Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Şems-i Tebrîzî — 40–42. anlatılar

40. anlatı Hikâye: Yine dost ve arkadaşların ileri gelenleri (Ne mutlu onlara ve ne de güzel yerleri var), şöyle rivayet ettiler: Bir gün Nasreddin vezirin hanıkahında büyük bir posta oturtma töreni vardı ve bir ulu kişiye şeyhlik rütbesini vereceklerdi. Biitün bilginler, şeyhler, ârifler, filozoflar, emirler…

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ HAZRETLERİAhmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II · s. 99

40. anlatı

Hikâye: Yine dost ve arkadaşların ileri gelenleri (Ne mutlu onlara ve ne de güzel yerleri var), şöyle rivayet ettiler: Bir gün Nasreddin vezirin hanıkahında büyük bir posta oturtma töreni vardı ve bir ulu kişiye şeyhlik rütbesini vereceklerdi. Biitün bilginler, şeyhler, ârifler, filozoflar, emirler ve ileri gelenler o toplantıda hazırdılar. Her biri muhtelif ilim ve fenlerde sözler söylüyor ve tatlı mübâheselerde bulunuyorlardı. Mevlânâ Şemseddin de bir köşede, bir hazine gibi murakabeye dalmıştı. Birdenbire kalktı ve kıskançlığından onlara: “Ne zamana kadar şundan bundan rivayet edip övünecek ve atsız eyere binip erlerin meydanında koşacaksınız? İçinizde: “Kalbim bana Rabbimden bu haberi veriyor, diyecek kimse yok mu ve ne zamana kadar başkalarının asâsiyle ayakta yürüyeceksiniz?” dedi. 100 /52

Şiir:

Delil istiyenlerin ayağı ağaçtan olur. Ağaç ayak

ise, çok çürük olur.“

Ve “Hadisten, tefsirden, hikmetten v.s. den (naklen) söylediğiniz sözler, o zamanda yaşıyan ve her biri kendi asrında erlik makamında oturan erlerin sözleridir. Onlar kendilerine gelen hallerden anlatırlardı. Mademki bu asrın erleri sizsiniz o halde sizin sırlarınız ve sözleriniz nerede?” diye ilâve etti. Bunun üzerine hepsi sustu ve utandıklarından başlarını önlerine eğdiler. Ondan sonra da şöyle dedi: “Adem zamanından beri peygamberlerden ve velilerden başlangıcı olmıyan yokluk âleminden varlık âlemine ayak basan her çocuğun evrı bir mansıbı ve işi oldu. Bazısı vahiy yazıcısı, bazısı vahyin geldiği yer oldu. Şimdi, bunların her ikisi, yani hem vahiy kâtibi hem de vahyin indiği yer olmağa çalış. “Şüphesiz ben de sizin gibi bir insanım” (K., XVITI, 110; XLI, 5) âyetinin inmesinin sebebi, Mevlânâ hazretlerine malümdur. Şöyle ki: Müminlerin emiri Ali (Tanrı ondan razı olsun), Aşura'nın on gününde Mustafa'ya uymuştu. O gecelerde, Ali de (Peygamber gibi) hiç yemiyordu. Mustafa, Ali'ye baktı, onda za'f alâmeti gördü. Bunun üzerine ona: “Ben, sizin biriniz gibi değilim”? dedi. Fakat Tanrı tarafından “Ben de sizin gibi bir insanım” (K., XVITI, 110; XLI, 5) âyeti geldi. Arada şu kadar fark vardır ki, 'bana vahyolundu? buyurdu.

Şiir:

Sen teninle hayvan, ruhunla meleksin. Bunun için

hem toprağa, hem de feleğe gidersin.

“Peygamber, zâhirde sizin gibi bir insandı; fakat

kalbi, *ona vahyolundu” sırrı ile görür.”

Peygambere; Cebrail vasıtasiyle vahiy geldiği gibi kalbinin de vahyi vardı. Veli de böyledir. “Benim öyle zamanla-. rım vardır ki o zamanda, benimle onun arasına Tanrı elçilerinden ve Tanrı'nın yakın meleklerinden biri sığmaz; Tanrı Ömer'in ağzından konuşur,” sözünün mânası size yüzünü göstermemiştir. Bu mânanın, yüz gösterdiği kimseye de insanlar teveccüh etmişlerdir,” dedi ve şu rubâiyi okudu:

41. anlatı

ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ 101

Sen, öyle bir kimsesin ki, dünya tokları senin vuslatının açlarıdır. Dünya kahramanları da senin firakından korkarlar.

Senin gözünle ahular ne elde edebilirler. Senin gözlerin, dünya aslanlarının ayağının bukağısıdır.

Hemen Mevlânâ hazretleri kendini kaldırıp hanikahın havuzuna attı. O günü büyük bir semâ oldu ve o kadar bilgin ve ulular mürit ve kul oldular ki yazılıp anlatılamaz.

