HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Çerh’ten ilim merkezlerine
Mevlânâ Ya‘kūb-i Çerhî, Gazne vilâyetinin Çerh köyünde doğdu. Reşahât onu hem zâhir hem bâtın ilimlerinde yetkin bir âlim olarak tanıtır. İlk tahsilinden sonra Herat’ta bulundu; Herat Camii çevresindeki ders halkalarına devam etti ve bir müddet Mısır’da öğrenim gördü. Kaynak, Mısır’da Zeynüddin el-Hâfî ile birlikte devrin âlimlerinden Şehâbeddin-i Şirvânî’nin talebesi olduğunu aktarır.
Buhara’nın ileri gelen âlimlerinden fetva verme icâzeti alması, tasavvufa yönelişinden önce tamamlanmış ciddi bir medrese eğitimi bulunduğunu gösterir. Onu yalnız keramet anlatılarıyla tanımlamak bu ilmî kimliği görünmez kılar.
Bahâeddin Nakşibend’e intisabı
Ya‘kūb-i Çerhî, memleketine dönmeye hazırlanırken Bahâeddin Nakşibend’le karşılaştı ve kendisini hatırdan çıkarmamasını istedi. Reşahât’taki anlatıya göre Bahâeddin Nakşibend ona muhabbetinin yalnız halkın teveccühüne dayanıp dayanmadığını sordu; Çerhî ise Allah’ın sevdiği kulun sevgisini insanların kalbine koyacağına dair hadisi delil getirdi. “Biz azîzânız” cevabı, daha önce gördüğü “Azîzân’ın müridi ol” rüyasını hatırlamasına vesile oldu.
Kasr-ı Ârifân’a giderek intisap ettiğinde Bahâeddin Nakşibend ona vukūf-i adedîyi öğretti ve zikrin sayısına dikkat etmesini istedi. Çerhî’nin kendi metninden nakledilen kayıtta, kabul edilip edilmediğini beklediği gecenin hayatının en çetin gecelerinden biri olduğu anlatılır. Ertesi sabah kendisine kabul edildiği bildirilmiş; ardından Hâcegân silsilesi ve tarikat esasları öğretilmiştir.
İrşad izni ve Alâeddin Attâr’ın sohbeti
Bir müddet Bahâeddin Nakşibend’in hizmetinde kaldı. Buhara’dan ayrılmasına izin verilirken öğrendiği tarikat usullerini ve hakikat sırlarını insanlara ulaştırması öğütlendi. Bununla birlikte Bahâeddin Nakşibend, ona Alâeddin Attâr’la sohbet etmesini de vasiyet etti.
Şeyhinin vefatından sonra bir süre Bedahşan’da kaldı. Alâeddin Attâr’ın gönderdiği mektup üzerine Çağanyan’a giderek onun vefatına kadar sohbetinde bulundu. Böylece Çerhî’nin irşad yetkisi yalnız ilk intisap bağına değil, Nakşibend’in vasiyeti doğrultusunda Attâr’ın uzun terbiyesine de dayanır. Attâr’ın vefatından üç gün sonra Hülgatû’ya geçti.
Hülgatû’daki irşad halkası
Ya‘kūb-i Çerhî, Hısar bölgesindeki Hülgatû köyünde yerleşerek ders ve sohbet halkası kurdu. Reşahât’ta onun vakıf gelirleri ve helâl lokma konusunda son derece ihtiyatlı olduğu görülür. Herat’taki vakıflardan yalnız Abdullah Ensârî Hankahı, Mülk Hankahı ve Gıyâsiyye Medresesi gelirlerini güvenilir bulduğunu; şüpheli lokmanın sâlikin manevî ilerleyişini gerileteceğini söylediği nakledilir.
Rüya yorumuna aşırı ağırlık verilmesine mesafeli durduğu, gönül hâllerini doğrudan müşâhede ve uyanıklıkla ilişkilendirdiği aktarılır. Ona nispet edilen “Güneşin kölesiyim; ne söylersem ondan söylerim. Geceye ve geceperestliğe mensup değilim ki rüyadan bahsedeyim” beyti, bu tavrın kaynakta korunan özlü ifadesidir.
