HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Kimliği, ailesi ve doğum tarihi
Evhadüddin-i Kirmânî’nin asıl adı Hâmid b. Ebi’l-Fahr’dır. Kaynaklarda daha çok “Evhadüddin” lakabı ve Kirmânî nisbesiyle anılır; bazı geç metinlerde Hâmid adının hafifletilmiş biçimi olan Ahmed de görülür. Menâkıbnâmesi onu Kirman Selçuklu hükümdarı II. Turan Şah’ın oğlu sayarsa da, kendisiyle Konya’da görüşen Muhyiddin İbnü’l-Arabî babasının adını Ebü’l-Fahr olarak verir. Turan Şah’ın bu künye ile anıldığına dair bağımsız kayıt bulunmadığından hükümdar oğlu olduğu anlatısı tarihî kimliğin parçası yapılmamalıdır. Menâkıbnâmedeki yaş kaydından hareketle 559/1164 dolaylarında Kirman bölgesinde doğduğu kabul edilir. Soylu veya idareci bir aileden gelmiş olması mümkündür; etnik kökeni hakkında ileri sürülen kesin hükümler ise mevcut belgelerin taşıyabileceğinden daha ileridir.
Bağdat’ta ilim tahsili ve müderrislik
Kirman’daki siyasî karışıklıkların ardından muhtemelen 1180’den sonra Bağdat’a gitti. Bir medresede Şâfiî fakihi İbnü’l-Kāss’ın el-Miftâh adlı eserini okuyup ezberledi; hocasının muîdi, ardından Hakkâkiyye Medresesi’nin müderrisi oldu. Bu safha onun tasavvufa yalnız şiir ve vecd üzerinden yönelmediğini, düzenli bir fıkıh tahsilinden geçtiğini gösterir. Bir süre sonra müderrisliği bırakarak riyâzet hayatına girdi. Başlangıçta ilmî birikimiyle tek başına ilerleyebileceğini düşündüğü, fakat aradığı mânevî neticeye ulaşamayınca bir mürşide bağlanma ihtiyacını kabul ettiği aktarılır.
Rükneddîn-i Sücâsî’ye intisabı
Bağdat’ın tanınmış Sühreverdî çevrelerinden Rükneddîn-i Sücâsî’ye intisap etti. Şeyhiyle birlikte Irak ve Azerbaycan sahasında bulundu; Tebriz’de Zâhid-i Tebrîzî ile görüştü, ardından Nahcıvan, Gence ve Şirvan’a geçti. Nahcıvan’da uzun süre kaldı. Menâkıbnâmedeki bir kayda göre Sücâsî, Dicle kıyısındaki dergâhında Evhadüddin’in kendisinden sonra irşad makamına geçeceğine dair işaret aldığını söylemiştir. Bu anlatının menkıbevî dili saklı tutulmakla beraber, Evhadüddin’in 1200’den önce hilâfet aldığı ve Sücâsî’nin önde gelen halifelerinden olduğu tarihî çerçeveyle uyumludur.
Anadolu’ya gelişi ve şehir ağı
Yaklaşık 1204’te Anadolu’ya geldi; 1205 dolayında Konya’da Muhyiddin İbnü’l-Arabî ile görüştü. Malatya, Sivas ve Konya’da bulunsa da Anadolu’daki başlıca ikamet merkezi Kayseri idi. Burada evlendi ve Fâtıma adlı bir kızı oldu. Selçuklu Sultanı I. Gıyâseddin Keyhusrev’le iyi ilişkiler kurduğu, devlet adamları ve şehir halkı tarafından itibar gördüğü kaydedilir. Sivas’ta Necmeddîn-i Dâye ile görüşmüş olması muhtemeldir. Anadolu güzergâhı, onu XIII. yüzyıl başında ilim, fütüvvet, zanaat ve tekke çevrelerinin birbiriyle temas ettiği hareketli şehir dünyasının aktörlerinden biri yapar.
Fütüvvet çevresi ve ihtiyat gerektiren Ahî Evran bağı
Abbâsî Halifesi Nâsır-Lidînillâh’ın yeniden düzenlediği fütüvvet çevresiyle ilişkili olduğu ve Anadolu’daki faaliyetinin bu siyasetle kesiştiği anlaşılır. 608-612/1211-1215 arasında Bağdat’ta bulunduğu sırada halife tarafından İldenizli Atabegi Özbek’e elçilikle gönderildi. Sonraki bir araştırmada Evhadüddin’in Ahî Evran’ın kayınpederi ve “Evhadiyye” adlı müstakil bir tarikatın kurucusu olduğu ileri sürülmüştür. Ancak bu iki hükmü açık ve çağdaş belgelerle kesinleştirmek mümkün değildir. Sühreverdî-Sücâsî irşad hattındaki yeri, Anadolu’daki fütüvvet çevreleriyle teması ve kendisine nispet edilen geniş sohbet halkası güvenle söylenebilir; aile bağı ve kurumsal tarikat adı ihtiyat kaydıyla anılmalıdır.
