HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve tahsili
Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinde doğdu. Hayatına dair bilinenlerin önemli bir kısmı, dergâhının beşinci şeyhi Ömer Fuâdî'nin Menâkıb-ı Şerîf-i Pîr-i Halvetî Hazret-i Şa'bân-ı Velî adlı eserine dayanır. Ömer Fuâdî doğum tarihi vermez; son dönem kaynaklarında 902 (1497), 905 (1499-1500) ve bir icâzetnâme kaydına dayanarak 886 (1481) yılları zikredilir. Kesin bir tarih yoktur.
Annesini ve babasını küçük yaşta kaybetti; onu bir hanım evlât edindi. İlk öğrenimini Taşköprü'de yaptıktan sonra Kastamonu'da Hoca Velî b. Osman'dan tefsir ve hadis okuyup icâzet aldı, ardından İstanbul'a giderek Fâtih medreselerinden birinde kaldı. Burada dokuz yıl okuduğu ve Eyüp Camii'nde kürsü şeyhliği yaptığı yolundaki bilgiler eski kaynaklarda bulunmaz — sonradan eklenmiş kayıtlardır.
Konrapa'daki karşılaşma
Öğrenimini tamamladığı günlerde rüyasında kendisine “Vatan-ı aslînize gidiniz” denilmesi üzerine, muhtemelen 925 (1519) yılında birkaç arkadaşıyla Kastamonu'ya dönmek için yola çıktı. Düzce ile Bolu arasındaki Konrapa'da, Cemâl-i Halvetî'nin halifelerinden Hayreddin Tokadî ile karşılaştı.
Hayreddin Efendi sohbet sırasında bir âyetin meâlini sordu; Şâbân-ı Velî müfessirlerin görüşlerine göre cevap verdi. Şeyhin aynı âyeti ledünnî mânasıyla, o güne kadar öğrendiklerinden çok farklı biçimde izah etmesi gönlünde derin iz bıraktı. Arkadaşlarına burada kalacağını söyledi; on iki yıl hizmet ettikten sonra seyrüsülûkünü tamamlayıp halife olarak Kastamonu'ya gönderildi. Bu hesapla 937 (1530-31) civarında memleketine dönmüştür.
Kastamonu'da irşad
Kastamonu'ya geldiğinde önce Halvetî şeyhlerinden Seyyid Sünnetî Efendi'nin Hisarardı'nda zâviye olarak yaptırdığı mescide yerleşti; bir süre sonra yakındaki Cemal Ağa (Hüsam Halîfe) Camii'nde inzivaya çekildi.
Menâkıbnâmeye göre bu sırada yanına saf bir köylü gelip, “Dürüst birine benziyorsun, ne zamana kadar burada garip ve aç oturacaksın?” diyerek çobanlık teklif etmiş; Şâbân-ı Velî irşad görevini kastederek buraya halkı gütmeye geldiğini söylemiştir.
Hacı Seydi ve Çatak Baba'nın teklifiyle Seyyid Sünnetî Mescidi'ne döndü, burada birçok defa erbaîn çıkardı. Mescidin şehir dışında kalması sebebiyle dervişlerinin ısrarı üzerine merkezdeki Honsalar Camii'ne taşındı; asıl şöhreti burada başladı. Honsalar Camii bir yangında yanınca Hisarardı'nda Eyüb Halîfe'nin bağışladığı eve taşındı ve kendisinden sonra gelecek şeyhlerin de burada oturması için bir vakıfnâme tanzim ettirdi. Şâbâniyye'nin âsitânesi olacak bu mekânda uzun yıllar irşadını sürdürdü.
Halvet ve riyâzet
Halvete ve riyâzete çok önem verdi; hayatının son yedi yılını dergâhındaki halvethânede geçirdi. Bu sırada namazlarını tayy-i zaman ve tayy-i mekân ile Kâbe'de kıldığı rivayet edilir; hacca gittiğine dair bilgi bulunmamasına rağmen kendisine “Hacı Şâbân-ı Velî” denilmesi bu inanışla ilgili olmalıdır.
