HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Ailesi ve doğumu
Malatya'da dünyaya geldi; yaygın görüşe göre doğum tarihi 606/1209 dolaylarıdır. Babası Mecdüddin İshak hem önemli bir mutasavvıf ve âlim hem de Anadolu Selçuklu Devleti'nde üst düzey bir yöneticiydi; kaynaklar onun Selçuklu sarayı ile Abbâsîler arasında elçilik görevlerinde bulunduğunu kaydeder. Sarayda şehzadelere hocalık yaptığı için bazı rivayetlerde “sultanın şeyhi” diye anılır.
Annesinin saraya mensup olduğu nakledilir, ancak bu mensubiyetin mahiyeti tartışmalıdır: bir kısım menkıbe onu hükümdarın kız kardeşi, bir kısmı sultanın âzatlı câriyesi gösterir. Konevî için söylenen “sultan oğlu” nitelemesi bu rivayetlere dayanır ve muhtemelen Mevlevî kaynaklarındaki, onun zâhidliği önemsemeyen “mülûkâne” yaşantısına dair anlatılara da kaynaklık etmiştir.
İbnü'l-Arabî ile ilişkisi
Babasının ona bıraktığı en önemli miras, âlim ve mutasavvıflarla kurduğu dostluklardı; bunların başında Muhyiddin İbnü'l-Arabî gelir. İbnü'l-Arabî, Mekke'de tanıştığı Mecdüddin İshak'ın daveti üzerine Dımaşk, Urfa ve Diyarbekir yoluyla Malatya'ya gelmiş, bir süre onunla kalmıştı. Mecdüddin Konya'ya gittiğinde İbnü'l-Arabî de onunla birlikte yahut kısa süre sonra Konya'ya geçti; bu ilişkiler sayesinde Selçuklu sarayı nezdinde itibar kazandı ve sultanlarla yazıştığı bilinmektedir.
Konevî dokuz on yaşlarındayken babasını kaybetti. İbnü'l-Arabî'nin onun dul eşiyle evlendiği ve böylece Konevî'nin üvey babası olduğu rivayet edilir; bu evliliğin gerçekleşip gerçekleşmediğini kesinleştirmek güçtür. Kesin olan, ilişkinin İbnü'l-Arabî'nin vefatına (638/1240) kadar sürdüğüdür. Konevî bu ilişkinin bir şeyh-mürid ilişkisi gibi başlayıp sonra entelektüel bir arkadaşlığa dönüştüğünü, onun özel tasavvufî tecrübe ve bilgilerine ortak, dahası vârisi olduğunu söyler. Ölümünden sonra da İbnü'l-Arabî ile “vâkıa”larda görüştüğünü aktarır.
Üslûp farkı: sûfî hakîm ve hakîm sûfî
Bu güçlü bağa rağmen ikisi arasında belirgin üslûp ve yaklaşım farkları vardır. İbnü'l-Arabî, Konevî kadar sistemli ve düzenli bir müellif sayılmaz; muhatap kitlesi daha geniştir ve temsil ettiği tip geleneksel anlamıyla âlim tipidir. Tasavvufun çok özel bir alanında eser veren Konevî'nin üslûbu ise olabildiğince felsefîdir. Gelenek bu farkı iki düşünürü tanımlayan bir sözle özetler: “İbnü'l-Arabî sûfî hakîm, Konevî ise hakîm sûfîdir.”
Konya'ya yerleşmesi ve seyahatleri
İbnü'l-Arabî'nin ölümünden bir süre sonra, muhtemelen 1241'de Konya'ya gitti ve hayatının sonuna kadar burada yaşadı. Mısır, Şam ve Hicaz'a gittiği, oradaki âlim ve sûfîlerle ilişki kurduğu anlaşılmaktadır; Câmî bir süre Mısır ve Kudüs'te bulunduğunu, hacca gidip bir müddet orada kaldığını yazar. Kendisi, Moğolların Bağdat'ı istilâ ettiği sırada Mekke'de olduğunu belirtir. Konya'da vefat etti ve orada defnedildi.
Evhadüddîn-i Kirmânî ve çevresi
Babasının ve İbnü'l-Arabî'nin arkadaşı olan Evhadüddîn-i Kirmânî ile Sa'deddîn-i Hammûye'ye yakındı. Menkıbeler İbnü'l-Arabî'nin Konevî'yi Kirmânî'ye emanet ettiğini ve birlikte hacca gittiklerini aktarır. Konevî'nin, Kirmânî'den aldığı seccadenin teberrüken mezarına konulmasını vasiyet etmesi bu bağlılığın işaretidir. Bir menkıbede “İki âlimden yararlandım: biri Evhadüddin, diğeri İbnü'l-Arabî'dir” dediği nakledilir.
