HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Tahsili ve ilk karşılaşmalar
Reşahât, Nizâmeddin Hâmûş’u Alâeddin Attâr’ın en kâmil sohbet arkadaşlarından biri olarak tanıtır. Tahsil yıllarında Buhara civarında bir âlimin meclisinde Bahâeddin Nakşibend’i gördü; asıl tasavvuf terbiyesini ise daha sonra Alâeddin Attâr’dan aldı. Bu kayıt onun medrese tahsili ile Hâcegân sohbetini bir araya getiren çevrede yetiştiğini gösterir.
Riyâzetten sohbet terbiyesine
Kendi anlatımına göre Attâr’a ulaşmadan önce yoğun riyâzet ve mücâhedeyle meşguldü; bu devrede olağanüstü hâllere büyük değer veriyordu. Attâr’ın Semerkant’a geldiğini duyunca hizmetine gitti. Önce Ebû Saîd, ardından Attâr kendisine aynı soruyu yöneltti: “Bu temizlik ve zâhidliklerden geçmenin zamanı gelmedi mi?” İlk söyleyiş ona ağır gelirken Attâr’ın sözünde maksadı kavradığını ve önceki kırgınlığının da kalktığını anlatır.
Bu hatıra, Reşahât’ın Nizâmeddin Hâmûş portresindeki temel dönüşümü açıklar: kişisel riyâzet ve keramet beklentisinden, sohbet içinde benlik iddiasını bırakmaya dayanan bir terbiyeye geçiş.
Kalp aynası ve “nisbet” anlayışı
Nizâmeddin Hâmûş’un öğretisinde kalbin başkalarının hâllerini yansıtan bir ayna oluşu öne çıkar. Hâcegân şeyhinin huzuruna gelen kişiden sonra kendi gönlünde beliren düşünce ve eğilimleri, gelen kişinin “nisbeti” olarak okuduğu aktarılır. İbadet ve ilim arzusu belirirse dindarlık ve ilim; aşk ve muhabbet belirirse cezbe nisbetinin göründüğünü söylerdi.
Bu anlatılar modern anlamda zihin okuma iddiası gibi değil, mürşidin sohbet meclisinde kendi iç tepkilerini gözlemleyerek muhatabın mizacını anlamaya çalıştığı gelenek içi bir terbiye dili olarak okunmalıdır. Reşahât’taki olağanüstü sezgi ve keramet rivayetleri tarihî biyografiden ayrı bir menkıbe katmanıdır.
Semerkant, Taşkent ve Uluğ Bey dönemi
Hayatının önemli kısmı Semerkant çevresinde geçti; ileri yaşlarında Taşkent’te Ubeydullah Ahrâr’ın misafiri oldu. Reşahât onun doksan yaşına yaklaştığını, yaşlı ve zayıf olmasına rağmen sohbet ve yolculuklarını sürdürdüğünü bildirir. Mirza Uluğ Bey devrinde oğulları hakkında saray çevresinde ortaya atılan suçlamalar sebebiyle kendisi de töhmet altında kaldı. Hükümdarın huzuruna aşağılayıcı biçimde götürüldüğünde, suçlamalara “Ben müslümanım; inanırsanız ne güzel, inanmazsanız dilediğinizi yapın” cevabını verdiği nakledilir.
Bu olay, Semerkant’taki sûfî çevrelerle Timurlu iktidarı arasındaki ilişkinin her zaman himaye ve yakınlıktan ibaret olmadığını; kuşku, saray rekabeti ve siyasî baskı da içerdiğini gösterir.
Alâeddin Attâr ile ilişkisi
Kaynak, bazı kişilerin Attâr’a Nizâmeddin Hâmûş’un şeyhlik iddiası taşıdığı yolunda sözler ulaştırdığını anlatır. Attâr’ın onu Çağanyan’a çağırdığı, ikisinin uzun bir murakabe ve yüzleşme yaşadığı, sonunda şeyhinin hakkındaki kuşkuları gidererek yeniden iltifat ettiği aktarılır. Keramet diliyle örülmüş ayrıntılardan bağımsız olarak bu kayıt, halifelik çevresinde otorite, dedikodu ve sadakat gerilimlerinin bulunduğunu gösterir.
Sa‘deddin Kâşgarî ve Herat’a uzanan hat
Sa‘deddin Kâşgarî uzun süre Nizâmeddin Hâmûş’un hizmetinde bulundu. Hâmûş’un onu Zeynüddin el-Hâfî ile görüşmeye yönlendirmesi, Nakşibendî ve Zeynî çevreler arasındaki geçişkenliğin örneğidir. Kâşgarî’nin daha sonra Herat’ta kurduğu güçlü sohbet halkası sayesinde Attâr–Hâmûş çizgisi Mâverâünnehir’den Horasan’a taşındı ve Abdurrahman Câmî’nin yetiştiği irfan çevresine ulaştı.
Seyyid Şerîf Cürcânî’nin de Attâr’ın işaretiyle Nizâmeddin Hâmûş’la çokça sohbet ettiği kaydedilir. Bu bağlar, onun yalnız bir tekke şeyhi değil, devrin âlim ve sûfî çevreleri arasında irtibat kuran bir şahsiyet olduğunu gösterir.
Eseri ve vefatı
Risâle der Beyân-ı Tarîk-ı Nakşbendiyye adıyla bilinen kısa risâle ona nispet edilir ve Nakşibendî seyrüsülûk âdâbını konu edinir. Geç kaynaklarda görülen 860/1456 tarihi Sa‘deddin Kâşgarî’nin vefat yılıyla karışmıştır. Nizâmeddin Hâmûş’un yaklaşık 853/1449’da öldüğü kabul edilir; kesin gün ve yer konusunda kaynaklar aynı açıklığı taşımaz.