HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu, adı ve unvanları
6 Rebîülevvel 604'te (30 Eylül 1207) Horasan'ın Belh şehrinde dünyaya geldi. Dîvân-ı Kebîr'deki bir şiirden hareketle Şems ile buluştuğunda (642/1244) altmış iki yaşında olduğu, dolayısıyla doğum tarihinin 580 (1184) olması gerektiği ileri sürülmüşse de (Gölpınarlı), Hellmut Ritter bu iddiayı geçerli bulmamıştır.
Mesnevî'nin girişinde adını Muhammed b. Muhammed b. Hüseyin el-Belhî diye kaydetmiştir; lakabı Celâleddin'dir. “Efendimiz” anlamındaki “Mevlânâ” unvanı onu yüceltmek maksadıyla söylenmiştir; “sultan” mânasına gelen Farsça “hudâvendigâr” unvanı ise babası tarafından verilmiştir. Doğduğu şehre nisbetle Belhî, hayatını geçirdiği Anadolu'ya nisbetle Rûmî, Mevlânâ-i Rûm, Mevlânâ-i Rûmî, müderrisliği sebebiyle Molla Hünkâr, Mollâ-yı Rûm unvanlarıyla da anılır.
Kaynakları
Eserlerinde verdiği bilgiler dışında hakkındaki malzeme büyük ölçüde dört kaynağa dayanır: oğlu Sultan Veled'in İbtidânâme'si, müridi Ferîdûn-i Sipehsâlâr'ın Risâle'si, torunu Ulu Ârif Çelebi'nin müridi Ahmed Eflâkî'nin Menâkıbü'l-ârifîn'i ve Abdülkādir el-Kureşî'nin el-Cevâhirü'l-mudıyye'si.
Kaynak bunları tartar: İbtidânâme'deki bilgiler birinci elden olmakla birlikte kısa ve özlüdür; birçok hususta en ayrıntılı bilgileri içeren Eflâkî'nin eserinde ise bazı abartı, çelişki ve hatalar mevcuttur.
Soyu
Mevlânâ'nın eserlerinde soyuna dair bilgi bulunmamaktadır. Risâle-i Sipehsâlâr'da babası Bahâeddin Veled'in Hz. Ebû Bekir soyundan geldiği belirtilir; el-Cevâhirü'l-mudıyye'de Hz. Ebû Bekir'e varan şecere kaydedilir; Eflâkî, Câmî ve Devletşah da aynı şeyi söyler. Öte yandan Eflâkî, Bahâeddin Veled'in bir sözüne dayanarak onun soyunun anne tarafından Hz. Ali'ye ulaştığını söyler.
Türklüğü ile ilgili tartışmalar ise son döneme aittir ve büyük ölçüde “aslım Türktür” ifadesinin geçtiği bir rubâî çerçevesinde cereyan etmiştir: şiirdeki “Türk” kelimesiyle ırkî mensubiyetin kastedildiğini savunanların yanında, bazıları kelimenin burada farklı anlamlara geldiğini, bir kısmı da bununla Türk ırkına ruh yakınlığının kastedildiğini ileri sürmüştür.
Babası ve Belh'ten ayrılış
Babası Bahâeddin Veled, Belh'e yerleşmiş bir ulemâ ailesine mensuptu ve “sultânü'l-ulemâ” unvanıyla tanınmıştı. Sipehsâlâr'a göre tarikat silsilesi Ahmed el-Gazzâlî'ye ulaşır; ayrıca Necmeddîn-i Kübrâ'nın müridi olduğu da kaydedilir.
Eflâkî'ye göre Bahâeddin Veled'in annesi Hârizmşahlar hânedanından Alâeddin Muhammed Hârizmşah'ın kızıdır. Kaynak bu rivayete ihtiyat kaydı düşer: daha eski bir kaynak olan Risâle-i Sipehsâlâr'da yer almayan bu rivayetin Eflâkî'nin hayal ürünü olduğu ileri sürülmüş ve müellifin daha sonra bu konuda hiçbir şey söylemediğine dikkat çekilmiştir.
Yine Eflâkî'ye göre, Yunan felsefesini benimsedikleri için Fahreddin er-Râzî ve Zeyn-i Kîşî gibi âlimlerle onların görüşlerine uyan Hârizmşah Alâeddin Muhammed'i vaazlarında ağır şekilde eleştiren Bahâeddin Veled'in karşıtları, onun siyasî gaye güttüğünü ve isyan hazırlığında bulunduğunu ileri sürmüşler, bunun üzerine hükümdar ondan ülkeyi terketmesini istemiştir.