Mevlânâ ile dostluğu
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile yakın dostluğu bilinir; Mevlânâ'nın cenaze namazını Konevî'nin kıldırmasını vasiyet etmesi bu dostluğun kanıtı sayılır. Buna karşılık Mevlevî kaynaklarında yer alan menkıbelerin önemli bir kısmı, tasavvuf muhitlerinde anlatılan hadiselerin bu iki isimle ilişkilendirilerek kurgulanmış görünmektedir. Anadolu'da gelişen iki büyük ekol —Ekberî-Konevî geleneği ile Mevlevîlik— arasındaki farkları vurgulayan bu anlatılarda Mevlânâ geleneksel anlamıyla bir mutasavvıf, Konevî ise tasavvuf kitaplarında tanımlanan ehl-i zâhir olarak tasvir edilir; üst düzey kesimlerle irtibatının bir tür böbürlenme anlamına geldiği ima edilir. Bu tasvirlerin tarihî bir hükümden çok ekoller arası bir konumlanma olduğu göz önünde tutulmalıdır.
Tasavvufu metafizik olarak kurması
Konevî, İbnü'l-Arabî ile birlikte tasavvufu yeni bir aşamaya taşımıştır. Serrâc, Kuşeyrî ve Kelâbâzî gibi öncekilerin elinde tasavvuf bir “bâtınî fıkıh”tı ve Sünnîliğin itikadî-amelî ilkeleriyle uyum içinde yorumlanıyordu. İbnü'l-Arabî ve Konevî döneminde ise tasavvuf, hadis ve fıkıh gibi dinî ilimlere göre değil, başta felsefe olmak üzere İslâm düşüncesinin teorik ilimlerine göre ele alınmaya başlandı.
Konevî tasavvufu doğrudan “ilm-i ilâhî” yani metafizik olarak tanımlar. Ona göre felsefî ilimlerde metafizik tikel ilimlerle nasıl bir ilişki içindeyse, sûfîlerin bilgi alanına adını veren ilm-i ilâhî de aynı işlevi görür. Böylece Kindî, Fârâbî ve İbn Sînâ ile oluşan, Gazzâlî ile belli ölçüde zayıflayan metafizik tasavvurunu tasavvufî tecrübe ekseninde yeniden yorumlar.
İbn Sînâ'dan ayrıldığı nokta
Temel eseri Miftâhu'l-gayb'da ilimlerin sınıflandırılmasına dair yerleşik hususları benimser ve metafiziğin bir ilim olması üzerinde durur. Bir ilmin herkesçe kabul edilmiş, tartışmaya açık olmayan bir konusu bulunmalıdır. İbn Sînâ metafiziğin konusunu “varlık olmak bakımından varlık” saymış, Tanrı'nın varlığının herkesçe kabul edilmediğini, dolayısıyla konu değil kanıtlanacak bir mesele olduğunu söylemişti. Konevî ise metafiziğin konusunu doğrudan Tanrı'nın varlığı olarak belirler ve meseleyi “varlık olmak bakımından varlık haktır” cümlesiyle başka bir boyuta taşır.
Bu belirleme ona ilmi farklı adlarla anma imkânı verir: ilm-i ilâhî, mârifetullah, ilm-i tahkīk. Aynı kökten gelen muhakkik ise onun yalnız sûfîler için değil, gerçek kelâm ve felsefe bilginleri için de kullandığı bir isimdir — ilimler arası ilişkilerde takındığı olumlu tavrın işaretidir. Metafiziğin meselesi Tanrı-âlem irtibatını açıklamaktır; ilâhî isimler ise bu irtibatı düşünmeyi mümkün kılan araç ve ilkelerdir. Böylece ilâhî isimler yeni dönem tasavvufunun en önemli araştırma alanı hâline gelmiştir.
Metafiziğin düzenleyici görevi
Konevî'ye göre metafizik ilimlerin en şereflisi ve en üstünüdür; sahih ilhamla bâtıl ilhamı, keşif türlerini doğru değerlendirmeye imkân verir. Bu, onun üst ve düzenleyici bir ilim olmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla metafizik yapan muhakkik, bütün sûfîleri ve onların bilgilerini değerlendirebilecek konumdadır. Bu görev tanımı, İbn Sînâ'nın metafiziğe yüklediği işlevin tasavvuf alanına taşınmış hâlidir.