Horasan’dan Erbil, Halep, Şam ve Mısır’a
Menâkıbnâme onun Horasan ve Mâverâünnehir’e gittiğini, bu yolculukta Necmeddîn-i Kübrâ ile görüştüğünü nakleder; doğrudan doğrulanamayan bu buluşma gelenek içi rivayet olarak kalmalıdır. Erbil Atabegi Muzafferüddin Kökböri, Cüneyne adlı bir hankah yaptırıp bir köyün gelirini ona tahsis etti. Aralarının açılması üzerine Erbil’den Halep’e geçti ve yaklaşık 623/1226’da Kübrevî şeyhi Sa‘deddîn-i Hammûye ile tanıştı. Şam’da İbnü’l-Arabî’nin sohbetlerine katıldı, Kalenderî şeyhi Osmân-ı Rûmî ile görüştü; ardından Mısır’a geçti. Bu çok merkezli hareketlilik, tek bir Anadolu tekkesine kapanmış bir şeyh değil, Irak, Azerbaycan, Anadolu, Suriye ve Mısır arasındaki irşad ağını dolaşan bir sûfî portresi verir.
Hacları, emîr-i hac görevi ve Bağdat’taki son yılları
Biri şeyhi Rükneddîn-i Sücâsî ile olmak üzere dokuz defa hacca gittiği nakledilir. 629/1231-32 dolayında Abbâsî Halifesi Müstansır-Billâh tarafından emîr-i hac tayin edildiği kabul edilir. Hac dönüşünde yeniden Anadolu’ya uğradı. Şehâbeddin es-Sühreverdî’nin vefat ettiği 632/1234 yılında halifenin davetiyle Bağdat’a döndü ve Merzübâniyye Hankahı’nın şeyhliğine getirildi. 3 Şâban 635/21 Mart 1238’de Bağdat’ta vefat etti. Böylece medrese talebesi olarak girdiği şehirde, büyük bir hankahın şeyhi sıfatıyla hayatını tamamladı.
Cemâl müşâhedesi, semâ ve eleştiriler
Evhadüddin’in tasavvuf anlayışında Allah’ın cemâl sıfatının varlıkta tecellisini temaşa etme fikri belirgindir. Gençlerin kandillerle katıldığı semâ meclisleri ve kadın müridlerin bu meclislerde bulunması, hem menâkıbnâmesinde hem eleştirel kaynaklarda geniş yer tutar. Kendisi bu müşâhedeyi “Hak’tan gayrisine bakmamak” diliyle açıklamış; Şehâbeddin es-Sühreverdî ve Şems-i Tebrîzî ise yanlış anlaşılma ve suistimal ihtimali sebebiyle uygulamalarını sert biçimde tenkit etmiştir. Bu bölüm, sonradan üretilmiş savunma veya itham cümleleriyle değil, dönemin sûfîleri arasındaki gerçek bir meşrep tartışması olarak okunmalıdır.
Rubâîler, nasihatler ve mektuplar
Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya 2910 numaralı mecmua, nasihatlerini, bir mev‘izasını, Halife Müstansır’a yazdığı bir mektup dahil bazı mektuplarını ve rubâîlerini bir araya getirir. Burhân b. Ömer tarafından 730/1330’da Aksaray’da istinsah edilen nüshada 1731 rubâî ona nispet edilir. Derleyicinin Fevâid-i Şeyh Evhadüddîn adını verdiği bölüm; tevhid, şeriat, tasavvuf, nefis terbiyesi, aşk ve müşâhede gibi on iki başlığa ayrılmıştır. Büyük ölçüde Farsça olan bu şiirler, onun öğretisinin biyografik rivayetlerden bağımsız birinci elden izini taşır.
Menâkıbnâme ve yanlış eser nispeti
Anonim bir mürid tarafından kaleme alınan Menâkıb-ı Evhadüddîn Hâmid b. Ebi’l-Fahr Kirmânî, şeyhin hayatı kadar Anadolu Selçuklu şehirleri ve toplum çevreleri için de önemli bir kaynaktır; fakat rüya ve keramet anlatıları tarihî haberlerle aynı kanıt düzeyinde değildir. Yazma Süleymaniye Kütüphanesi Nâfiz Paşa 1199’da, Gelibolulu Muhyiddin’in Türkçe tercümesi Koyunoğlu Müze ve Kütüphanesi 2106’dadır. Bazı eski müelliflerin ona verdiği Misbahü’l-ervâh ise Evhadüddin’e değil Şemseddin el-Kirmânî’ye aittir. Evhadüddin-i Merâgī ve adı benzer diğer Kirmânî müelliflerle karıştırılmaması da eser kataloğunun temel şartıdır.
Halifeleri, tesiri ve kaynakların sınırı
Ahmed Fakih ve Sadreddin Konevî onun müridleri arasında gösterilir; Konevî’nin İbnü’l-Arabî yanında Evhadüddin’den de faydalandığını belirten nakil, Anadolu irfan çevreleri arasındaki geçişkenliği gösterir. Buna karşılık Mevlânâ ve Şems-i Tebrîzî ile ilişki, doğrudan bir irşad silsilesinden çok çağdaşlık, temas ve eleştiri çerçevesindedir. Dosyanın omurgasını çağdaş veya yakın dönem kayıtları, rubâî mecmuası ve anonim menâkıbnâme oluşturur. Hükümdar oğlu oluşu, Necmeddîn-i Kübrâ ile buluşması, Ahî Evran’la aile bağı ve müstakil Evhadiyye teşkilâtı gibi konular kesinleştirilmeden, kaynak dereceleri belirtilerek sunulmalıdır.