Atâî hediye kabul etmediğini, ekip biçtikleriyle geçindiğini söyler; ancak halvet, uzlet ve itikâfa bu kadar ağırlık veren bir mürşidin ziraatla uğraşmasının pek muhtemel görülmediği de belirtilir. Şâbânî şeyhlerinden Muslihuddin Vahyî onu cezbe ve melâmetle Hakk'a ulaşan şüttâr tarikine mensup bir âşık olarak tanıtır.
Zâhir ile bâtın dengesi
Zâhir ilimlerindeki birikimi ve şeriat-hakikat dengesini gözetmesi, ulemâdan birçok kişinin kendisine intisap etmesinde etkili oldu. Ebüssuûd Efendi'nin yakın arkadaşlarından olduğu belirtilen Süleymaniye Camii vâizi Kastamonulu Muharrem Efendi bunlardan biridir; kendisinden hilâfet almış, vâizliğin yanı sıra İstanbul'da şeyhlik yapmıştır.
Bu tavrının en açık ifadesi kendi sözüdür: “Şeriat bademin kabuğu, tarikat özüdür.” Mensuplarından da bu dengeyi korumalarını istemiştir.
Vefatı ve türbesi
18 Zilkade 976 (4 Mayıs 1569) tarihinde vefat etti ve tekkesinin bahçesine defnedildi. “Eyledi Şa'bân Efendi azm-i dildâr-ı cinân” mısraı vefatına tarih düşürülmüştür.
Türbesinin inşaatı Ömer Fuâdî tarafından, I. Ahmed'in şehzadesi Sultan Osman'ın himayesinde başlatıldı; dervişlerinden Himmet Dede'nin oğlu Vezir Murad Paşa'nın kethüdâsı Ömer Bey'in desteğiyle sürdürüldü. Ömer Bey'in israf gerekçesiyle Nasuh Paşa tarafından Diyarbekir'de idam edilmesi üzerine yarım kalan inşaat, Ömer Fuâdî'nin gayretleri ve hayır severlerin yardımlarıyla 1020 (1611) yılında tamamlandı; Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemlerinde önemli tamirler gördü. Türbenin yanındaki “Asâ suyu” denilen suyun zemzem olduğuna dair halk inancı bugüne kadar sürmüştür.
Tâc-ı şerifi, bir gömleği ve bazı asâ, tesbih ve seccadeleri günümüze ulaşmış; türbesinde muhafaza edilen bu eşyalardan bir kısmı yakın bir tarihte çalınmıştır.
Ailesi hakkında
Menâkıbnâmede evliliği hakkında bilgi verilmez. Hüseyin Vassâf, Yahyâ adında bir oğlu olduğunu, Eyüp Camii kürsü şeyhliğinde bulunan bu zatın altıncı postnişin Çorumlu İsmâil Efendi'ye intisap ettiğini, yüz yaşını aşmış olarak 1082 (1671) yılında vefat ettiğini kaydeder. Şâbâniyye'nin Nasûhiyye kolunun kurucusu Mehmed Nasûhî'nin onun neslinden geldiği yolundaki rivayet doğru değildir.
Bıraktığı yol
Bütün tarikat çevrelerince Anadolu'nun dört kutbundan biri kabul edilir; diğerleri Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Hacı Bayrâm-ı Velî'dir.
Halvetiyye en fazla kola ayrılan tarikat olduğu gibi, Şâbâniyye de Halvetiyye içinde en çok kolu bulunan ve en yaygın koldur. Anadolu, Balkanlar, Irak, Suriye ve Hicaz'dan Hindistan'a ve Afrika'nın içlerine kadar temsil edilmiştir. Kendisine bir tecvid risâlesi atfedilmekteyse de bu doğru değildir — kaleme aldığı bir eseri yoktur; bıraktığı, yazdırdığı Arapça Mi'yâr-ı Tarîkat ve yetiştirdiği halifelerdir.