Kaynak burada bir kronoloji tashihi yapar: Sipehsâlâr bu kararda Fahreddin er-Râzî'nin hususi gayretleri olduğunu belirtirse de, Eflâkî'ye göre Bahâeddin Veled Belh'ten Râzî'nin vefatından en az üç yıl sonra 609'da (1212-13) ayrılmıştır. Mevlânâ o sırada beş yaşındadır.
Sultan Veled ise sürgün kararına hiç temas etmeden, babasının Belh halkından incindiği için aldığı mânevî işaretle Hicaz'a gitmek üzere şehri terkettiğini ve henüz yolda iken Belh'in Moğollar tarafından istilâ edildiğini belirtir. Nicholson ve Ritter'in “sırf Moğollar'dan kaçmak için Belh'i terketti” görüşü ise kaynaklarda karşılıksızdır.
Uzun yolculuk
Bahâeddin Veled, müridleri ve ailesiyle yol üzerindeki şehirlerde konaklayarak Bağdat'a ulaşmış, orada Şehâbeddin es-Sühreverdî tarafından karşılanmış, Kûfe yoluyla Hicaz'a gitmek üzereyken Moğollar'ın Belh'i işgal ettiği haberini almıştır — Horasan şehirlerinin 617'de (1220) istilâ edildiği bilindiğine göre Bağdat'ta bu tarihte bulunuyordu.
Kaynak, Eflâkî'nin sonraki safhalar için verdiği tarihlerin bu bilgiyle çeliştiğini açıkça söyler: Eflâkî'ye göre Şam'a uğradıktan sonra 614'te (1217) Malatya'ya, 616'da (1219) Sivas'a gelmiş, Erzincan üzerinden Akşehir'de dört yıl, ardından Lârende'de (Karaman) en az yedi yıl müderrislik yapmış, sonra Sultan Alâeddin Keykubad'ın daveti üzerine Konya'ya yerleşmiştir.
Fîhi mâ fîh'ten Hârizmşah'ın Semerkant'ı kuşatması sırasında orada bulundukları anlaşılır. Ayrıca yol üzerinde Nîşâbur'a uğradıkları, burada Ferîdüddin Attâr'ın kendilerini ziyaret ettiği ve Esrârnâme'yi Mevlânâ'ya hediye ettiği belirtilir.
Evlilikleri ve çocukları
Eflâkî'ye göre Mevlânâ on yedi veya on sekiz yaşındayken Lârende'de Semerkantlı âlim Şerefeddin Lâlâ'nın kızı Gevher Hatun'la evlendi; 623'te (1226) Sultan Veled, bir yıl sonra da Alâeddin dünyaya geldi. Kaynak burada da bir iç tutarsızlığa dikkat çeker: Eflâkî'nin “yedi yıldan fazla eğitimden sonra evlendi” ifadesi hem evlilik yaşıyla hem çocukların doğum tarihiyle uyuşmaz; verdiği tarihler Lârende'ye yerleştikten bir ya da iki yıl sonra evlendiğini gösterir.
Annesi Mümine Hatun Lârende'de vefat etmiş, defnedildiği yere daha sonra Karaman Mevlevîhânesi inşa edilmiştir.
Gevher Hatun'un ölümünden sonra Konyalı İzzeddin Ali'nin kızı Kirâ Hatun'la evlendi; dul olan ve Şemseddin Yahyâ adında bir çocuğu bulunan bu hanımdan Emîr Muzafferüddin Âlim Çelebi ve Melike Hatun dünyaya geldi.
Babasının vefatı ve Seyyid Burhâneddin
Bahâeddin Veled, Konya'da Altınapa Medresesi'nde iki yıl müderrislik yaptıktan sonra 18 Rebîülâhir 628 (23 Şubat 1231) tarihinde vefat etti. Yirmi dört yaşındaki Mevlânâ babasının yerine geçip müderrislik yapmaya başladı.
Ertesi yıl, çocukluğunda terbiyesiyle meşgul olan Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî şeyhini ziyaret için Konya'ya geldi, ancak burada şeyhin öldüğünü öğrendi. (Bir başka rivayette rüyasında Bahâeddin Veled'in kendisine oğlunu irşad etmesini söylediği için gelmiştir.)