Ubeydullah Ahrâr ve silsilenin devamı
En etkili müridi Hâce Ubeydullah Ahrâr’dır. Ahrâr, Hülgatû’ya giderek Çerhî’nin sohbetine katılmış ve Nakşibendî nispetini ondan almıştır. Reşahât, Ahrâr’ın şeyhiyle ilk görüşmesini, tereddütlerini ve ardından gelişen hizmet bağını ayrıntılı biçimde anlatır. Bu ilişki sayesinde Bahâeddin Nakşibend’den Alâeddin Attâr ve Ya‘kūb-i Çerhî’ye ulaşan irşad çizgisi, Ahrâr’ın geniş Mâverâünnehir ağına taşınmıştır.
Çerhî’nin tarihî önemi, yalnız bir silsile halkası olmasından ibaret değildir. Medrese ilmi ile Hâcegân terbiyesini birleştirmiş; helâl lokma, sahih sohbet, dikkatli kabul ve manevî yetkinliğin hizmet içinde sınanması üzerinde duran bir irşad anlayışı geliştirmiştir.
Eserleri
Ona Kur’an tefsiri, tasavvuf âdâbı ve Hâcegân öğretisiyle ilgili çeşitli risâleler nispet edilir. Risâle-i Abdâliyye, Risâle-i Ünsiyye, Şerh-i Esmâ-i Hüsnâ ve bazı sûrelerin tefsirlerine dair metinler yazma mecmualarda korunmuştur. Eser adları ve nüshalar farklı kataloglarda değişebildiğinden, her metnin nispeti ayrı eser kaydında yazma verileriyle gösterilmelidir.
Vefatı ve kabri
Vefat tarihi kaynaklarda 838/1434 ve 851/1447 olarak iki farklı şekilde kaydedilir; yaygın kabul 851/1447’dir. Kabri Hısar bölgesindeki Hülgatû köyündedir. Tarih ihtilafı gizlenmeden korunmalı; 1447 kesin tek rivayet gibi sunulmamalıdır.
İki şeyhin terbiyesi
Herat ve Kahire'de ilim tahsil ettikten sonra 782 (1380) yılında Buhara'ya gelen Çerhî, Bahâeddin Nakşibend'e onun Buhara'da kaldığı son yıllarda intisap etti. Nakşibend, onu müridliğe kabul etme konusunda bir müddet kararsız kalmış, kabul ettikten sonra mânevî terbiyesi için Alâeddin Attâr'ı görevlendirmiştir. Bahâeddin'in vefatı üzerine Çagâniyân'da bulunan Attâr'ın yanına giden Çerhî, onun ölümüne kadar yanında kaldı.
Şeyhinin ona “Ey Ya‘kūb! Bizden sana gelenleri, sen de başkalarına ulaştır” diyerek izin vermiş olmasına rağmen kendisinden sonra Attâr'ın hizmetinde bulunmasını emretmesi, sonraki kaynaklarda onun iki şeyhe birden nispet edilmesinin sebebi olarak gösterilir.
Ubeydullah Ahrâr'la buluşması ve kaynakların ayrıldığı nokta
Ubeydullah Ahrâr'ın Çerhî'ye intisabı iki ayrı biçimde anlatılır. Bir anlatıma göre Ahrâr, Herat'taki ikametinin dördüncü yılında (834/1431) Çagâniyân tarafındaki Hülgatû köyüne gitmiş, üç ay kadar Çerhî'nin sohbetlerinde bulunmuş ve hilâfet alarak Herat'a dönmüştür. Bir başka anlatıma göre ise Çagâniyân'a gidip Çerhî'nin halkasına katılmış ve 835 (1431) yılına kadar şeyhiyle birlikte kalmıştır. İki kayıt aynı yılda buluşuyor, birlikte geçirilen sürede ayrılıyor.
Vefat yılında da benzer bir ayrım vardır: hicrî yıl bütün kayıtlarda 851 iken milâdî karşılığı bir yerde 1447, bir başka yerde 1448 olarak verilir.