37. anlatı
Hikâye: Veled haacetleri (şöyle) anlattı: Bir
gün babam hazretleri, Mevlânâ Şemseddin'in ululuğu ve şanı hakkında hadden aşırı metihlerde bulundu. Onun büyüklügünden, derecelerinden, türlü kerametlerinden, Tanrı'ya olan yakınlığından ve anlatılmıyacak daha öyle garip hallerinden bahsetti ve o kadar şeyler söyledi ki bütün dostlar hayran kaldılar. Sonra şu beyti okudu:
Ayağı ruhların üstünde olan Şems-i Tebrizi'nin
bastığı yere ayağını değil başını koy.
Ben de şeyhin herkesin içinde bana bulunduğu iltifatların verdiği sevinçle koşarak Şenıs'in höcresine gittim. Başımı ayaklarına koydum. Mübarek elini öpüp yüzüme gözüme sürdüm, kendisine öyle aşk ve sevgi gösterdim ki, o da benim bu hareketlerimden hayrette kalarak: “Bahâeddin! Sana ne oldu? Fazla lütuflarda bulunuyorsun. Gönlümü almak için sevgiler gösteriyorsun. Senin böyle dilenciye yaraşır bir harckette bulunduğun yoktu. Bu neden icabediyor?” dedi. Ben de: “Babam, büyüklüğünüz hakkında o kadar söz söyledi ki, hepimiz deli olduk. Eğer bin senc ömrüm olsa ve başımın üzerinde döne döne size kulluk etsem ve hizmetlerimin hepsi de kabul edilse, yine bu muhlis kulunuzun kalbinde lâyıkiyle hizmet edememekten dolayı (bir ukde kalır),” dedim ve şu şiiri okudum:
Dünyanın en büyük galip padişahı senin âdi bir kölen, zenbili elinde avuç açmış bir dilencindir. Felek yüz yıl senin kapının toprağının hizmetinde bulunsa yine de senin bir günlük hakkını ödemiş olmaz.
Bunun üzerine Şems: “Mevlânâ'nın benim hakkımda buyurduğu doğrudur, doğru değildir diyemem. Fakat Tanrı'nın adına tekrar tekrar yemin ederim ki, yüz binlerce benim gibi Şems-i Tebrizi, onun büyüklük güneşi karşısında bir zerreden başka bir şey değildir,” dedi.
Şiir:
Senin, ışıkları âlemi kaplıyan güneşinin ışığı karşısında, hesaba katılmıyan bir zerre varsa, o da
biziz. 98 /49-50
Sonra: “Ben şu kadar mükâşefeye nail olduğum, sulük padişahlarını seyrettiğim, ilâhi nurlara yakınlaştığım, birçok Tanrı erleriyle düşüp kalktığım, özel omülküm olan gayb âlemlerini gördüğüm halde, Mevlânâ'nın kâbına yetişemedım. Artık onun hakikatine kim erişebilir,” diye ilâve etti.
38. anlatı
Yine arkadaşların uluları (Tanrı hepsinden razı olsun), Mevlânâ hazretlerinden (Tanrı onun zikrini yüceltsin) şöyle rivayet ettiler: Bir gün bir topluluk, Mevlânâ Şemseddin hazretlerinden: “Tevhid nedir?” diye sordular. Şemseddin: “Şeyhten böyle bir şey sormak bid'attir. Tevhid her şeyin Tanrı'dan ve her şeyin Tanrı ile kaim oldugunu ve her şeyin yine Tanrı'ya döneceğini bilmendir. Her şeyin Tanrı'ya ait olduğu, “Göklerin, yerin ve bunların içinde bulunanların mülkü Tanrı'nındır? (K., V, 120) âyetiyle; her şeyin Tanrı'dan olduğu, “Sizde olan nimetlerin hepsi Tanrı dandır?” (K., XVI, 53), ve “Söyle, her şey Tanrı'dandır” (K., IV, 80); her şeyin Tanrı ile kaim olduğu “Yer ve gök Tanrı nın emriyle kaimdir? (K., XXX, 25); her şeyin Tanrı'ya dön-, düğü “Bütün işler Tanrı'ya döner” (K., II, 218; III, 109; VII, 44, XXII, 76; XXXV, 4; LVTI, 5) ve “Her iş Tanrı'ya döner” (K., XI, 123) ve “...nihayet gidilecek yer odur? (K., V, 18; XLIT, 4; LXIV, 3) âyetiyle sabittir. Kim kendinin sonradan olduğunu bilirse, Tanrı'sını kadimliği ile, kim kendi vücudunu cefa ile bilirse, Tanrı'sını vefa ile; kim kendi vücudunu hata ile bilirse, Tanrı'sını ata (vergi, ihsan) ile bilir ve tanır,” dedi.
39. anlatı
Yine Neccar'ın oğlu şeyh Mahmud Sahipkan (Tanrı rahmet etsin), eski dostlardan şöyle rivayet etti: Bir gün müritlerin uluları, Mevlânâ Şemseddin'e: “Mevlânâ hazretleri, sizin hakkınızda büyük inayetlerde bulunuyor ve öyle sonsuz muhabbetler gösteriyor ki binlerce gazellerini sizin mübarek isminizle süslemiş ve taziz etmiştir. O mânalar, sizin zikrinizle güzellik ve letafet bahşediyor,” dediler. Bunun üzerine Mevlânâ Şems: “Tanrı'nın adına tekrar tekrar yemin ederim ki öyle bir padişahın can kudretinin eline düşmüşüm ki, o, isterse beni arşa çıkartır, isterse ferşe indirir,” dedi. Nitekim buyurmuştur: ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ 99 Şiir:
Kalbim, bir kalem gibi gönül alan öyle bir sevgilinin parmaklarına düşmüştür ki bu gece “Yaşa,” yarın ise “işe” diye yazar. Kalemi yontar, türlü türlü yazılar yazar. Kalem ona, ben sana teslimim,
benim hiç kıymetim olmadığını sen biliyorsun, der.”
(5D Yine Mevlânâ hazretlerinin, Şems'e karşı o kadar sevgi ve candan ilgisi vardı ki, Şems ortadan kaybolduktan sonra kim onun hakkında asıl ve esası olmıyan bir haber verse ve: “Mevlânâ Şems'i, falan yerde gördüm,” dese, bu müjde için sarığını ve ferecisini verir, şükranelerde bulunur ve teşekkürler ederdi.
Bir gün bir adam: “Mevlânâ Şems'i Şam'da gördüm,” diye haber verdi. Mevlânâ buna o kadar sevindi ki tarif olunamaz. Başındaki sarığını, sırtındaki oferecisini, ayağındaki ayakkabı ve çizmesini ona bağışladı. Dostlardan biri: “Bu adamın verdiği haber yalandır. O, Mevlânâ Şems'i hiç görmemiştir,” dedi. Mevlânâ: “Evet, onun verdiği bu yalan haber için sarığımı ve ferecimi verdim. Eğer doğru haber verseydi, elbise yerine canımı verirdim ve kendimi onun uğrunda feda ederdim,” buyurdular.