Buluştuklarında ona babasının hem zâhir hem hal ilimlerinde kâmil bir şeyh olduğunu, kendisinin zâhir ilimlerindeki üstün dereceyi hal ilimlerinde de kazanması gerektiğini söyledi. Mevlânâ ona mürid olup dokuz yıl hizmet etti.
Halep ve Şam tahsili
Buluşmalarından bir yıl sonra Seyyid Burhâneddin onu zâhir ilimlerinde daha da ilerlemesi için Şam'a gönderdi (630/1233). Konya'dan Kayseri'ye kadar refakat etti; Mevlânâ oradan Halep'e gitti, Seyyid Burhâneddin ise Kayseri'nin yöneticisi Sâhib İsfahânî'nin yanında kaldı.
Halep'te Hallâviyye Medresesi'nde, aynı zamanda şehrin yöneticisi olan Kemâleddin İbnü'l-Adîm'den ders aldı. Ardından Şam'da Mukaddemiyye Medresesi'ne yerleşti. Eflâkî Şam'da dört ya da yedi yıl kaldığının söylendiğini belirtirse de Fürûzanfer, dönüşünde Seyyid Burhâneddin'in (ö. 639/1241) henüz hayatta olmasını dikkate alarak dört yıldan fazla kalmasının mümkün olamayacağını ileri sürmüştür.
Sipehsâlâr onun Arap dili ve edebiyatı, lugat, fıkıh, tefsir ve hadis başta olmak üzere aklî ve naklî ilimlerden icâzet aldığını, Şam'da Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Sa'deddîn-i Hammûye, Osmân-ı Rûmî, Evhadüddîn-i Kirmânî ve Sadreddin Konevî ile uzun müddet sohbet ettiğini belirtir.
Üç erbaîn ve icâzet
Eflâkî'ye göre Şam'dan Kayseri'ye döndüğünde Sâhib İsfahânî onu sarayında misafir etmek istedi, ancak Seyyid Burhâneddin buna razı olmadı; ilimde babasını geçtiğini söyleyip “ledün ilminden inciler saçması için” halvete girmesi gerektiğini belirterek onu bir hücreye koydu ve peş peşe üç erbaîn çıkarttırdı. Birlikte Konya'ya gittiler; Seyyid Burhâneddin burada ona irşad için icâzet verdikten sonra Kayseri'ye döndü ve orada vefat etti.
Sultan Veled ise şeyhinin göçmesiyle Mevlânâ'nın tek başına kaldığını, Allah'a yönelip yanıp yakılarak beş yıl riyâzet çektiğini, bu arada irşad faaliyetinden geri durmayıp halka vaaz vermeyi ve çoğu ulemâ ile yönetici kesiminden olan müridleriyle sohbet etmeyi sürdürdüğünü anlatır.
Şems-i Tebrîzî
Seyyid Burhâneddin'in vefatından beş yıl sonra Konya'da Şems-i Tebrîzî ile karşılaştı. Dönemin pîrleri tarafından “Tebrizli Kâmil” olarak isimlendirilen ve birçok yer dolaştığı için “Şems-i Perende” (uçan Şems) diye anılan bu zat, ilk önce Tebriz'de Şeyh Ebû Bekr-i Selebâf'ın hizmetinde bulunmuştu.
Eflâkî, Şems'in Konya'ya 26 Cemâziyelâhir 642 (29 Kasım 1244) tarihinde geldiğini söyler; bu, Sultan Veled'in verdiği bilgiyle hemen hemen aynıdır ve Şems'in Makālât'ında da bulunur.
İlk karşılaşmadaki konuşmanın mahiyeti hakkında farklı rivayetler vardır — Sipehsâlâr, Eflâkî, Câmî, Devletşah ve Kureşî ayrı ayrı anlatırlar; kaynak ayrıca İbn Battûta'nın kaydettiği, tasavvufî hiçbir incelik taşımayan olayın gerçek dışı olduğunu belirtir.
Ayrılık ve dönüş
Şems ile karşılaştıktan sonra halkla tamamen alâkasını kesti; medresedeki derslerini ve müridleri irşad işini bir yana bırakıp bütün zamanını Şems ile sohbet ederek geçirmeye başladı. Bu, müridlerin, şeyhlerini kendilerinden ayıran ve kim olduğunu bilmedikleri Şems'e karşı kin beslemelerine sebep oldu; halk arasında da dedikodular yayıldı ve Şems ansızın şehri terketti.
Şems'in Şam'da olduğunu öğrenen Mevlânâ ona çok içli mektuplar yazdı. Bu mektuplardan ilkinin tarihi 21 Şevval 643 (11 Mart 1246) olduğuna göre Şems Konya'da on altı ay kadar kalmıştır.
