın), buyurdu ki: Efendim ve canbağım Şemseddin, bir kimseden incindiği vakit, ona: “Tanrı sana uzun ömür ve çok mal versin,” diye dua ederdi.
Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Veled hazretleri şöyle rivayet etti: Mevlânâ Şemseddin zaman zaman kendi müritlerinden ve âşıklarından kavun isterdi. Tabii, onlar da tatlı kavunlar getirilerdi. O da yerdi ve kabuklarını onların başına vurur ve: “Ey ölüler! Ne getirdiniz?” derdi. O zaman onlarda keşifler hâsıl olurdu, gayıp âleminden garip şeyler görürlerdi ve perdeler yırtılırdı.