42. anlatı

Yine bir gün Mevlânâ Şems, bilginler toplantısında bilgi saçıyordu. Dedi ki: İnsanların bütün bu tahsil etmekten, ilimleri okumaktan, bu kadar zahmetler çekmekten, maksatları, ayak direyen (harun) nefislerinin, Musa'nın Harun'u gibi boyun eğmesi, itaat etmesi, zelil olması, zillet ve miskinlik göstermesidir. Nitekim boyunduruğu da öküzün boynuna, ram olması ve tam bir sükünetle toprağı sürmesi için koyarlar ki o bilgin toprak, tohumu kabul etsin; kuru diken ve ot yerine türlü taneler ve güzel kokulu çiçekler versin ve o killerden güller bitsin. Mademki o ilim, seni kendine itaat ettirip boyun eğdiremiyor, o halde o ilim insana bir zahmet ve yorgunluktan başka bir şey olmaz.

Şiir:

Seni, senden almıyan ilimden cehalet yüz kere daha iyidir.

Yine Veled hazretleri (Tanrı onun sırrını kutlasın) rivayet etti ki: Bir gün babam hazretlerine, halvetinde bedeninden sıyrılıp çıkmak vâki olmuş ve birkaç saat o istiğrak içinde kalmıştı. Hayret âleminden kendine geldikten sonra, niyaz yoluyle ondan bu halini sordum. Babam şöyle dedi: “Bahaeddin, Bağdad'da birçok yıllar riyazet ve mücahede ile meşgul olan zayıf bedenli, ince boyunlu ve sarı yüzlü bir şahıs gördüm. Ağlayıp sızlıyordu. Onun büyük bir dert sahibi olduğunu anladım. Öyle bir dereceye gelmişti ki, Dicle nehri üzerine seccade serip namaz kılıyordu. Bütün bu Tanrı'ya olan yakınlığına ve kudretine rağmen Tanrrdan: “Ey Tanrım! Ey Sultanım! Bana, bu halimden ve hayretimden daha iyi bir hal ve hayret ver; çünkü bunların bana hiçbir faydası 102 /55

yoktur, diye ricada bulunuyordu. Ben de hemen o anda onun kulağına: “Bizim Mevlânâ Şemseddin'imiz, Şam'da kalabalıkların etrafını dolaşıyor ve halkı seyrediyor. Şimdi oraya git de o aşk padişahı seni bu halde görsün ve senin bu ağlayıp sızlamana gülsün de istediğine kavuşasın ve aradığın hal, bir anda, senin içinde peyda olsun, dedim. O gönlü yaralı derviş benim nasihatımı kabul edip hemen yola koyuldu. Şam'da, Mevlânâ Şemseddin hazretlerine ulaştığı vakit, o zayıf dervişin şekli ve kıyafeti Şems'in mübarek gözüne hoş göründü ve derhal gülümsedi. Hemen o anda dervişin içinde gayıb âleminden bir nur ve heyecan başgösterip dönmeğe başladı; yüksek menzillere kavuştu ve ancak olgun âriflerin himmetlerinin ve arzularının amacı olan bir olgunluğa ulaştı. “Tanrı dilediğini hesapsız rızklandırır” (K., TI, 208; XXIV, 38; TII, 32).”

Şiir: Ey oğul! Fakiri yükselten bir nazardan fazla bir şey değildir. İşte o nazar, seni esir âlemine götürür.

Yine: ulu halifeler (Tanrı onların kadirlerini yüceltsin), Mevlânâ hazretlerinden rivayet ettiler ki: Mevlânâ bir gün müritlere şöyle anlattı: Hallerimin başlangıcında, sık sık Büyük Mevlânâ'nın (Baha Veled) (Tanrı ondan razı olsun) sözlerini okuyordum ve onun kitabının mutlaka kolumun yeninde olması lâzım geliyordu. Mevlânâ Şemseddin hazretleri, beni onu okumaktan menetti. Ben de, onun mübarek hatırını gözetmek sebebiyle bir müddet onu okumayı bıraktım. Bir gece rüyamda, Karatayi medresesinde bir toplulukla oturmuş, o kitabı okumakla meşgul olduğumu gördüm. Suret âlemine geldiğim (yani uyandığım) vakit, Mevlânâ Şemseddin'in kapıdan içeri girdiğini gördüm ve bana: “Niçin yine o kitabı okumaya başladın,” dedi. Ben de, “Hâşa! Onu okumakla meşgul olmıyalı hayli zaman oldu,” dedim. Bunun üzerine o, “Dün, Karatayi medresesinde bir toplulukla oturmuş o kitabı okuyordun. Çünkü rüyaların çoğu, bir fikir ve zikirdir. Eğer (bu okumak), senin fikrinde olmasaydı, rüyana girmezdi,” dedi. Bundan sonra ben de Şems hayatta oldugu müddetçe o mânalarla meşgul olmadım.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.