Eflâkî'ye göre bu ayrılık sırasında Mevlânâ matem tutanların giydiği “hindibârî” kumaştan bir ferecî yaptırdı, başına bal renginde yünden bir külâh geçirip üzerine şekerâvîz tarzında sarık sardı ve öteden beri dört hâneli olan rebabı altı hâneli yaptırarak semâ meclislerini başlattı. Sipehsâlâr ise onu semâ yapmaya Şems'in teşvik ettiğini belirtir.
Babası kendisini Şam'a gönderince Sultan Veled ısrarlı davetle Şems'i geri getirdi. Sultan Veled bu ilişkiyi Hz. Mûsâ-Hızır ilişkisine benzetir: Mûsâ'nın peygamber olmasına rağmen Hızır'ı araması gibi, Mevlânâ da zamanında ulaştığı makama ulaşmış hiçbir kimse bulunmadığı hâlde Şems'i aramıştır.
İkinci kayboluş
Bu defa Mevlânâ'nın medresesindeki hücresinde altı ay boyunca mârifetullaha dair sohbet ettiler; yanlarına Sultan Veled ile Şeyh Selâhaddîn-i Zerkûb'dan başkası giremiyordu. Bu arada Şems, Mevlânâ'nın evlâtlığı Kimyâ Hatun'la evlendi.
Dedikodular tekrar başlayınca Şems, Sultan Veled'e kendisini Mevlânâ'dan ayırmak istediklerini, bu defa ortadan kaybolduktan sonra kimsenin izini bulamayacağını söyledi ve bir gün ansızın kayıplara karıştı (645/1247).
Kaybolmasının sebebi hakkındaki rivayetler farklıdır; Eflâkî bir suikast teşebbüsü anlatır ve suikastçılar arasında Mevlânâ'nın oğlu Alâeddin'in de bulunduğunu söyler. Buna karşılık Sipehsâlâr yalnız Alâeddin'in kıskançlığından ve bir uyarıya tepki göstererek durumu halka anlatmasından söz eder; Devletşah ise Şems'i Alâeddin'in öldürdüğüne dair söylentinin kesinlikle doğru olmadığını ifade eder. Kabri hakkında da iki ayrı rivayet vardır.
Şiirin doğuşu
Sultan Veled, Şems'in ikinci defa kaybolmasının ardından babasının aşkla şiirler söylemeye başladığını ve gece gündüz hiç ara vermeden semâ yaptığını belirtir.
Mevlânâ bir müddet sonra Şems'i bulmak umuduyla Şam'a gitti, bulamadan döndü; birkaç yıl sonra tekrar gitti, aylarca aradığı hâlde yine bulamadı. Fürûzanfer'e göre bu dönemde tam dört defa Şam'a yolculuk yapmıştır.
Selâhaddîn-i Zerkûb ve Hüsâmeddin Çelebi
Mevlânâ daha sonra oğlunu çağırıp Selâhaddîn-i Zerkûb'a tâbi olmalarını istedi. Kuyumculukla meşgul olan Selâhaddin, gençliğinde Seyyid Burhâneddin'e, ardından Mevlânâ'ya intisap etmiş, Şems geldikten sonra onun sohbetlerine de katılmıştı.
Selâhaddin'in cahil olduğunu ve şeyhlik için ehil sayılmadığını söyleyen bir kısım müridler daha da ileri gidip onu gizlice öldürmeyi planladılarsa da suikast önlendi. Mevlânâ, Selâhaddin'in kızı Fatma Hatun'u oğlu Sultan Veled'e alarak aralarında akrabalık bağı oluşturdu.
Selâhaddin on yıl sonra vefat edince hilâfet makamına İbn Ahî Türk diye de tanınan Urmiyeli Hüsâmeddin Çelebi'yi geçirdi. Sultan Veled, babasının Şems'i güneşe, Selâhaddin'i aya, Hüsâmeddin Çelebi'yi de yıldıza benzettiğini ve onu meleklerle aynı mertebede gördüğünü kaydeder. Mesnevî'nin ortaya çıkması Hüsâmeddin Çelebi'nin teşvikiyle olmuştur.
Vefatı — şeb-i arûs
Hüsâmeddin Çelebi'nin hilâfete geçişinden Sultan Veled'e göre on, Sipehsâlâr'a göre dokuz yıl sonra rahatsızlanarak 5 Cemâziyelâhir 672 (17 Aralık 1273) tarihinde vefat etti.
Cenazesinde ağlayıp feryat edilmemesini vasiyet etmesi ve öldüğü günü kavuşma vakti olarak tanımlaması sebebiyle ölüm gününe “şeb-i arûs” (düğün gecesi) denmiş ve ölüm yıl dönümleri bu adla anılagelmiştir.
Sultan Veled, cenazesine her din ve mezhepten çok kalabalık bir insan topluluğunun katıldığını; müslümanların onu Hz. Muhammed'in nuru ve sırrı, hıristiyanların kendilerinin Îsâ'sı, yahudilerin de kendilerinin Mûsâ'sı olarak gördüklerini söyler.
Eflâkî'ye göre cenaze namazını Sadreddin Konevî'nin kıldırmasını vasiyet etmişti; Sipehsâlâr, tabutun önüne geldiği sırada Konevî'nin hıçkırıklarla kendinden geçtiğini, bu sebeple namazı Kadı Sirâceddin el-Urmevî'nin kıldırdığını belirtir.
Ardından Hüsâmeddin Çelebi on yıl daha hilâfet görevini sürdürmüş, onun vefatından sonra yerine Sultan Veled geçmiştir.
Çevresi ve siyaset
Müridleri çoğunlukla halk tabakasındandı; her sanat ve meslekten insanlar semâ meclislerine katılıyordu. Bununla birlikte dönemin yöneticileriyle de yakın ilişkisi vardı — ancak bu ilişkiyi genellikle nasihat çerçevesinde sürdürmüş, yöneticilerin çekişme ve rekabete dayalı siyasî mücadelelerinin içine girmemeye özen göstermiştir.
Kendisine büyük saygı ve bağlılığı olanlar arasında II. İzzeddin Keykâvus, Celâleddin Karatay, Konyalı Kadı İzzeddin, Emîr Bedreddin Gevhertaş, IV. Kılıcarslan, Muînüddin Pervâne, Sâhib Ata Fahreddin Ali ve daha birçok devlet adamı vardı; Muînüddin Pervâne'nin eşi Gürcü Hatun ile IV. Kılıcarslan'ın eşi Gömeç Hatun da müridleri arasındaydı.
Düşüncesi
Kâmil mânada âlim, sûfî ve şairlik özelliklerine sahip bir şahsiyettir. Şems ile karşılaşması hayatında bir dönüm noktasıdır: ilâhî aşk ve vecdi terennüm eden asıl Mevlânâ bu dönemde doğmuş, önceleri aşkı takvâsında gizli iken takvâsı aşkında gizlenmiştir.
Dinî-tasavvufî düşüncesinin kaynağı Kur'an ve Sünnet'tir. Bunu “Canım tenimde oldukça Kur'an'ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım” beytiyle dile getirmiş; “Pergel gibiyim; bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum hâlde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum” diyerek bir müslüman olarak insanlığı kucaklayabildiğini belirtmiştir.
Ona göre görünüşte ayrılık olsa da varlıkta birlik esastır; iman-küfür, hayır-şer gibi ayırımlar bize göredir, Allah'a nisbetle hepsi birdir. İkilikten kurtuluş (gerçek tevhid) kulun kendi varlığından soyulmasıyla gerçekleşir; birlik ittihat ya da hulûl değil, kulun kendi izâfî varlığından geçmesidir.
Yalnız akla önem verdikleri için filozofları ve onların etkisinde kalan kelâmcıları noksan görür; dünyevî işlerde yararlı olan aklın, mahiyeti icabı ilâhî hakikatlere ulaşmada ve Hakk'a vuslatta ayak bağı olabileceğini belirtir. Mânevî yolculuk için ilâhî aşk gereklidir ve aşkın kaynağı ilâhîdir.
Eserleri
Şiirleri ve mektupları arasında Arapça olanlar bulunmakla birlikte eserleri Farsçadır: Dîvân-ı Kebîr, Mesnevî, Fîhi mâ fîh, Mecâlis-i Seb'a ve Mektûbât. Ayrıca kendisine nisbet edilen iki evrâd (Evrâd-ı Kebîr ve Evrâd-ı Sagīr) vardır. Tırâşnâme, Aşknâme, Risâle-i Âfâk u Enfüs gibi manzum ve Risâle-i Akāid, Hâbnâme gibi mensur eserlerin üslûp ve muhteva açısından ona aidiyeti şüphelidir.